revizyon ile organize matbaacılık brnckvvtmllttrhaberi

İktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İktisat : Açık Piyasa İşlemleri

Açık Piyasa İşlemleri hakkında bilgi
( APİ) (Open Market Operations): Para politikası uygulaması çerçevesinde, merkez bankaları bünyesinde para miktarının artırılıp azaltılması amacıyla, Hazine kağıtlarının alım ve satımının (kesin alım, kesin satım, geri satım vaadiyle alım (repurchase agreements), geri alım vaadiyle satım (reverse repurchase aggrement)) yapılması işlemleridir. Bankalararası Para Piyasası işlemleri de “Açık Piyasa İşlemleri” kapsamı içerisindedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bünyesinde bu tür işlemler, Açık Piyasa İşlemleri ve Para Piyasası Müdürlükleri tarafından yürütülmektedir.

26 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

İktisat : Coase Teoremi

Coase Teoremi hakkında bilgi
Coase Teoremi Ronald Coase tarafından 1960 yılında geliştirilen ve Coase Teoremi olarak bilinen teoriye göre, dışsal ekonomilerde mülkiyet hakları tesis edilirse mübadele maliyetinin sıfır olması koşuluyla taraflardan biri diğerinin zararını karşılayarak sosyal optimuma ulaşılır ve ekonomik etkinlik sağlanır. Mülkiyet hakkının hangi tarafa tahsis edildiği ekonomik etkinlik açısından önem taşımamakta, ancak faydanın taraflar arasındaki dağılımını etkilemektedir.

18 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

İktisat : İslamiyet - Faiz

Faiz hakkında bilgi
Faiz Alm. Zins (-en pl.) (m), Fr. Intérê (m), İng. İnterest. Bir para alacaklısının, borçlusundan istediği ve ana paraya eklenmesi gereken para miktarı. Kazanç getirmesi için yatırılan bir paranın yıllık olarak önceden belli olan, ana paranın üzerindeki fazlalık. Klâsik tanımıyla fâiz, ödünç para alanın, aldığı parayı kullanmadan dolayı ödünç verene ödediği fazla bedeldir. Târihin değişik devirlerinde, değişik şekilde uygulanan ve bütün dinlerce yasak edilen fâiz, Avrupa’da 17. asırdan ît
Faiz Alm. Zins (-en pl.)

(m), Fr. Intérê (m), İng. İnterest. Bir para alacaklısının, borçlusundan istediği ve ana paraya eklenmesi gereken para miktarı. Kazanç getirmesi için yatırılan bir paranın yıllık olarak önceden belli olan, ana paranın üzerindeki fazlalık. Klâsik tanımıyla fâiz, ödünç para alanın, aldığı parayı kullanmadan dolayı ödünç verene ödediği fazla bedeldir. Târihin değişik devirlerinde, değişik şekilde uygulanan ve bütün dinlerce yasak edilen fâiz, Avrupa’da 17. asırdan îtibâren uygulanmaya başlamıştır. Sermâye, arz, talep dengesi esas alınarak çeşitli iktisatçılar, değişik fikirler ileri sürmüşlerdir. Modern iktisatın temelini atan John Keynes değişik bir görüş ile fâizi îzâh etmiştir. Ona göre insanlar çeşitli sebeplerle ellerinde hazır para tutmak isterler. Elde hazır para tutmanın bâzı avantajları vardır. İnsan elinde tuttuğu parayı başkasına verdiği zaman fedâkârlıkta bulunur. Keynes’e göre, bu fedâkârlığın bedeli ise fâizdir.

Tabii ki, bu bedelin, kişileri ellerinde hazır para bulunmaktan caydırıcı seviyede olması gerekecektir. Böylece Keynes, fâiz haddi ile elde para tutma arzusu arasında sıkı bir ilişkinin varlığını kabul etmektedir. Elde para tutma arzusu, iktisatta “likidite tercihi” olarak anılmaktadır. Buna göre, likitide tercihi güçlenirse fâiz haddi yükselecek, bu tercih zayıflarsa fâiz haddi de düşme eğilimi gösterecektir.
Dinler ve Faiz>Yahûdîlik
: Burada ödünç vermenin esas gâyesi, din kardeşine yardımdır. Bu da bedelsiz ve karşılıksız yapılmalıdır. Din kardeşliği, zarûret içinde olanlara yardım, fakirlere, yoksullara karşı duyulan merhamet, sevgi başlıca ödünç verme sebepleridir. Bundan dolayı zenginlerin yoksullara fâizsiz ödünç vermeleri gerekir. Tevrat’ta, fâizle ödünç vermenin yasaklığına dâir hükümler vardır. Burada, “Kardeşin yoksul düşerse ona yardım et, fâiz alma, kâr alma.” ibâreleri açıkça yazılıdır. Fakat bu açık hükümlere rağmen Yahûdîliğin doğru olarak tatbik edildiği yıllar hâriç hiçbir zaman fâizden vazgeçilmemiştir. Bugün İsrail topluluğunda da milletlerarası ticâret ve bankacılık kuralları uygulanmaktadır.
Hıristiyanlık
: Bütün ilâhî dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da fâiz yasaktır. Îsâ aleyhisselâm havârilerine menfaat beklemeden borç vermelerini emrederdi. Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği emirlerin tam olarak kitaplara geçmemesi veya bunların çok kısa zamanda ortadan kaldırılması ilâhi emirlerin unutulmasına sebeb oldu. Kiliselerin bu hususta tutumları ise değişik oldu. Kilise papazları, âlimler, ilk zamanlar fâizle büyük bir mücâdeleye girdiler. Fâiz ve tefeciliği kesin olarak yasak ettiler. Bu zamanda fâiz ve tefecilik ayrımı yapılmadı. Ortaçağda fâizle ödünç verme kesinlikle yasak edildi. Zamanla bu mücâdele gevşedi. Fâizle ödünç verme klâsik bir kural hâline getirildi. On altıncı yüzyıldan itibaren bu yasak yavaş yavaş kalkmaya başladı. Bugün Hıristiyan âlemi fâizi kabul eder ve bütün işlemlerini bu esas üzerine oturtarak yürütür.

Roma hukukunda ise, M.Ö. 342 yılında bir kânun ile fâiz yasaklanmıştı. Fakat bu yasak uzun zaman devam etmeyip, Roma Cumhûriyet devrinin sonunda fazla alınmaması için sınır konulmuştu. Roma hukukunda fâiz, sermayenin bütünü üzerinden aylık hesaplanırdı. Yunanistan’da da ilk önceleri sınırlanmıyan fâiz, bazı zamanlarda azamî had ile belirlenmişti.
İslâmiyet
: Fâizin azı da çoğu da yasak edilmiştir. Ödünç vermekte, rehinde ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız olarak vermesi şart edilen mal, İslâm dînince fâiz kabul edilmektedir. Dünyâda tek bozulmayan ilâhî din olan İslâmiyetin ana kaynaklarında; fâizin ne olduğu, inananların bu âfete bilerek veya bilmeyerek düşmemeleri için çok geniş olarak izah edilmiştir. Kur’ân-ı kerîmin birçok âyet-i kerîmesinde bu yasak açıkça anlatılmaktadır. Nitekim Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Fâiz yiyen kimseler, kendisini şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, mezarlardan öylece kalkarlar. Bu halde olmaları, “Alış veriş aynen fâiz gibidir.”, demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alış verişi helal ve fâizi (ribayı) haram kılmıştır. Bundan böyle, kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelip fâiz yemekten sakınırsa, daha önceki fâiz ona bağışlanır ve bundan sonra onun işi (af edilişi) Allah’a aittir. Kim de haram olan bu fâizi helâl diye yemeye dönerse, işte onlar Cehennemliktir. O ateşte ebedî (sonsuz) olarak kalacaklardır. (Bakara sûresi: 273)

Allahü teâlâ, fâizle geleni mahv eder ve sadakaları (zekâtları) verilen malı arttırır. (Bakara sûresi: 276)

Ey îmân edenler! Fâiz yemeyin. (Âl-i İmrân sûresi: 130)

Yok eğer bu fâizi terk etmezseniz, biliniz ki, Allah’a ve Peygamberine karşı harbe girmişsiniz. Eğer fâiz almaktan tövbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece ne zâlim olursunuz, ne de zulme uğramış bulunursunuz. (Bakara sûresi: 279)

Peygamber efendimiz bu hususla ilgili olarak buyurdular ki:

Hiçbir mal fâizle artmaz ve hiçbir mal sadaka vermekle azalmaz.

Mirac gecesi, bir takım insanları bana gösterdiler, karınları ev gibi idi. İçleri yılan dolu olup, dışarıdan görünüyorlardı. Ey Cebrail bunlar kimlerdir, dedim. Fâiz yiyenlerdir, dedi.

Karşılığında bir menfaat şart kılınan her türlü borç fâizdir.

12 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

İktisat : Defterdar

Defterdar hakkında bilgi
Defterdarlık görevlerinin yapılmasından ve yürütülmesinden il taşra örgütünün başında bulunan sorumlu ve yetkili kişi olup, emrindeki tüm görevlilerin amiridir. Defterdar, 2996 sayılı Maliye Bakanlığı Teşkilat ve Vazifesi Hakkında Kanun�a göre, bulunduğu ilde Maliye Bakanlığı�nın en yüksek memurudur.

Defterdar Alm. 1. Regionalle Schatzführer, Fr. Trésorier-payeur général, İng. District treasurer. “Defter Tutan” mânâsında Osmanlılarda devletin bütün mâlî işlerine nezâret eden ve günümüzde Mâliye Bakanına karşılık olan memur. Defterdarlık görevlerinin yapılmasından ve yürütülmesinden il taşra örgütünün başında bulunan sorumlu ve yetkili kişi olup, emrindeki tüm görevlilerin amiridir. Defterdar, 2996 sayılı Maliye Bakanlığı Teşkilat ve Vazifesi Hakkında Kanun’a göre, bulunduğu ilde Maliye Bakanlığı’nın en yüksek memurudur.
Tarihçe
İslâm devletlerinde defterdârlık, ilk defâ halîfe hazret-i Ömer devrinde ihdas olunmuştur. Hazret-i Ömer devletin gelirinin artmasıyla gelir ve giderin bir deftere kaydedilmesini istemiş, böylelikle defterdârlık müessesesi doğmuştur. Defterdârlığın ihdâsı bir rivâyete göre 641 (H. 20)de diğer rivâyete göre 636 (H. 15)da olmuştur.

Daha sonraki İslâm devletlerinde de müessese devâm etti.

Selçukîlerde bu memura “Müstevfi” ve mâlî işlerin görüldüğü yere de “Dîvân-ı Müstevfi” denilirdi. İlhanlı Devletinde de mâlî işleri idâre eden memura “Müstevfi-i Memâlik” ismi verilirdi.

Osmanlılarda mâlî teşkîlat ilk defâ Sultan Birinci Murad zamânında kurulmuş ve zaman içinde tekâmül etmiştir. Fâtih Kânunnâmesi, Abdurrahmân Paşa ve Eyyûbî Efendi Kânunnâmelerinde defterdâr, devlet hazînesini pâdişâha vekâleten idâre eden memur olarak görülmektedir. Bu kânunnâmelere göre dış hazîne ve mâliye kayıtlarının açılıp kapanması defterdârın eliyle yapılırdı.

Defterdârın şahsî gelir kaynakları şöyleydi: Dirlik olarak has verilirse bu 600.000 akçelik timar olur veya hazîneden maaş alacaksa 150.000 ilâ 200.000 akçe arasında ödeme yapılırdı. Ayrıca iltizam ve emânet usûluyle idâre ettiği haslardan imzâ hakkı ismiyle 100.000 akçede 1000 akçe alırdı. Bundan başka hazîneye giren paradan binde yirmi ve pâdişâha gelen hediye ve haraç ile ağnam vergisinden de hisse alırdı.

Başdefterdârın derecesi 15. asırda beylerbeyi ile aynı idi ve vezirlerden bir rütbe aşağı idi. Bu dönemde dört vezir olduğu bilindiğine göre defterdârın teşkilât içindeki önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Sultan İkinci Bâyezîd’e kadar bir baş defterdâr ve maiyetinde hazîne ve mal defterdârı vardı. Fakat Osmanlı ülkesinin genişlemesi ile bu memuriyet Anadolu ve Rumeli Defterdârlığı olmak üzere ikiye ayrıldı.

Yavuz Sultan Selim’in, devleti doğuya ve güneye genişletmesi, buradaki mâlî işleri idâre edecek ve merkezi Halep’te olan “Arap-Acem Defterdârlığının tesisini zarûrî kıldı. Böylelikle defterdâr sayısı üçe çıktı. Bunlar rütbelerine göre, senede hazîneden Rumeli Defterdârı (Şıkk-ı Evvel Defterdârı) 160.000 akçe, Anadolu Defterdârı (Şıkk-ı Sâni Defterdârı) 140.000 akçe, Arap-Acem Defterdârı ise 130.000 akçe maaş alırlardı. Eyâletlerde yarı müstakil kenar defterdârlarından gelen ve sorulan meseleler başdefterdâr vâsıtasıyla pâdişâha arz edilirdi.

Sultan Üçüncü Mehmed zamânında Tuna havzası haslarına bakmak üzere Şıkk-ı Sâlis Defterdârlığı kurulmuş fakat kısa süre sonra lâğvedilmiştir. On altıncı asrın ikinci yarısında da Arap-Acem Defterdârlığı kaldırılmış ve bunun yerine geçmek üzere Diyarbakır, Şam, Erzurum, Trablus ve Halep eyâletleri için birer defterdârlık ihdâs edilmiştir. 1584’te ise Anadolu Defterdârlığı; Anadolu, Karaman ve Sivas kenar defterdârlığı olarak üç kaleme ayrıldı.

Nizâm-ı Cedîd’in kurulmasıyla Sultan Üçüncü Selim devrinde Şıkk-ı Sâni Defterdârı, yeni kurulun Nizâm-ı Cedîd Hazînesine memur olmuş ve idâre ettiği İrâd-ı Cedîd Hazînesinden dolayı İrâd-ı Cedîd Defterdârı ismi verilmiştir.

Mâlî muâmeleler ve şikâyetler, “Defterdâr Kapısı” denilen Defterdâr Dîvânında halledilirdi. Bütün mâlî hükümler burada yazılır ve her defterdâr kendi dâiresinden çıkan hükmün arkasına imzâsını atardı. Fakat 17. asrın ortasında mâliyeden çıkan bütün hükümlere yalnız Başdefterdârın kuyruklu imzâsının konulması ve Defterdâr Kapısında sâdece onun mukâtaa tevcih etmesi kânun oldu. Mâliye kalemlerine memur alınması Şıkk-ı Evvel Defterdârının pâdişaha arzı ile yapılırdı. On yedinci asırdan îtibâren diğer iki defterdâr sâdece şekilde kalmıştır.

Fâtih Kânunnâmesi’ne göre, Başdefterdârlığa sâdece mal veya hazine defterdârı, şehremini ve 300 akçe yevmiyeli kâdılardan tâyin yapılırken, sonraki devirlerde ikinci defterdâr, başmuhasip kalemi reisi, hattâ mâliye ile ilgisi olmayan devlet adamlarından tâyinler yapıldığı görülmüştür.

Her üç defterdâr da Dîvân-ı Hümâyûn âzâsıydı ve bütün toplantılara katılırlardı. Dîvânhâne’de kazaskerlerin altında ve sadrâzamın solunda otururlardı. Arz günlerinde vezirlerle berâber, tek olarak pâdişahın yanına girer ve mâlî konularla ilgili mâruzâtta bulunurdu. Mâlî konularda Başdefterdâr pâdişahla görüşmeden önce sadrâzamın görüşünü almak zorundaydı. Başdefterdâr her akşam aldığı hazîne muâmelelerine dâir icmallere dayanarak, haftada 2-3 gün sadrâzama mâlumat verirdi.

Pâdişah veya sadrâzam sefere gittiğinde mâliye ve hazîne defterdârı ile birlikte Başdefterdâr da gider, yerine merkezdeki işleri yürütmek üzere ikinci defterdâr veya münâsip bir başkası vekil olarak kalır ve bu vekile Rikâb-ı Hümâyun Defterdârı adı verilirdi.

Defterdârlık 1838’de kaldırılmış ve bu memûriyetin vazîfesini görmek üzere Mâliye Nezâreti tesis edilmiş ilk Mâliye Nâzırı olarak da Nâfiz Paşa tâyin edilmiştir. Defterdârlıklar, günümüzde Mâliye ve Gümrük Bakanlığının illerdeki temsilciliği olarak görev yapmaktadırlar (1993).

11 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

İktisat : EURO

1 Ocak 2002'den itibaren, 12 Avrupa ülkesi, kendi ulusal para birimlerini bıraktılar ve bir ortak para birimini kabul ettiler: euro.

Yeni euro banknotlar ve metal paralar, ülkeden ülkeye değişen bir geçiş dönemi boyunca, ilgili ulusal paraların yanı sıra dolaştı. Fakat, 1 Mart 2002'de, bütün euro bölgesinde tek yasal para haline geldi.

Euro hakkında daha fazla bilgi için, http://www.europa.eu.int/euro adresindeki Avrupa Komisyonu'nun veya http://www.euro.ecb.int adresindeki Avrupa Merkez Bankası'nın Internet sitesine bakınız.
Hangi ülkeler euro'yu kabul ediyorlar?
Avrupa Birliği üyesi 15 ülkeden 12'si ortak para birimine katılıyorlar. Bunlar:


Belçika
Almanya
Yunanistan
İspanya
Fransa
İrlanda
İtalya
Luksemburg
Hollanda
Avusturya
Portekiz
Finlandiya

(Danimarka, İsveç ve Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyeleridir fakat halen tek paraya katılmıyorlar).

(Danimarka, Döviz Kurları Mekanizması II'nin (DKM II) üyesidir; yani Danimarka kronu euro'ya bağlıdır, fakat döviz kuru sabitlenmiş değildir.).

Sadece bir kaç gün içinde, 14 milyardan fazla euro banknot ve 50 milyar euro metal para, hemen hemen aynı sayıda ulusal banknot ve metal paranın yerine geçti. Bu değişiklik 300 milyondan fazla insanı etkiledi. Daha önce bu çapta bir operasyon hiç yapılmamıştı.
Euro'nun simgesi nedir?
Avrupa Komisyonu tarafından geliştirilen euro simgesi - € - Yunanca epsilon harfinden esinlenerek yaratılmıştır ve aynı zamanda 'Avrupa' sözcüğünün ilk harfine işaret eder. İki paralel çizgi, euro alanındaki istikrara gönderme yapar.

Euro'nun resmi uluslararası kısaltması EUR'dur.

10 Mart 2009 Salı | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

İktisat : İktisat nedir?

Para Çeşitli ülkelerin banknot ve metal para örnekleriİktisat, EKONOMİ olarak da bilinir, servetin üretimini, bölüşümünü ve tüketimini konu alan toplumsal bilim.

Ekonomi bazı ana bölümlere ayrılabilir. Mikro iktisat tüketiciler, şirketler, tüccarlar ve çiftçiler gibi ekonomik birimlerin tekil davranışlarını ele alır. Makro iktisat ise bir ekonomideki gelir düzeyi, toplam çalışan sayısı ve toplam yatırım miktarı gibi büyüklükler üzerinde durur. İktisadın bir başka dah olan kalkınma iktisadında, iktisadi etkinliğin zaman içindeki değişimi ve belli bir dönemdeki örgütlenmesi ele alınır, iktisadi gelişmeyi sürekli kılacak kurumlar incelenir. Bu bölümlerin içinde kamu maliyesi, para ve bankacılık, uluslararası ticaret, emek, sanayi örgütlenmesi, tarımsal iktisat gibi iktisadın özel ilgi alanları yer alır. iktisadın araştırma alanları öbür toplumsal bilimlerin, özellikle de siyaset biliminin ilgi alanıyla kesişir, ama iktisat temelde malların üretimi, değişimi ve tüketimiyle ilgili sorunlar üzerinde yoğunlaşır.

Genellikle iktisadın, İskoçyalı düşünür Adam Smith'in An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations ( 1776; Ulusların Zenginliği, 1985) adlı yapıtını yayımlamasından sonra ayrı bilim haline geldiği kabul edilir. Bununla birlikte iktisadi olgular Smith'den önce de tartışma konusu olmuş. Eski Yunanlılar ve ortaçağ skolastik düşünürleri bu konuda önemli katkılarda bulunmuşlardır. 15. yüzyıl 18. yüzyıllar arasında, bugün merkantilizm olarak bilinen ve ekonomik milliyetçiliği temel alan öğreti yaygınlık kazandı. 18. yüzyılda Fransız fizyokratları oldukça ileri düzeyde bir iktisadi model geliştirdiler. Ama iktisat üzerine ilk kapsamlı incelemeyi kaleme alan ve sonraki kuşakların klasik iktisat okulu olarak adlandıracakları öğretiyi geliştiren A. Smith oldu. Smith, Ulusların Zenginliği adlı yapıtında, iktisadi gelişmeyi hızlandıran ya da engelleyen etkenleri ele alarak merkantilistlerin görüşlerine karşı serbest ticareti savunmuş, özgür girişim sisteminin işleyişini incelemiştir. Ona göre rekabetçi bir piyasada bireylerin fiyatlar üzerinde son derece küçük bir etkisi vardır; fiyatları veri olarak almak zorunda olduğundan yalnızca bu fiyatlarla alacağı ya da satacağı malların miktarlarını değiştirebilir. Ama tek tek bireylerin eylemlerinin toplamı fiyatı belirler. A. Smith'in sıkça kullandığı deyimle piyasanın "görünmez eli", bireylerin amaçlarından bağımsız bir toplumsal sonuca yol açarak piyasada dengeyi sağlar. A. Smith'in yapıtında basit düzeyde ele alınan değer (ya da fiyat), bölüşüm, uluslararası ticaret ve para kuramları, bütün eksikliklerine karşın, klasik ve modern iktisadın temel taşlarını oluşturur.

David Ricardo'nun Principles of Political Economy and Taxation ( 1817; Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri) adlı yapıtı, bir yönüyle Ulusların Zenginliği üzerine basit bir eleştirel yorum olmakla birlikte, başka bir açıdan, gelişmekte olan siyasal iktisat bilimine önemli katkılarda bulundu. Ricardo'nun geliştirdiği sistemin temelinde, sınırlı topraklar üzerinde yetiştirilen tarımsal ürünlerin maliyetlerinin sürekli artmasından dolayı iktisadi büyümenin er geç duracağı düşüncesi yatar. Bu düşüncenin önemli bir öğesini, Thomas Robert Malthus'un Essay on Population ( 1798; Nüfus Üzerine Deneme) adlı yapıtında açıkladığı nüfus kuramı oluşturur. Ricardo'ya göre, işgücü arttıkça, büyüyen nüfusu beslemek için gerekli tarımsal ürünler, ancak daha verimsiz topraklar işlenerek ya da ekilmekte olan topraklarda daha fazla sermaye ve emek kullanılarak elde edilebiliri Ücretlerin düşük tutulmasına karşın, rantların sürekli olarak yükselmesinden dolayı, kârlar aynı oranda artmaz. Ekonomik gelişmeden yarar sağlayanlar toprak sahipleridir. Ricardo bu soruna çözüm olarak İngiltere'nin başka ülkelerden ucuz buğday ithal etmesini önermiş, belirli bir sanayi dalında uzmanlaşıp ihracata yönelmesinin İngiltere'ye yarar sağlayacağını kanıtlamak amacıyla "karşılaştırmalı maliyetler yasası"nı geliştirmiştir. Ona göre, ticaretten sağlanan yaran ülkeler arasındaki maliyet farkları değil, her ülkenin ekonomisinin farklı dalları arasındaki maliyet farkları belirler. Göreli olarak daha ucuz üretebildiği malların üretiminde uzmanlaşan ve öbür mallan ithal eden bir ülke bundan yarar sağlar. Böylece, örneğin, Hindistan oldukça ucuz bir biçimde üretebildiği dokumacılıkta uzmanlaşmalı ve İngiltere'den sermaye mallan ithal etmelidir. Ricardo'nun bu yasası 19. yüzyılın serbest ticaret öğretisinin temelini oluşturmuştur.

19. yüzyılın ortalannda KarlMarx kapitalist sistemin çelişkileri üzerinde durarak rekabetçi piyasa kuramlanna köklü eleştiriler yöneltti. Oluşturduğu bilimsel sosyalizm öğretisinin bir parçası olarak Marksist iktisat kuramını geliştirdi. Ona göre, siyasal iktisadın temel konusunu, üretim sırasında insanlar arasında kurulan ve üretim ilişkileri denen toplumsal ilişkiler oluşturur. Değer ise, mallar arasındaki niceliksel bir ilişki değil, tarihsel koşulların, biçimlendirdiği toplumsal bir kategoridir. İktisadi anlamda değerin tek yaratıcısı insan emeğidir, dolayısıyla kapitalist düzende kâhn kaynağını, işçilerin yarattıktan değerle kendilerine ödenen ücret arasındaki fark olan artı değer oluşturur. Marx, kapitalizmin temel yasası olarak adlandırdığı bu kurama dayanarak işçilerin kapitalistlerce sömürüldüğünü savunmuştur. Marx'a göre bu yasa aynı zamanda sermaye birikimi ve üretimin genişlemesinin kaynağıdır. Bu yasanın işlemesiyle üretici güçler gelişecek ve kapitalizmin çelişkileri büyüyecektir. Ayrıca Das Kapital (Kapital, 1936, 1. cilt 3. bas. 1986, 3. cilt 2. bas. 1990) adlı yapıtında belirttiği gibi kapitalist düzenin iç dinamikleri sonucu işçi sınıfı giderek yoksullaşacak, kâr oranı düşecek ve iktisadi dalgalanmalar sıklaşacaktır. Ona göre, bu dinamikler nedeniyle kapitalizmin yıkılması ve yerine sosyalist bir toplumun kurulması kaçınılmazdır.

1870'lerden sonra birçok iktisatçı tam rekabet koşullarında kaynak dağılımı sorununu incelemeye başladı. Aralannda İngiliz iktisatçı Stanley Jevons, Avusturyalı iktisatçı Karl Menger ve Fransız iktisatçı Leon Mvalras'ın bulunduğu ve marjinalistler olarak adlandırılan bu iktisatçılar emek değer kuramının yerine marjinal fayda kuramını geliştirdiler. Bir malın değerini sağladığı faydaya dayandırarak, fiyatlann oluşumunu, mal ve hizmetlerin artan büyüklükleri arasında seçim yapan tüketici davranışına indirgediler. Bu yaklaşım, klasik kuramla modern iktisat arasındaki aynmı oluşturdu. Klasik iktisatçılar, araştırmalannı emek ve sermaye miktanndaki değişmenin ülke ekonomisi üzerindeki etkisi konusunda yoğun-laştınrlarken, marjinal fayda yaklaşımını benimsemiş olanlar üretim faktörlerinin, tüketicilerin tatminini en yüksek düzeye çıkaracak biçimde dağılımı konusuyla ilgilendiler. Avusturya iktisat okulu değerin belirlenmesinde son tüketici açısından sağlanan faydanın önemini vurgulayarak klasik iktisadın tümüyle geçersiz olduğunu öne sürdü. Alfred Marshall'ın önderliğindeki İngiliz iktisat okuluysa klasik iktisatçıların öğretileriyle bir uzlaşma arayışına girdi. Marshall'a göre klasik iktisatçılar çabalannı arz üzerinde yoğunlaştınrlarken, marjinal fayda kuramı talep üzerinde durmuştu; ama fiyatlar hem talep, hem de arz tarafından belirlendiğinden her iki kuram da yetersiz kalıyordu. Marshall, geliştirdiği "kısmi denge analizini" belirli piyasalara ve sanayilere uygulamaya çalıştı. Fransız iktisat okulunun önde gelen ismi Leon Walras ise iktisadi sistemi genel matematiksel formüllerle açıklayarak marjinal yaklaşımı en uç noktasına götürdü. Walras'a göre her malın, kendi fiyatına, başka malların fiyatlarına, tüketicilerin gelirine ve zevklerine bağlı olarak değişen bir "talep fonksiyonu" ile üretim maliyetlerine, üretici hizmetlerin fiyatlarına ve teknik bilgi düzeyine bağlı olarak değişen bir "arz fonksiyonu" vardır. Piyasada her mal için hem tüketicileri, hem de üreticileri tatmin edecek bir "denge" fiyatı oluşur. Modern bir ekonomide milyonlarca piyasa olduğundan "genel denge" her piyasadaki kısmı dengenin eşanlı belirlenmesini içerecektir.

Marshall'ın Principles of Economics ( 1890; İktisadın İlkeleri) adlı yapıtının yayımlanmasından 1929'daki Büyük Bunalım'a kadar geçen dönemde, marjinal fayda kuramını savunan değişik okulların kaynaşmasıyla neo-klasik iktisat okulu oluştu. Fayda kuramı, tüketici davranışını gelir ya da fiyat gibi değişkenlere bağlı olarak ele alan aksiyomatik bir sisteme indirgendi. Marjinal kavramının üretime de uygulanması "marjinal verimlilik" düşüncesini doğurdu. Böylece ücretlerin, kârların, faizin ve rantlann düzeyini, üretim faktörlerinin marjinal verimliliğine dayandıran yeni bir bölüşüm kuramı geliştirildi. Marshall'ın "dışsal ekonomiler" kavramını geliştiren öğrencisi Arthur Pigou kişisel maliyetlerle toplumsal maliyetler arasında ayrım yaparak iktisadın ayn bir dalı olan refah kuramının temelini attı. Özellikle İsveçli iktisatçı Knut Wicksell'in katkılarıyla da tek tek mallann fiyatlannın belirlenmesinden ayrı olarak genel fiyat düzeyinin belirlenmesi sürecini açıklayan para kuramı geliştirildi.

1930'ların iki yeniliğini ise tekelci (ya da eksik) rekabet kuramıyla Keynesçi iktisat oluşturdu. Tekelci rekabet kuramı, bir malın tüm piyasasını tek bir satıcının denetlediği "saf tekel" ile tek bir standart mal ve çok sayıda satıcıyla nitelenen "saf rekabet" arasında kalan bir dizi farklı piyasa yapısını ele alır. Gelişmiş ülkelerin çoğunda az sayıda büyük şirket piyasaya egemen durumdadır. Bu şirketler tam rekabet koşullarında uygulamak zorunda kalacakları fiyattan daha yüksek bir fiyatı dayatma gücüne sahiptir. Eksik rekabet kuramı, fiyat kuramı üzerinde, tartışması günümüze değin uzanan etkiler yaratmıştır. İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes ise firma dengesi ya da kaynak-lann dağılımı yerine ulusal gelir ve istihdam düzeyini ele aldı. Sorun gene bir arz ve talep sorunu olmakla birlikte, Keynes talebi ekonomideki toplam efektif talep düzeyi, arzı da ülkenin üretim kapasitesi olarak tanımlıyordu. Efektif talep üretim kapasitesinin altında kalırsa işsizlik ve durgunluk, üzerine çıkarsa enflasyon doğuyordu. Keynesçi iktisadın temel ilgi alanı efektif talebin Öğeleri olan tüketim, yatınm ve kamu harcamalarıyla ilgili çözümlemelerdir. Çalışmalannı toplam tüketim ve toplam yatınm harcamaları gibi makro ekonomik büyüklükler üzerinde yoğunlaştıran Keynes, bu iktisadi değişkenler arasındaki ilişkileri bilinçli olarak basitleştirerek bir dizi pratik soruna uygulanabilecek etkili bir model geliştirmiştir.

II. Dünya Savaşı sonrasında iktisatta önemli bazı değişiklikler ortaya çıktı. Önceleri diferansiyel ve integral hesabı dışında matematikten hemen hiç yararlanılmazken, savaştan sonra matematik iktisadi araştırmaların temelini oluşturmaya başladı. Girdî-çıktı analizinin gelişmesiyle birlikte matris cebiri önem kazandı. İktisatçıları ilk kez kesin denklemler yerine eşitsizlikler matematiğiyle yüz yüze bırakan ve birçok işletme sorununa sayısal çözümler getiren doğrusal programlama gibi teknikler geliştirildi. Matematiksel iktisadın pratik sorunlara uygulanmasıyla birlikte matematiksel modeller ve ekonometri gelişti. Savaş sonrası yıllarda azgelişmiş ülkelere olan ilginin artması sonucunda kalkınma iktisadı iktisat kuramının önemli bir bölümünü oluşturdu. Ayrıca bölgesel iktisat, kentsel iktisat, sağlık iktisadı, eğitim iktisadı gibi yeni dallar ortaya çıktı. 1960'ların sonları Batı'da iktisadın niteliğiyle ilgili eleştirilerin yoğunlaştığı yıllar oldu. Bu eleştirileri yöneltenler, iktisadın insan hakları, açlık, emperyalizm ve nükleer savaş gibi günün büyük sorunlannı da ele alması gerektiğini öne sürdüler.

7 Mart 2009 Cumartesi | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Pipes Output

Blog Archive

etiket bulutu

Widget edited by Davut Erarslan