93 Harbi hakkında bilgi
93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) Rumî takvime göre 1293 tarihine rastladığından, “Doksanüç Harbi" diye anılmıştır.
Çarlık Rusyası; asırlık emellerini gerçekleştirmek için Osmanlıları Avrupa’dan atmak, İstanbul’u ele geçirerek sıcak denizlere inmek, Hıristiyanları ve özellikle Islavları korumak bahânesiyle Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmaktaydı. Bu husus harbin en önemli sebebini teşkil edecektir. Osmanlı ülkelerine saldırmayı millî bir hedef kabûl eden Rusya, Kırım Hanlığını istilâ etmiş, Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarını almış, Volga boylarındaki Türk ülkelerini istilâ ederek Türkistan’a ilerleyip kuzey kısımlarını elde etmişti. 1853 Kırım mağlûbiyeti, Rusların bu emellerini bir müddet için durdurmuştu. Ancak Rusya, büyük bir gayretle eski birliğini sağlamış ve Kırım mağlûbiyetinin acısını çıkarmak için fırsat gözetmeye başlamıştı. Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğüne en çok taraftar olan Fransa’nın 1870 yılında Prusya karşısında ağır bir mağlûbiyete uğraması kuvvetler dengesinin Osmanlılar aleyhine bozulmasına yol açmış ve Rusya beklediği fırsatı elde etmişti. Bunu değerlendiren Rusya, Paris Antlaşmasının Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurulmaması hakkındaki maddelerini tanımadığını resmen îlân edip, bu teşebbüsünü Londra Konferansında tescil ettirdi. Böylece Rusya, Karadeniz’de kuvvetli bir donanma meydana getirme imkânına sâhib oldu.
Bu gelişmeden sonra Rusya, Panislavizm fikirlerini Balkanlarda yaymak için Moskova’da bir kongre topladı. Rus Panislavistleri, Bosna-Hersek ve Bulgaristan Islavlarını ayaklandırmak için Balkanlarda yoğun propagandaya giriştiler. Ayrıca Romanya ve Karadağ’da birer teşkilat kurdular. Rusya bu tür faaliyetlerinden başka Osmanlı Devletine de baskı yapmaktaydı. Sadrâzam Mahmud Nedim Paşa, Bulgarların Fener Rum Kilisesinden ayrılarak millî bir kilise kurmalarını kabul etti. Böylece Bulgarların siyâsî bağımsızlıklarına yol açıldı.
Çok geçmeden Panislavizm propagandası etkisini gösterdi. İlk olarak Bosna-Hersek eyâletindeki Hıristiyanlar ayaklandı. Daha bu isyân bastırılmadan yine Rus tahrikiyle Karadağlılar ve Sırplar da ayaklandılar. Osmanlı Devleti bu iki isyânı bastırınca bunlar Avrupa devletlerinden yardım istediler. İşe karışan Rusya, Osmanlı Devletine Karadağ ve Sırbistan’la anlaşma yapması için ültimatom verdi. Bunun üzerine muhtemel bir savaştan çekinen Avrupa devletleri Balkan meselesini görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans tertib ettiler (23 Aralık 1876). Aynı gün Osmanlı Devleti Konferansın çalışmalarına mâni olmak için Kânun-i Esâsî’yi îlân etti. Çalışmalarına devâm eden Tersâne Konferansına Osmanlı Devletinden başka İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Almanya ve İtalya katıldı. Yabancı delegeler önceden hazırladıkları metni Osmanlı delegelerine sundular. Buna göre, Osmanlı askeri, Karadağ ve Sırbistan’dan çekilecek, Bulgaristan’da doğu ve batı Bulgaristan adı ile iki ayrı eyâlet kurulacak ve Bosna-Hersek’le birlikte bu iki eyâlete muhtâriyet verilecekti. Osmanlı Devletinin bu şartları kabul etmemesi üzerine konferans dağıldı. Konferansa katılan İngiltere Başmurahhası Hindistan Nâzırı Lord Salisbury, savaşı önlemek husûsunda çok gayret gösterdi. O, Midhat Paşanın aksine, bir savaş çıktığında İngiltere’nin Osmanlı Devletine yardım etmeyeceği kanâatindeydi. Lord Salisbury Sultan İkinci Abdülhamîd’le de görüşerek durumun vehâmetini îzâh etti. Pâdişâh savaş istemiyordu, fakat savaş isteyen devlet adamlarının baskısı altında idi. Bunların başında Sadrâzam Midhat Paşa ve Harbiye Nâzırı vekili Müşir Redif Paşa geliyordu. Midhat Paşanın teşvikiyle yüksek medrese talebesi sokaklara dökülüp Pâdişâhın penceresi altına kadar giderek “Harb istiyoruz!” diye bağırdı.
Tersâne Konferansında müsbet bir netice alınamayınca Londra’da bir konferans daha toplandı. Bu konferansta Bâbıâlî’ye Tersâne Konferansının kararlarından daha hafif ıslâhât şartları teklif edildi, ancak Osmanlı devlet adamları bu teklifi de reddettiler. Londra protokolünün Osmanlılar tarafından reddedilmesinden sonra Çar, Karadağ’a sâdece Nikşik kazası bırakılırsa savaşı önleyebileceğini Bâbıâlî’ye bildirdi. Ancak bu teklif de sadrâzam İbrâhim Edhem Paşa tarafından reddedildi.
Avrupa devletlerinin savaşa mâni olma teşebbüsleri başarısız kalınca, Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine savaş îlân eti. Sırbistan, Romanya ve Karadağ prenslikleri de Osmanlı Devletine isyân ederek Rusya’nın yanında yer aldılar. Yunanistan da düşmanca bir tavır takınınca Osmanlı Devleti savaşta yalnız kaldı.
93 Harbi, Tuna ve Kafkasya cephelerinde cereyan etti. Tuna cephesi başkumandanı, Serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerim Nâdir (Abdi) Paşa idi. Emrindeki kuvvetler üç orduya ayrılmıştı. Bunlardan Garb ordusunun başında Müşir Osman Paşa, Şark ordusunun başında Müşir Ahmed Eyüb Paşa, Cenup ordusunun başında ise Müşir Süleyman Paşa bulunuyordu. Bu cephedeki denge Osmanlıların hayli aleyhineydi.
Abdülkerim Nâdir Paşanın düşmanın Tuna’yı geçmesine seyirci kalmasıyla harb yarı yarıya kaybedildi. Halbuki Osmanlılar için en büyük ümit, Rusları Tuna seddi üzerinde durdurabilmek ve bu seddi aşmalarına engel olabilmekti. Bu zaafiyetinden dolayı Serdâr-ı ekrem bir müddet sonra Dîvân-ı harbe verilip mahkum olacaktır.
7 Temmuz’da Tırnova, 16 Temmuz’da Niğbolu’yu alan Ruslar, Şıpka Geçidine hâkim olup, Balkan Dağlarını aşmaya başladılar. Abdülkerim Nâdir Paşanın azledilip yerine çok genç müşir Mehmed Ali Paşanın başkumandan olması ve ordu içindeki diğer ayrılıklar müşirler arasında rekâbeti artırdı. Bu husus savaşın kaybedilmesinde önemli sebeb teşkil etti. Müşir Süleymân Paşa, Şıpka Geçidini ele geçirmek için bir hafta gece-gündüz demeden taarruzda bulundu, ancak muvaffak olamadı. Bu defâ Şıpka’yı geçmek için Müşir Mehmed Ali Paşa taarruza geçti. Ayazlar, Karahasan, Ablova ve Kaçılova Meydan Muhârebelerini kazandı ise de, devamlı takviye alan Rus kuvvetlerini söküp atamadı. Müşir Osman Paşa ise savunma savaşına yeni prensipler getirerek Plevne’de düşmanı üç defâ mağlub etti. Üçüncü Plevne Zaferinden sonra Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından “Gâzi” ünvânı verildi. Yeni takviyelerle güçlenen düşman karşısında Osman Paşa yardım alamadığından Plevne de düştü. Plevne’nin düşmesi ile sayıca pek fazla olan Rus birlikleri serbest kaldılar. Bu sırada Sırplar Niş’e girmişler, Karadağlılar da İşkodra çevresine kadar ilerlemişlerdi. İleri harekâtlarına devâm eden Ruslar, Sofya, Niş ve Vidin’i aldıktan sonra Edirne’ye ve burayı da alıp Yeşilköy’e ulaştılar. Grandük Nikola, sulh şartlarını dikte etmek üzere umûmî karargâhını burada kurdu. Böylece Tuna cephesindeki savaş, Osmanlıların aleyhine netîcelendi.
93 Harbi’nin ikinci cephesi Kafkasya idi. Kesin neticenin alınacağı ve alındığı Tuna cephesi kadar mühim olmamakla berâber, burada da pek büyük savaşlar oldu. Cephe kumandanı Ahmed Muhtar Paşa idi. 125.000 kişilik Rus ordusunun başında ise Ermeni asıllı Melikof bulunuyordu.
Devamlı takviye alan Ruslar, 30 Nisan’da Doğu Bâyezîd’i ele geçirdiler. Muhtar Paşa Ruslara karşı 21 Haziranda Halyaz, 25 Haziranda Zivin, 25 Ağustosta Gedikler Meydan Muhârebelerini kazandı. Ahmed Muhtar Paşaya bu zaferlerden sonra “Gâzi” ünvânı verildi. 4 Ekimde Yahniler Meydan Muhârebesi de kazanıldı, ancak takviye alan Rusları durdurmak mümkün olmadı. 15 Ekim 1877 Alacadağ Meydan Muhârebesi, Kafkas cephesinin dönüm noktası oldu. Ahmed Muhtar Paşa, fazla zâyiât vermemek için Erzurum’a çekilmek zorunda kaldı. Kars açıkta kaldığından 18 Kasım’da Rusların eline geçti. Fakat Ruslar Erzurum halkının da katıldığı destanlaşan savunma karşısında Erzurum’u alamadılar. Bu sırada Ahmed Muhtar Paşa, Pâdişâh tarafından İstanbul’un muhâfazası ile görevlendirilip İstanbul’a çağrılınca yerine Müşir Kurd İsmâil Paşa getirildi.
93 Harbi, Osmanlı Devletinin ağır mağlûbiyetiyle neticelendi. Rumeli Türklüğü, Rus birlikleri ve Bulgarların büyük katliamı sebebiyle büyük sarsıntıya uğradığından Türk nüfûsu azınlığa düştü. Son asır Türk târihinin en büyük göç fâciâsı vukû buldu. Balkanlardan Anadolu’ya uzanan yollar göçmen kâfileleriyle doldu. Bunların büyük bir kısmı yine Ruslar ve Bulgarlar tarafından imhâ edildi.
Rusların Yeşilköy’de karargâh kurmalarından sonra Bâbâlî 19 Ocak 1878’de Rusya’dan mütâreke istedi. 9 ay 7 gün süren savaşa 31 Ocak 1878’de imzâlanan Edirne Mütârekesi son verdi. Sonradan 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzâ edildi, ancak yürürlüğe girmedi. Abdülhamîd Han siyâsî dehasıyla bu antlaşmayı yürürlüğe koydurmadı. Ayrıca bu antlaşma Rus nüfûzunu son derece arttırdığından Avrupa devletlerini telaşa düşürmüştü. Avrupa devletlerinin iştirakleriyle tertiplenen Berlin Antlaşmasına göre (13 Temmuz 1878) önceki antlaşmanın bâzı maddeleri hafifletildi. Ancak Osmanlı Devleti bu antlaşmaya göre, bugünkü Türkiye’nin üçte birine yakın toprak ve büyük nüfus kaybına uğradı. Ayrıca 800 milyon altın franklık savaş tazminâtı ödeme mecburiyetinde bırakıldı. Balkanlarda ise Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız birer devlet oldular.
Aydınoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Aydınoğulları Beyliği
XIV. yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu imparatorluğumun yıkıldığı sıralarda meydana çıkan Anadolu Beylikleri’nden (Bk. Anadolu Beylikleri) biri. Aydıneli’nin fethi üzerine Aydınoğullarının en büyüklerinde olan Mehmet Bey tarafından kurulmuştur. Aydınoğlu Mehmet Bey (1308— 1334), Ortaçağ islâm-Türk geleneğine uygun olarak hükmettiği yerleri hanedan üyeleri arasında paylaştırmış, kendisi de devlet merkezi yaptığı Birgi’de oturarak “Ulubey” sıfatıyla memleketi yönetmiştir.
Aydıneli beş kısma ayrılmış, her bölgeye Mehmet Bey oğullarım “Bey” olarak atamıştır. Mehmet Bey, büyük oğlu Hızır Şah’a Ayasuluğ ile Sultanhi-sar’ı, Umur Paşa’ya izmir’i, ibrahim Bahadır Bey’e Bodemya’yı, Süleyman Şah’a Tire’yi vermiş, en küçük oğlu isa Bey’i de Birgi’de, yanında alıkoymuştur.
ilk zamanlarda Beyliğin en önemli limanı Ayasuluğ idi, buradaki tersane ve donanma sayesinde deniz seferleri düzenlenmiştir. Umur Bey’in 1328′de sahil izmir’ini ele geçirmesi üzerine Aydınoğullarının denizcilikteki kudretleri artmıştır. Umur Bey’in komutasındaki Aydınoğlu kuvvetleri adalar Denizi’nde (1328), Rumeli, Yunanistan ve Mora bölgesinde birçok akınlar yapmışlar (1333), Epiros despotluğunu yeniden ele geçirmek isteyen Bizans imparatoru Andronikos’un talebi üzerine de yardımda bulunmak amacıyla Arnavutluk’a sefer yapmışlar (1336) ve her seferlerinde çeşitli ganimetlerle döndükten başka Birgi’ye haraç ve cizre verme şartlarını düşmanlarına kabul ettirmişlerdir.
Aydınoğulları Mehmet Bey’in ölümünden (1334) sonra Gazi Umur Bey (1334-1338) başa geçmiştir. Birgi’de Ulubeylik makamında ancak üç gün otura-bilen ve Bahaü’ddîn unvanıyla anılan Gazi Umur Bey, izmir’e çı Karma yapm Aya çalışan Venedik, Rodos, Kıbrıs gemilerinden oluşan istilacıları yenilgiye uğratarak çekilmeye zorlamış, sonra da Saruhanoğlu Süleyman Bey ile birlikte yaptığı Yunanistan ve Mora seferlerinde sayısız tutsak ve ganimetler alarak yeniden izmir’e dönmüştür (1334-1335).
Alaşehir Bizans’a bağlı bulunuyordu. Önceleri Germiyanoğlu I. Yakup Bey’in vergiye bağladığı bu şehir, bu sefer de Aydınoğlu Umur Bey’in saldırı hedefi oldu (1335). Kendisi bur ayı kuşattığı sırada yaralanmasına rağmen şehri teslim almayı başararak, vergi ve Müslümanlara ait bazı imtiyazlar sağlamış, şehre asker koymuştu. Bir yıl sonra Bizans imparatoru II. Andronikos Saruhan ve Aydınoğulları ile antlaşma yaparak, onların yardımı ile adalardaki ayaklanmaları bastırabildiği gibi, başvekili Kantakuzenos’un Umur Bey’le Foça’da yaptığı görüşmeden sonra da Alaşehir halkının vergilerini bağışlatma yolunu bulabilmiştir. Sonunda Umur Bey’le bir kardeşlik Antlaşması yapmış ve Sakız Adası’nı Aydınoğullarına bağlamıştır (1336). Gazi Umur Bey, Yunanistan seferinde (1338) Osmanlı padişahı II. Mehmet’in daha sonra istanbul’un fethinde yaptığı gibi, Korinthos berzahında gemilerini karadan, kalaslar üstünde öbür tarafa geçirip inebahtı Körfezi’nde çarpışmış, diğer taraftan üç Yüz gemi ile istanbul önünden Karadeniz’e geçerek Kili’ye çıkmış ve Eflâk illerini talan etmiştir (1339-1340).
Bu tarihlerde Aydınoğulları, Adalar Denizi egemenliğini ellerinde tuttuklarından, Girit’e, Kıbrıs’a kadar da seferlere girişmişlerdir. Böylece Umur Bey’in ünü ve başarıları her yöne yayılmış, özellikle Lâtin dünyasının Yakın Doğu’daki çıkarlarını engellemiş olduğundan Papa VI. Clemens’i Aydınoğulları üzerine yeni bir haçlı seferi düzenlemesine teşvik etmiştir. Kıbrıs, Venedik, Cenova ve Rodos gemilerinden meydana gelen birleşik donanma, sahil izmir’ini ani ye büyük bir baskınla almayı başarmışsa da yukarı izmir’i elinde tutan Umur Bey’in şiddetli ve devamlı saldırıları yüzünden başarılı bir sonuç elde edememişlerdir (1344-1345).
VI. Clemens’in izmir’e yardım göndermemesi sebebiyle, izmir saldırısının kesin bir sonuç vermeyeceğini anlayan müttefikler, Aydınoğulları ile bir antlaşma yapmayı uygun görmüşlerdir. Bu arada Rodos şövalyeleri izmir ile olan ticarî münasebetin aksamaması için Umur Bey ile bir Barış antlaşması imzalamışlardır (1347). Bu antlaşm aya göre izmir, Aydınoğullanna teslim edilecek. Aydınoğulları da Hıristiyanlara bazı ticarî imtiyazlar vereceklerdir.
Papa bu antlaşmayı onaylamamıştır. Bunun üzerine sorunu silâh kuvvetiyle halletmeye karar veren Gazi Umur Bey, sahil izmir’ini, bütün gücü ile kuşatmışsa da ön saflarda kahramanca çarpıştığı sırada şehit olmuştur (1348).
Gazi Umur Bey’in ölümü üzerine büyük kardeşi Ayasuluğ emiri Hızır Bey yönetime geçmiştir (1348). Hızır Bey, Umur Bey gibi güçlü ve idarî üstünlüğe sahip olmadığından Hıristiyanların baskılarına karşı koyamamış, çok ağır şartlarla ve Kapitülasyon özelliği taşıyan bir antlaşma imzalamıştır (18 Ağustos 1348).
Bu dönemde devlet merkezi Ayasuluğ’a nakledilmiş ve kendisinden sonra “Fahrü’ddîn” unvanıyla başa geçen kardeşi isa Bey de Ayasuluğ’da hüküm sürmüştür (1360-1390).
Aydınoğullarının Osmanlılar ile münasebetlerine gelince, I. Bayezid döneminde, Aydınoğulları üzerine düzenlenen sefer sonucunda, hutbe, para ve tımar beratını verme gibi hükümranlık haklan, I. Bayezid’e geçmiş, Aydınoğullarına da bazı beylerin idareleri bırakılmıştır. I. Bayezid, bu sefer sırasında isa Bey’in kızı Hafsa Hatun ile evlenmiş, böylece Aydınoğulları ile aradaki bağı kuvvetlendirmiş ve Aydıneli’nin idaresini oğlu Süleyman Çelebi’ye bırakmıştır. I. Bayezid, Hızır Bey’in vaktiyle Latinlerle yaptığı 1348 antlaşmasını da yenileyerek onlarla ticarî münasebetleri sürdürmüştür (21 Mayıs 1390). Timur ile Yıldırım Bayezid’in yerlerinden ettikleri beylerden her biri, yeniden kendi ülkelerine sahip olmak amacıyla bu iki taraftan birilerine sığınmışlardır. Bunlar arasında Aydınoğullarının Timur’un yanına sığınanlardan olduğu, hatta ankara Savaşı (1402) ‘nın şiddetlendiği sıralarda, Aydınoğulları askerlerinin Timur tarafındaki kendi beyleri yanına geçtiği, bu durumda Osmanlı ordusunun bozguna uğradığı bilinmektedir.
Osmanlılar tarafından her biri ayrı bir yol ile kazanılan Anadolu Beylikleri, Ankara Savaşı sonunda Yıldırım Bayezid’in yenik ve esir düşmesi, ordunun dağılması üzerine, Timur tarafından yeniden canlandınlmış ye böylece Anadolu’nun siyasî birliği bozulmuştur. işte bu arada Aydınoğulları da eski topraklarına sahip olmuşlardır ki, Yıldırım Bayezid’in Osmanlı ülkesine kattığı 1390′dan Timur’un yeniden Aydıneli’ni eski sahiplerine verdiği 1402 ‘ye kadar geçen oniki yıllık süre, Aydınoğulları Beyliği için “Saltanat fasılası” olmuştur. Timur, 2 Aralık 1402′de izmir’i aldığı gibi Foça ile Sakız’ı da haraca bağlamıştır. Bir süre sonra Aydınoğlu ibrahim Bahadır Bey’in oğullarından izmir dizdârı Hasan Ağa ile kardeşi Cüneyt Bey birleşerek hak iddiasında bulunmuşlar, sonunda Cüneyt Bey izmir’de, Hasan Ağa da Ayasuluğ’da hüküm sürmeye başlamışlardır. Bu sırada isa Bey’in oğullarından Musa Bey’in ölümü üzerine hükümdar olan II. Umur Bey (1403), rakiplerini ortadan kaldırmak için akrabası olan Menteşeoğlu ilyas Bey’den yardım istemiştir. Cüneyt Bey bir gemi ile kardeşini ve adamlarını hapisten kaçırarak izmir’e getirdiği gibi, Ayasuluğ’u da kuşatarak eline geçirmiştir. Sonunda II. Umur Bey kızım Cüneyt Bey’le evlendirerek onunla anlaşma yoluna gitmiş ve 1405′te ölmesi üzerine de Cüneyt Bey Aydıneli’ni tek başına yönetmeye başlamıştır (1405′ten aralıklarla 1425 ‘e kadar). Cüneyt Bey, Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarından istifade ile Düzmece Mustafa denilen Şehzade Mustafa olaylarına karışmış, onun veziri sıfatı ile yeni bir maceraya atılmıştır.
Bir süre sonra II. Murat, Cüneyt Bey’e eski beyliğini vererek (1422) onu Şehzade Mustafa’dan ayırmıştır. Cüneyt Bey yeniden etrafına müttefikler toplamaya başlamış, bunun üzerine II. Murat Anadolu’ya yürüyerek onu memleketinden kovmuş (1424) ve Menteşe, aydın, Saruhan ve Hamit’i ele geçirmişse de Cüneyt’i yakalayamamıştır. Anadolu beylerbeyi Hamza Bey, Cüneyt’in oğlu Kurt Hasan’-ı yenerek esir almış, Cüneyt Bey ise Sisam adası karşısındaki ipsili Kale’sine çekilmiş, fakat Karamanlılardan beklediği yardımın gelmemesi, Venediklilerin denizden Osmanlılar lehine yolunu kesmeleri yüzünden teslim olmak zorunda kalmış ve hemen öldürülmüştür (1425). Böylelikle Aydınoğulları soyunun hükümranlığı sona ermiş ve Aydıneli de Osmanlı ülkesine katılmıştır.
.
Dulkadiroğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Dulkadiroğulları Beyliği
Maraş Elbistan yöresini merkez alarak XIV. ve XV. yüzyıllarda Egemenlik kurmuş bir Türkmen beyliğidir. Çeşitli tarihler de değişik adlar ile anılmışlardır. Dulgadır, Dulkadir,Tulgadır, Zülkadir gibi. Beyliğin kurulduğu dönemde Anadolu’da siyasî birlik olmaması, Binboğa Dağları, Maraş, Antakya’da yaşayan ve kışlayan Bozok Türkmenleri’nin bağımsızlık ilan edip beylik haline gelmelerini kolaylaştırmıştır.
Beşbin kadar atlı ile çevrelerinde var olan çeşitli beylikleri yenen ve topraklarını genişleten Zeynettin Karaca Bey, ilk Dulkadir emiri oldu. Çukurova’da Ermeni varlığını gerileten Karacabey, bir anlamda Mısır’da güçlü bir devlet kurmuş olan Memlûkların da himayesine girerek, kurduğu beyliği resmen tescil ettirdi. Böylece beylik ilk kuruluş döneminde aynı zamanda bir Memlûk Valiliği haline gelmiş oldu.
Anadolu içlerinin karışık ve güçsüz olması, Dulkadiroğullarının kuzeye ve batıya Doğru genişlemesine de yaradı. Bu yörelerde egemenlik kurmuş bulunan Ertanoğullarının ve Taşkunoğulları Beylikleri aleyhine topraklarını genişleten Duîkadiroğlu Karacabey, güçlendikten sonra Memlûk Sultanı’na da başkaldırdı. 1341-1352 yılları arasında çeşitli Memlûk ordularını ve Bizans ordularını yenerek gücünün zirvesine çıktı. Karacabey “Melik Zahir” adıyla kendini hükümdar ilan etti. Bu oldu bittiyi kabul etmeyen Memlûklar güçlü bir ordu göndererek Maraş-Elbistan yöresini yakıp yıktılar. Karacabey’i de öldürdüler. Türkmen aşiretlerinin birbiri ile kavgalarından yararlanıp, Dulkadir Beyliği topraklarının bir bölümünde Üçok Türkmenlerinden Ramazanoğullarına verip beyliği böldüler (1353). Karacabey’in oğlu Halil Bey de Memlûklulara bağımlı olmak şartı ile Elbistan Valiliği’ne getirildi. Halil Bey Anadolu’daki güçler dengesini gözleyerek, ilk fırsatta da genişleme politikasını sürdürdü. Önce Ertana Beyliği’ne saldırıp, Yozgat- kırşehir Malatya’ya kadar ilerledi. Ardından 1371 ve 1378′de Memlûk ordularını yenerek Memlûk himayesindeki topraklarda genişledi. Antakya, Harput, Amik, ovalarını ele geçirdi. Halep’in kuzeyine kadar ulaştı.
Güçlenme dönemi iç karışıklıklarla yeniden bir düşüşü getirdi. Halil Bey’le bozuşan kardeşleri Halil Bey’i öldürdüler (1386). Halil Bey’in yerine geçen Süli Bey, kızlarını Kadı Burhaneddin’e ve Osmanlı hükümdarı Çelebi Mehmet’e vererek batı ve kuzey sınırlarını güvenlik içine aldı. Sonra Memlûklularla çatışm Aya fırsat kalmadan kardeşi tarafından öldürüldü. Bu durum Dulkadir Beyliği’nde yeni karışıklıkların çıkmasına sebep oldu. Yıldırım Bayezıd bu karışıklıktan yararlanıp Elbistan’ı ele geçirdi (1399) ve yönetimini Dulkadiroğlu Mehmet Bey’e verdi. Mehmet Bey bir yanda Osmanlılarla bir yanda da Memlûklularla hoş geçinmek istiyordu. Ancak hesapta olmayan Timur saldırısı ile (1402) beyliğinin düzeni bozuldu. malatya, Elbistan, Behisni gibi şehirleri Timur tarafından yakılıp yıkıldi. Bu gerçek karsısında Dulkadiroğlu Nasirüddin Mehmed Bey, Timur’a b Oyun eymek durumunda kaldı. Timur güçlerinin çekilmesiyle
Osmanlılarla dostluk ilişkisine giren Mehmed Bey Ramazanoğlu Beyliği ile Karamanoğlu Beyliği aleyhine genişleme politikası gütmeye başladı. Karamanoğlu Mehmed Bey’i esir etti (1436).
Beyliğin bundan sonraki tarihi Osmanlılarla Memlûklular arasındaki Denge politikası üzerine kuruldu. Bazen Osmanlılarla, bazen Memlûklularla iyi geçinerek birbirlerine kız alıp vererek, varlığını 1515′lere kadar getirdi. Bu arada Doğu Anadolu’da güçlenen Akkoyunlular da beyliğin içişlerinde önemli bir etki merkezi oluşturdu. 1515′te Dulkadiroğlu Beyi Alaüddevle’nin Osmanlılarca Tumadağ Savaşı’nda yenilmesinden sonra beylik bütünüyle Osmanlı güdümüne girdi. Osmanlılar adlarına hutbe okutmak ve para bastırmak şartıyla Ali Bey’i beyliğin b Asma getirdiler. Ali Bey tam bir Osmanlı yanlısı politika güderken, bundan hoşnut olmayan Ferhat Paşa’nın oyunları ile öldürüldü. Bu durumu kökten çözmek isteyen Osmanlılar,Beyliği Maraş, Malatya, Antep, Zülkadiriye, Samsat sancaklarını kapsayan bir beylerbeylik haline getirildiler. Böylece yaklaşık iki yüzyıl süren Dulkadiroğlu Beyliği ortadan kalkmış oldu.
Dulkadiroğlu Beyliği egemenlik süresi içinde Maraş, Antep, Antakya, Bahçe, Kadirli, yozgat, Kırşehir gibi yerlerde bayındırlık alanında derin izler bırakmıştır. Camiler, medreseler, imaretler, türbeler, zaviyeler yaptırılmıştır. Bunların önemlileri Kayseri’de Hatuniye, Medresesi Kırşehir’de Balım Sultan Türbesi’dir.
.
Çandaroğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Çandaroğulları Beyliği
III. yüzyıl sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti parçalanırken, kastamonu, sinop ve çevresinde kurulan Türk beyliği.Beyliğin bu unvanla anılmasına, hanedanın kurucu su olan Şemseddin Yamanın, kastamonu valisi Muzaffereddin Yavlak Arslan’ın “candar”ı olarak gösterilmesi sebep,olmuştur. Aynı zamanda bu beylik, hanedanın 8. hükümdarı isfendiyar Bey’e izafeten Osmanlı tarihlerinde “isfendiyaroğulları” ve hattâ, son hükümdar kızıl Ahmet Bey’e izafeten “Kızıl Ahmedlû” (Kızıl Ah-medli) diye de anılmaktadır.
Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud ile kardeşi IV. Rükneddin Kılıç Arslan arasındaki saltanat mücadelesinde Muzaffereddin Yavlak Arslan öldürüldüğünden, ilhanlı hükümdarı Keyhatu, ondan boşalan Kastamonu valiliğini Şemseddin Yaman Candar’a vermiştir (1292). Ancak, Şemseddin Yaman, Yavlak Arslan’ın oğlu Mahmut’un elinde bulunan Kastamonu’yu alamamıştır.
Şemseddin Yaman’dan sonra yerine geçen oğlu I. Süleyman 1320′de Kastamonu’yu ele geçirerek beylik merkezini bur Aya nakletmiş, Sinop ve Safranbolu’yu da alarak beyliğin sınırlarını genişletmiştir. Babası gibi ilhanlılara bağlı kalarak onlar adına para bastırmış, ilhanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra bağımsızlığını elde etmiştir.
Candaroğulları ile Osmanlılar arasında münasebet, Osmanlı tarihlerinde “Kötürüm” lakabıyla anılan Celâleddin Bayezid zamanında (1366-1385) başladı. Bu hükümdarın son yıllarında, oğulları Süleyman ile iskender arasında baş gösteren bir anlaşmazlıkta Süleyman, kardeşini öldürterek, I. Murat’a sığındı ve Osmanlı kuvvetlerinin yardımıyla Kastamonu’yu ele geçirdi. Bu sırada Kötürüm Bayezid’in ölümüyle yerine Sinop’ta diğer oğlu isfendiyar Bey geçtiğinden, Candaroğulları Beyliği, Sinop ve Kastamonu şubeleri olmak üzere ikiye ayrıldı. Kastamonu Emîri II. Süleyman, I. Murat’ın yeğeni ile yani Süleyman Paşa’nın kızı ile de evlendi ve ilk zamanlar Osmanlılarla dost geçindi. Hattâ Birinci Kosova Savaşı ile Yıldırım Bayezid’in Anadolu savaşları sırasında bir miktar yardımcı kuvvet bile gönderdi. Fakat Yıldırım Bayezid’in Anadolu beyliklerini bir hamlede ortadan kaldırdığını görünce sıranın kendisine de geleceğini sezerek Kadı Burhaneddin ile Osmanlılar aleyhine anlaştı. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid, süratle Kastamonu üzerine yürüyerek bur ayı ele geçirip Süleyman’ı öldürdü ve böylece Candaroğulları Beyliği’nin Kastamonu şubesine son verdi (1392).
Sinop şubesinde hüküm süren isfendiyar Bey ise ankara Savaşı’ndan (1402) sonra Timur’a bağlılığını bildirdi. Anadolu beyliklerini diriltmek siyasetini güden Timur, Sinop bölgesinden başka Kastamonu ve Çankırı’yı da isfendiyar’a verdi. Bundan sonra isfendiyar Bey, Safranbolu, Kalecik, müslüman samsun ve Bafra’yı da zaptederek beyliği en geniş sınırlarına ulaştırdı. Bu sırada Çelebi Mehmet’le dostça geçindi. Musa Çelebi’nin Rumeli’ye geçmesine yardım ettiği gibi, karaman ve Eflâk seferlerine de oğlu Kasım kumandası nda bir miktar kuvvet gönderdi (1415). Fakat sonradan Kasım, babası ile bozuşup Osmanlı sarayında kalınca, Çelebi Mehmet, Tosya, Çankırı, Kalecik, Kastamonu ve Bakırküre’nin Kasım’a verilmesini istedi.
Ancak, isfendiyar Bey, Kastamonu ve Bakırküre’nin kendisine bırakılmasını rica ile diğer yerleri doğrudan doğruya Osmanlılara terk ettiğinden Tosya ve Kalecik Osmanlı topraklarına katılarak Çankırı Kasım Bey’e verildi. Bundan başka Çelebi Mehmet, 1419′da isfendiyar’ın diğer oğlu Hızır Bey’in elinde bulunan Samsun’u da aldı. Çelebi Mehmet’in ölümünden sonra Osmanlı şehzadelerinin mücadelelerini fırsat bilen isfendiyar, evvelce terk etmiş olduğu yerlere saldırarak Kasım’ı kaçırdı. Fakat sonunda, II. Murat’a mağlup olup Sinop’a kaçtı. Barış istemek zorunda kalınca, Kastamonu ve Bakırküre’nin kendisine bırakılmasına karşılık, Bakırküre hasılatından bir kısmını Osmanlılara vergi olarak ödemeyi ve gerektiğinde seferlere yardımcı kuvvet göndermeyi kabul etti. Ayrıca oğlu ibrahim’in kızı Hatice’yi ( Şehzade Orhan’ın annesi) II. Murat’a verdi (1424).
Bu anlaşma Fatih dönemine kadar sürdü. Esasen Candaroğulları Beyliği’ni ortadan kaldırm aya karar vermiş olan Fatih, trabzon seferi sırasında dönemin yöneticisi Candaroğlu ismail Bey’e mektup yazarak, bu sefer için yardımcı kuvvet göndermesini ve Sinop limanına gelecek Osmanlı donanmasının ihtiyaçlarını karşılamasını bildirdi. Bunun üzerine ismail, oğlu Hasan’a bir miktar kuvvet verip hediyelerle Ankara’ya padişahın ordugâhına gönderdi. Fakat, Fatih, Hasan’ı hapsettirdi ve ismail’in kardeşi Kızıl Ahmet Bey’e bolu sancağım vererek onu Mahmut Paşa ile birlikte Kastamonu üzerine gönderdi, ismail Bey önce Kastamonu’dan Sinop’a kaçtı, fakat Osmanlı donanmasının da limana girdiğini görünce şehirden çıkıp teslim olmak zorunda kaldı (1461). Fatih, ismail Bey’e hürmet göstererek, bursa civarında Yenişehir, inegöl ve Yarhisarı kendisine tımar olarak tayin edip, Candaroğulları arazisini Kızıl Ahmet’e verdi.
Trabzon’un zaptından sonra Fatih, Kızıl Ahmet’i Mora Sancağı’na tayin ederek, Candaroğulları Beyliği’ne tamamıyla son verdi ve buraları Osmanlı ülkelerine kattı.
Eşrefoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Eşrefoğulları Beyliği
Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın Moğolların baskısı altında dağılm Aya Yüz tuttuğu XIII. yüz yılın yarısında eski Psidia toprakları üzerinde, merkezi Beyşehir ile Gorgorome kalesi (sanıldığına göre Ararım köyü) olmak üzere kurulan bir Türk beyliğinin adı. Bu beylik, en güçlü olduğu yıllarda güneyde Beyşehir, kuzeyde Akşehir ve Bolvadin’e kadar olan bölgeyi kontrolü altına alm ayı başarmıştı.
Beyliğin kurucusunun adı Eşref Bey idi. Eşref Bey’in Beyşehir Gölü çevresinde bir uç beyi olduğu ve kendisine Karalia kasabasının merkez edindiği, bu sebeple de kasabanın adının Beyşehir olarak Türkçeleştirildiği, kendisinin el-Emirü’l-adil veya el-Emirü’l-Kebir unvanlarını taşıdığı bilinmektedir.
1281 yılından itibaren Eşref Bey’in yerini Seyfüd-din Süleyman Bey’in almış olduğu ve bu beyin Selçuklu tahtı etrafında dönen olaylara karıştığı görülmektedir. Sultan Gıyaseddin Keyhusrev’in öldürülmesi üzerine onun oğlu II. Gıyaseddin Mesud’a karşı çıkarılan iki şehzade arasındaki mücadelede, Keyhusrev’in karısı Süleyman Bey’e saltanat naibliği rütbesini vererek, onun yardımını sağlamış ve 1284′te konya ’da iktidarı böylece elinde tutmuştu.
Moğol imparatoru Keyhatu, Anadolu Türk beyliklerini itaati altına almak için (1291) düzenlediği seferde Eşrefoğulları Beyliğini de harekat sahası içine katmıştı.
Süleyman Bey’in ölümü üzerine (1301) yerini, oğullarından Eşref ve Mehmet beylerden hangisinin aldığı bilinmemektedir. Ancak, Mehmet Bey’in Melikü’l Ümera (beylerbeyi) unvanı ve Mübarizüd-din lakabıyla kendisini tanıttığı bilinmektedir. Mehmet Bey, Akşehir ve Bolvadin’i de beyliğine katmıştır.
1326′da ise, Eşrefoğulları Beyliği’nde Mehmet Bey’in oğlu Süleyman Şah görülmektedir. Ancak, bu beyin hükümdarlığının ne kadar devam ettiği bilinmemektedir.
Anadolu’daki Selçuklu emirlerini Moğol hâkimiyetine bağlamak amacı ile Timurtaş’ın bu yıl içinde yaptırdığı sefer sonunda Beyşehir işgal edilmiş olduğu, Süleyman Şah’ın esir edildiği ve Beyşehir gölüne atılmak suretiyle öldürüldüğü, Eşrefoğulları Beyliği’nin de böylelikle son bulduğu, Timurtaş’ın çekilmesinden sonra ise, Eşrefoğulları topraklarından Beyşehir, Seydişehir ve Akşehir’in Hamidoğulları’ndan Necmeddin ishak Bey’in eline geçtiği bilinmektedir. 1391 yılında ise bu bölge Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı ülkesine katılmıştır.
Eşrefoğulları, Bolvadin’de Çarşı Camii, Beyşehir’de ise Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden olan Süleyman Bey Camii ve türbesiyle hatıralarını günümüze kadar ulaştırmışlardır
Germiyanoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Germiyanoğulları Beyliği
Anadolu Selçuklularının son zamanlarında kütahya ve çevresinde kurulan, sonradan bağımsızlığını ilan eden bir Türk beyliği.Germiyan aşireti XII. yüzyılda malatya dolaylarında yaşıyor, başında da Ali Şiroğlu Muzaffer ed din bulunuyordu. Kütahya çevresine yerleşme tarihleri ise kesin bilinmemektedir. 1283′ten başlayarak gittikçe güçlenmişler; 1285-1290 yıllan arasında Selçukluları egemenlikleri altına almış bulunan Moğollar ve Selçuklu Sultanı II. Mesut ile aralıklı olarak çekişmişlerdir.
XII. yüzyıl ortaları ve sonraki yıllarda Kütahya ve denizli dolaylarını yurt edinmişler “beylik” kurmuşlardır.
Beyliğin asıl kurucu su Ali Şir’in oğlu I. Yakup’tur.
I. Yakup zamanında beylik hızla gelişmiş, Bizanslılarla yapılacak savaşlarda, Aydınoğlu Mehmet komutasına verilen kuvvetler Ege kıyılarına ulaşarak Burgi ve Ayasulug’u ele geçirmişlerdir. Ayrıca Yakup Bey de Menderes kıyısında Tripolis’i almış. 1309′da kuşatıp çekilmek zorunda kaldığı Akşehir’i de 8 yıl sonra zaptederek buradaki Rumları vergiye bağlamıştır.
Kesin olmamakla birlikte 1320′den sonra öldüğü sanılan Yakup Bey’in yerine, oğlu Mehmet Bey geçmiştir. Aydınoğulları, Yakup Bey’in ölümüyle Germiyanoğullarından ayrılmışlardır.
Mehmet Bey, Bizanslılara geçmiş bulunan Kula ve Simav gölü ve çevresini tekrar beyliğe katmış, Mehmet Bey’den sonra beyliğinin başına geçen Süleyman Şah ise, Karamanlıların baskısı karşısında Osmanlılarla anlaşarak kızını padişahın oğluna vermiştir. Kütahya ile birlikte Simav, Eğri Göz ve Tavşanlı’yı da Osmanlılara bırakıp Kula’ya çekilmiştir. Osmanlılar ise Kütahya’yı 1381 yılında Şehzade Bayezıd’a sancak olarak verilmişlerdir.
1387′de Süleyman Şah’ın ölümüyle üç oğlundan, beyliğin başına geçen II. Yakup, I. Murat’ın Kosova Savaşı’nda şehit düşmesinden yararlanarak, vaktiyle düğün hediyesi anlamında Osmanlılara geçen yerleri geri almak hevesine kapılmış, fakat Rumeli’de durumu kurtaran genç Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid, Kütahya’ya gelerek Yakup Bey’le Subaşı Hisar Bey’i yakalatıp ipsala kalesine hapsettirdikten sonra 1390 yılında Germiyanoğulları ülkesini tümüyle Osmanlı ülkesine katmıştır.
Yakup Bey, 9 yıl bu kalede kaldıktan sonra 1399′da kaçarak Timur’a sığınmıştır. ankara Savaşı’ndan sonra ise parçalanan Osmanlı Devleti’nin toprakları üstünde bütün öteki beylikler gibi Yakup Bey de kendi yerini almış ve egemenliğini tanıdığı Timur adına para bastırmıştır. 1410-1411 yıllarında Karamanoğullarının üst üste saldırılarına uğramış, 1414′de yeğeni Çelebi Sultan Mehmet’in yardımıyla Beyliği’ne sahip olmuştur. Çelebi Mehmet öldükten sonra, bir ara iki şehzadeden Mustafa Çelebi’yi desteklemek istemişse de Mustafa’nın öldürülmesi üzerine Osmanlılarla dost olma yolunu seçmiştir. Son yıllarında da Edirne’ye kadar gidip, bir veliahda sahip olmadığı gerekçesiyle ülkesini padişaha bıraktığını bildirmiştir.
.
Hamidoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Hamidoğulları Beyliği
Anadolu’da göller Bölgesi’nde, Eğridir, Uluborlu, Yalvaç, Kara ağaç, Asi, Keçiborlu, Isparta, burdur ‘a hâkim olmuş, Teke aşiretinin bir kolunu teşkil eden Türkmenlerin kurduğu beylik (1300). Beyliğin kurucu su Dündar Bey, yeni beyliğe babası Hamid Bey’in adını vermiştir. Hamidoğulları ülkesi büyüyünce Anlatya bölümünün yönetimi kardeşi Yunus Bey’e verilmiştir. Hamidoğulları bu şeklide iki merkezden yönetilmişlerdir.
Dündar Bey, XIV. yüz yılın başından itibaren 24 yıl süreyle öbür Anadolu beyliklerine karşı başarılı bir büyüme politikası gütmüştür. Anadolu Selçuklarının yıkılmasından sonra, meydana gelen bağımsız beylikleri kendilerine bağlamak amacıyla ilhanlılar, önemli bir kuvvetle Anadolu’ya beylerbeyi olarak Emir Çoban’ı gönderince (1314), Dündar Bey, diğer bağımsız Anadolu beylikleri gibi Emir Çoban’a itaatlerini bildirmiştir.
Hattâ ilhanlı hükümdarı Olcaytuğ Hüdabende adına Eğridir’de para bastırmıştır. Emir Çoban’ın ölümü üzerine oğlu Timurtaş, Anadolu beyliklerini ortadan kaldırm Aya başlamıştır. Bu arada Dündar Bey’in üzerine de yürümüş, Hamidoğulları Beyliği’ni kendi hâkimiyetine alarak, bu yörelerin yönetimini amcası Dündar Bey’i kendisine teslim eden Mahmut Bey’e vermiştir (1324). Fakat Timurtaş’ın ilhanlı hükümdarı Ebu Said’e isyan ederek Mısır’da hüküm süren Memlûklerin himayesine girmesi üzerine, Dündar Bey’in oğlu Hızır Bey, eski Hamidoğulları Beyliği’ne ait topraklan tekrar elde etmiştir. Daha sonraları Dündar Bey’in Mısır’da bulunan diğer oğlu ishak Çelebi Anadolu’ya geçerek yönetimi eline almıştır (1328). Bu tarihten sonra eski kudretini bulan Hamidoğulları genişleme siyaseti gütmüşler daha önceleri ilhanlıların Anadolu Beylerbeyi olan Timurtaş’ın zaptettiği Eşref oğullarına ait topraklardan bazı yerleri sınırlan içine almışlardır. Hamidoğulları Beyliği bu tarihten sonra kudretsiz beylerin yönetiminde gerilemeye başlamış, sonunda Kemalettin Hüseyin Bey zamanında, Hamidoğulları ülkesinin en güzel bölgeleri (Yalvaç, Karaağaç, Beyşehir, Seydişehir ve Akşehir), iktidarı bir çığ gibi büyüyen Osmanlı hükümdarı Sultan I. Murat’a 80 bin altın karşılığında satılmıştır. Kemalettin Hüseyin Bey’in ölümü üzerine Hamidoğulları ülkesinin diğer kısımları Osmanlılarla Karamanlılar arasında paylaşılmıştır. Osmanlılar, Isparta ve çevresine Hamid Sancağı adını vermişler, antalya ve çevresine de Teke Sancağı adı vererek-Konya iline bağlamışlardır. 1423′te de beyliğin hüküm varlığı ortadan kalkmıştır.
Karakoyunlular Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Karakoyunlular Beyliği
1365 yılından 1469 yılına kadar hüküm sürmüş bir Türk devletidir. Önceleri iran ve Irak’a hâkim olmaları, 1437 yılından 1467′ye kadar 30 yıl sürmüştür. 1467′de iran, Akkoyunlulara geçmiştir. iki yıl sonra da Karakoyunlular, Akkoyunlular tarafından bütünüyle ortadan kaldırılmışlardır.
Karakoyunlu Türkmenleri, Baranlı oymağı beyleri olan üç kardeş ile tarih sahnesine girmiştir. Bunlar Bayram Hoca, Murat Hoca ve Mısır Hoca’dır. Büyükleri olan bayram Hoca, ilk Karakoyunlu prensi sayılır. 1380 yılına kadar yaklaşık olarak 15 yıl Erciş’ de, Van’da hüküm sürmüşlerdir. Küçük kardeşi Mısır Hoca, 1390 tarihine kadar yaşamıştır. Ortanca kardeş Murat Hoca ise, 1365-1366′da Celayirlilerin Musul valisi olmuş, 1375 tarihinde Celayirlilere tâbi olarak Musul’da bir prenslik kurmuş ve bu prensliğin başında 1385 yılına kadar kalmıştır. Bayram Hoca’nın yerine oğlu Kara Mehmet geçmiştir. Kara Mehmet, 9 yıl prenslik yaptıktan sonra öldürülmüştür. Yerine büyük oğlu Kara Yusuf Bey Bahadır geçmiş ve onun zamanında Karakoyunlular, prenslikten krallığa yükselmişlerdir.
Kara Yusuf Bey, XV. yüzyıl Türk Tarihinin büyük simalarındandır. Karakoyunlular, Yusuf Bey’in ve haleflerinin zamanında Timurlularla geniş ölçüde bir mücadeleye girişmişler, Osmanlılar ve Memlûkler tarafından da desteklenmişlerdir.
Kara Yusuf Bey, 13 Kasım 1420′deki ölümüne kadar 31 yıl 5 Ay saltanat sürmüş ve 63 yaşında ölmüştür. 21 nisan 1408′de Timur’un hayattaki iki oğlundan büyüğü ve Hindistan Timurlan (Bâburlular)’nın atası olan Mîrâh Şah Mirza’yı yenmiş, Mirza da bu Savaş sonunda ölmüştür. Yusuf Bey Sultaniye, Kaz-vin ve Mardin’i fethetmiş, bu suretle Doğu-Anadolu ile Batı-iran’ın en büyük kısmına hâkim olmuştur.
Erzincan’ı da 1410 yılında almıştır. ikinci büyük zaferini Celayirlilere karşı kazanmış ve bu savaşta Sultan Ahmet Celayir ile oğullarından biri ölmüştür (30 Ağustos 1410). Üçüncü büyük zaferini Şirvan Şahlar ile Hıristiyan Gürcistan’ın müttefik ordusuna karşı kazanmıştır (1412). Bu iki krallık Karakoyunlulara tâbi olmuşlar, bu suretle bütün Güney Kafkasya ve Dağıstan, Karakoyunlulara geçmiştir.
Kara Yusuf’un yerine 3. oğlu iskender Bey geçmiştir. Büyük oğlu Şah Mehmet Bey, Bağdat valisi idi ve 9 Nisan 1433 yılına kadar 23 yıl Irak’ta saltanat sürmüştür. Karakoyunluların Bağdat kolunun ilk hükümdarı idi. Seyhan meydan savaşında ölmüştür (26 Temmuz 1433). Âdilcevaz valiliğinden Bağdat tahtına geçen ispend Bey, 7 yıl 11 ay saltanat sürdükten sonra yerine oğlu Pulad Bey, Tebriz ve Bağdat hükümdarı olmuştur. Pulad Bey’in yerine Zeynel Bey’in oğulları tahta geçmişlerdir. Kerkük valiliğinden babasının yerine geçen iskender Bey, 18 yıl 4 ay 18 gün saltanattan sonra tahtını kaybetmiş, iki yıl sonra öldürülmüştür (1439).
Karakoyunlular tarihinin büyük siması iskender Bey’in yerine geçen Kara Yusuf’un 5. oğlu Sultan Muzafferiddin Cihan Şah’tı. Onunla, Karakoyunluların imparatorluk devresi başlar. 1405′te doğan, Cihan Şah, 11 Kasım 1467′de 62 yaşında öldürülünce, ye kadar 30 yıl, 7 ay, 10 gün hüküm sürmüştür. Ondan sonra imparatorluk Akkoyunlulardan Uzun Hasan Bey’e geçmiştir.
Isfahan, Fas ve Kirman (1446)’da Batı Horasan (1458)’da Karakoyunlular imparatorluğu’na katılmıştır. Hattâ Cihan Şâh 28 haziran 1458′de 5 ay için Doğu Horasan’a, Timurlûlârın iki imparatorluk taht şehirlerinden Herat’a hâkim olmuştur. Bu suretle bütün iran, Irak, Güney Kafkasya, Dağıstan, Güneydoğu ve Doğu-Anadolu ile Basra Körfezi kıyıları Karakoyunluların hâkimiyeti altına girmiştir.
En umulmadık bir şekilde Akkoyunlu Uzun Hasan Bey tarafından baskın sonucu öldürülen Sultan Cihan’ın yerine, oğullarından Sultan Hasan Ali geçmiştir. Hasan Ali’nin intihan (1469) üzerine, Karakoyunlular imparatorluğu’nun tamamını Akkoyunlu imparatorluğu hakimiyetine geçmiştir
Karamanoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Karamanoğulları Beyliği
Anadolu Selçuklularının yıkılışından sonra kurulan beylikler arasında bugünkü içel, konya ve niğde illeri üzerinde gelişip çevreye yayılan bir Türk beyliğidir. Osmanoğullarından sonra Anadolu’da en kudretli beyliği kurmuşlardır. Beylik olarak faaliyetleri 1256 yıllarında başlar. 150 yıl süreyle Anadolu hâkimiyeti konusunda Osmanlıları engellemiş, başta Akkoyunlular gibi büyük Türk beylikleri olmak üzere, birçok Avrupalı devletlerle antlaşmalara girerek, aradaki rekabetten yararlanm Aya çalışmışlardır.
Anadolu Selçuklularının en yakın mirasçısı kabul edilen Karamanoğulları, Oğuzların Afşar boyunun beylerinden 1228′de Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Ermenek yakınlarında yerleştirilen Saadeddin Nure Sofi Bey’den gelir. 1262′de Nure Sofinin yerine geçen oğlu Mehmet Bey, Moğol dâvasını ciddî şekilde ele alıp, 1277′de geçici olarak Konya’yı zaptetmiş, bu arada Selçuklular hesabına ilhanlılara başkaldırmıştır. Türkçe’nin resmî devlet dili olarak kullanılmasını öngören ünlü fermanın yayınlaması bu devreye rastlar.
ilhanlıların karşısında başarılı olamayan Mehmet Bey bir ara Türk Memlûk imparatoru Sultan Baybars’ın yardımını istemiş, 1278′de de Moğollarla bir çarpışma sırasında ölmüştür. Yerine kardeşi Güneri Bey, ondan sonra yine kardeşlerinden Mahmut Bey 1307′de Mahmut’un oğlu ibrahim ve onun yerine de oğlu Halil Bey sırasıyla beyliğin başına geçmişlerdir.
Selçuklu hanedanının yıkılışından faydalanan Karamanoğulları, 1314′de Konya’yı kesin şekilde ele geçirmişler, daha sonra ilhanlıların yıkılışından faydalanarak bu bölgeye sızmak isteyen Memlûkler ve daha başka Türk devletleriyle, Osmanlılara karşı dayanışma kurmuşlardır.
Karaman tahtına Halil Bey’den sonra Süleyman Bey, onun yerine de Sultan I. Murat’ın damadı olan Süleyman Bey’in kardeşi Alâeddin Bey geçmiş ve onun zamanında Karamanoğulları Osmanlı nüfuzuna girmişlerdir. Alâeddin Bey’in Yıldırım Bayezid tarafından öldürülmesinden sonra da devlet 4yıl kadar Osmanlı hakimiyetinde yaşamıştır. 1402′de saltanat Ali Bey’in oğlu II. Mehmet, 1424′te onun oğlu ibrahim Bey, 1464′te ibrahim’in oğlu ishak, Pir Mehmet ve Kasım beyler arasında el değiştirdikten sonra 1483 yıllarında Karamanoğulları Devleti tarih sahnesinden silinmiştir.
Karasi Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Karasi Beyliği
XIII. yüz yılın sonlarında balıkesir bölgesinde Karasi Beyliği kurulmuştur. Bu beylik 50 yıl süren kısa hâkimiyet döneminden sonra Osmanlıların eline geçmiştir. 1243′deki Kösedağ yenilgisinden sonra, Anadolu Selçukluları için Moğolların da gittikçe artan baskısı altında çöküntü başlamıştır. Bu sıralarda, Batı Anadolu’dan, Bizans’ın zararına olarak gelişen Selçuklu uç beylerinden birçokları bağımsız beylikler kurmuşlardır.
Danişmend Gazi’nin neslinden K alem Şah Bey’in oğlu Karasi Bey de Bizans’tan birçok yerler elde etmiş, Balıkesir ve dolaylarına sahip olmuştur. Böylece bir beylik de kurmuştur (1293). Balıkesir kurulan Karesi Beyliği’nin merkezi olmuştur.
Karasi Bey, Dobruca’dan dönen Sarı Saltuk Türklerini ve Doğu’dan gelen Türkmenleri bölgesine yerleştirerek kuvvetini arttırma yoluna gitmiş, bu arada Bizans topraklarına da saldırılarına devam etmiştir. Bizans’a yardıma gelen Katalanlar, 1304 yılında, Artak (Erdek)’ta Karasi kuvvetleriyle karşılaşmışlar, savaştan az bir zaman sonra Truva, Bergama ve Buhraniye’de Karasi Beyliği’ne katılmışlardır. Sonraki Karasi beyleri, Çandırlı’da bir donanma kurmuşlardır.
Karasi Bey’in ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, Bizans imparatoru II. Andronikos’un, 1328 yılında Kapıdağı’ndaki Kizikos şehrine geldiği zaman Karasi Beyi Demir Han ile bir saldırmazlık Antlaşması yaptığı bilindiğine göre, Karasi Bey’in bu tarihten önce öldüğü kesindir.
Karasi Bey’den sonra, beylik ikiye bölünmüş, merkezi Balıkesir olan kısmın başına Karasi Bey’in oğlu Demir Han, Bergama kısmının b Asma da diğer oğlu Yahşi Bey geçmiştir.
Demir Han’ın kuvvetleri, Yahşi Bey’in kuvvetlerine oranla kuvvetli idi. Yahşi Han’ın bölgesinde 15 şehir ve o kadar da kalesiyle 20.000 atlısı vardı. Her iki kardeşin ayrı donanmaları vardı ve iki kardeş, Bizans’ın Trakya’daki topraklarına akınlar düzenliyorlardı (1331- 1357). Hatta Aydınoğlu Umur Bey de, Rumeli’ye geçerken Karasi beylerinden yardım sağlamıştı.
Demir Han, devlet yönetiminde gösterdiği başarısızlıklar sebebiyle halkı tarafından sevilmezdi. Orhan Bey’in yanında bulunan Demir Han’ın kardeşi Dursun Bey halkın bu hoşnutsuzluğundan da istifade ederek ve Orhan Bey’in de desteğini sağlayarak Demir Han’a karşı harekete geçmek arzusunda idi. Hatta Orhan Bey’den yardım da istedi. Orhan Bey, Dursun Bey’e Karasi Beyliği’nin birçok yerlerini vermeyi vaat etti.
Orhan Bey, Dursun Bey’i de yanma alarak Balıkesir üzerine yürüdü. Demir Han, müstahkem bir kale olan Bergama’ya kaçtı. Orhan Bey, kardeşi Demir Han ile anlaşm Aya varması için Dursun Bey’i Bergama’ya gönderdi; fakat Dursun Bey, Kale’den atılan bir okla öldürüldü. Bunun üzerine Orhan Bey, Karasi Beyliği’nin büyük bir kısmını -Balıkesir dahil- işgal ederek topraklarına kattı (1345). Bu bölgenin idaresini, oğlu Süleyman Paşa’ya verdi. hacı il Bey’i Süleyman Paşa’nın yanında bıraktı
Bergamalılar, Demir Han’ı Orhan Bey ile anlaşması için zorladılar; anlaşm aya razı olmadığı takdirde kendisini tutup Orhan Bey’e teslim edeceklerini de söylemeleri üzerine Demir Han, Orhan Bey’e sığınarak ondan af diledi. Orhan Bey tarafından affedildikten sonra Bursa’ya gönderilen Demir Han, iki yıl sonra orada öldü. Bu ol aydan sonra Karasi Beyliği’nin Osmanlılar tarafından zaptedilmesi, I. Murat zamanında tamamlandı.
Ramazanoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Ramazanoğulları Beyliği
adana bölgesinde kurulan bir Türkmen beyliğinin adı. Oğuzların Yüregir boyu beylerinden ramazan Bey tarafından 8 kuruldu. Ramazan Bey, 1383 yılına kadar Elbistan’ı, sonra or ayı Dulkadiroğullarına bırakarak Adana’yı, beyliğin merkezi yaptı. Ramazan Bey’den sonra beyliğin başına oğlu ibrahim Bey geçti. ibrahim Bey, Memlûklerin elinde bulunan Sis’i almak için Dulkadiroğlu Halil Bey’le birleşti (1376). Memlûklerle yaptıkları savaşı kaybettiler.
ikinci bir savaşta ise Sis’i ele geçirdiler. ibrahim Bey’in ölümünden sonra kardeşi Ahmet Bey beyliğin başına geçti.
Ramazanoğulları, Ayaş ve Tarsus’u aldı (1415). Bu beylik, hudutlarını. Adana vilâyeti ile içel vilayetinin doğu kısmı ve Maraş’ın kuzey kısmına kadar genişletti. Fakat Maraş çevresi bir süre sonra Dulkadiroğullarının eline geçti.
Ahmet Bey’in ölümü üzerine yerini, oğlu ibrahim Bey aldı. Bir süre sonra ibrahim Bey, Memlûk sultanı Melikül Müeyyed tarafından beylikten indirildi. Yerine kardeşi Hamza Bey getirildi (1418).
1427 yılından sonra Çukurova bölgesi, Memlûk valileri tarafından yönetilmeye başlandı. O sırada Ramazanoğulları Beyliği, eski önemini kaybetti. Bundan sonra beyliğin başına geçen Uyluk ve Dündar beyler, Memlûklere sadık kaldılar. Savaşlarda onlara yardım ettiler.
Adana’nın Osmanlılar tarafından alınması sırasında Ramazanoğullarından Ömer Bey esir edildi (1485). Suriye ve Mısır’ın Osmanlıların eline geçmesinden sonra da, Ramazanoğulları Beyliği Osmanlılara bağlandı.
Ramazanoğulları beyliği ailesinden olan Pirî Bey, Osmanlı Devleti’nin çeşitli hizmetlerinde bulundu. Son zamanlarında Şam beylerbeyiliğine getirildi. Pirî Bey, bu görevde iken vefat etti (1569). Aynı aileden olan ibrahim Bey de Sis sancakbeyliğine getirildi. Kubad Bey ise karaman, içel ve trabzon sancak beyliği gibi görevlerden sonra Basra beylerbeylliğine atandı. Kubad Bey 1554 yılında öldü.
XIII.yüz yılın sonlarına Doğru güneybatı Anadolu’da beylik kuran bir Türk ailesi. Menteşeoğulları Beyliği’nin ilk zamanlan ve nereden geldikleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. muğla, Balat, Beçin, Milas, Bozöyük, Çine, Davas, Meğri (Fethiye) taraflarında kurulmuş olan bu beylik, bu bölgelere, diğer Türkmen aşiretleri gibi Selçuklular tarafından yerleştirilmişlerdir.
Akdeniz ve Ege Denizi sahillerine sahip olan Menteşe Beyliği, bu kıyılarda büyük bir donanma vücuda getirerek denizcilikte bir hayli ilerlemişlerdir.
Menteşeoğlu Beyliği’nin bilinen ilk beyi, Kuru Bey’dir. Kuru Bey’den sonra yerine oğlu Elbistan Bey, onun yerine de Menteşe Bey beyliğin başına geçmiştir. Menteşe Bey’in ölümünden sonra (1282′-den sonra) yerini oğlu Mesud Bey almıştır. Mesud Bey, donanmasıyla Rodos Adası’na bir saldın düzenleyerek burayı almıştır (1300). On yıl sonra da Papa V. Kleman ile Fransa Kralı Güzel Filip’in yardımı ile Sen Jan şövalyeleri Rodos Adası’nı geri almışlardır (15 Ağustos 1310). Menteşe Beyliği’nin Osmanlıların eline geçmesi: Menteşeoğlu Gıyaseddin Mahmut Bey’in (1389′-dan önce) elinde bulunan Balat ve havalisi, Osmanlı padişahı I. Bayezid tarafından işgal edilmiştir (1390). Bu bölge, ankara Savaşı sonuna kadar (1402) Osmanlıların elinde kalmıştır.
Menteşe Beyliği’nin Beçin- Milas bölgeleri ise, buraların hakimi Gazi Ahmet Bey’in ölümünden sonra (1391 Temmuz) Osmanlıların idaresine geçmiştir.
Ankara Savaşı’ndan sonra Timur, Menteşe’yi Mehmet Bey’e vermiş; Mehmet Bey’in ölümü üzerine (1402) oğlu ilyas Bey, Menteşe beyi olmuştur.
ilyas Bey, Osmanlıların saltanat kavgaları sırasında Şehzade isa Çelebi’ye yardım etmiş ise de başarılı olamamış; sonunda Çelebi Mehmet’in hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır (1414). ilyas Bey’in 1421 yılında ölmesi üzerine, daha önce Osmanlı sarayına rehin olarak alınmış olan Ley ile Ahmet sar aydan kaçarak memleketlerine gelmişler, idareyi ellerine almışlardır. 1424 yılında II. Murat tarafından Menteşe Beyliği yemden işgal edilmiş; iki kardeş de tokat Kalesi’ne hapsedilmişlerdir. Bu kardeşlerden Ahmet’in oğlu ilyas Bey, 1451 yılında II. Mehmet’in tahta çıkması sırasında tekrar ülke sine dönmüşse de Anadolu beylerbeyi ishak Paşa’nın bur Aya gönderilmesi üzerine Rodos’a kaçmak zorunda kalmış ve kesin olarak Osmanlı Devleti’ne bağlanan Menteşeoğulları Beyliği bir sancak haline getirilmiştir
Rumeli Beylerbeyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Rumeli Beylerbeyliği
Osmanlı devlet teşkilâtında Balkanlar’daki Osmanlı topraklarının yönetiminden sorumlu beylerbeyilik. Osmanlı Devleti’nin ilk döneminde 1361 tarihinde I. Murat (Hüdâvendigâr) tarafından kurulmuştur. Gerçi Rumeli’nin ilk fatihi Süleyman Paşa da Orhan Gazi’nin beylerbeyisi durumunda idi ise de I. Murat (Hüdâvendigâr) Edirne’yi fethedip Bursa’ya döndüğünde lalası Şahin Bey’i orta uca getirip kendisine Rumeli Beylerbeyi unvanını vermekle, yeni bir askerî- idarî yönetim biçimi meydana getirmişti.
Rumeli Beylerbeyliği, Anadolu ve öteki beylerbeylikler meydana geldikten sonra da özel durumunu uzun yıllar korumuştur. Rumeli Beylerbeyliği’nin ilk merkezi Edirne şehri olup, merkez sancağı bu sebeple Paşa livası ve Trakya bölgesi de Paşalı adını taşımakta idi. XIV. ve XV. yüzyıllarda Rumeli beylerbeyisi hükümet merkezinde (Edirne) otururlar, Divân-ı Hümâyûn’a üye gibi katılırlar, terfi edecekleri zaman Divân’da küçük vezir, yani, sonuncu Kubbe veziri olurlar ve vezirler gibi paşa unvanını taşırlardı.
Rumeli Beylerbeyiliği, Anadolu beylerbeyilerinin terfi edecekleri bir görev sayılırdı. 1534′te Kapudan Paşa Eyâleti’nin (Cezâyir-i Bahr-i Sefîd) teşkili ile Rumeli Beylerbeyiliği’nin kıyı sancakları Eğriboz, Avlonya inebahtı vb. derya kalemine aktarılmakla Rumeli Beylerbeyi bazı sancaklardan çekilmiş oldu. 1541 yılında Budin Eyâleti’nin kurulmasıyla balkan Yarımadası’ndı ve Doğu Avrupa’da fethedilen veya yasal hale getirilen bütün bölgeler Rumeli beylerbeyine bağlanıyordu. Aynı yıl Bosna Sancağı’nın da beylerbeyilik haline getirilmesi, 1608′de ise Silistre veya Özü Eyâleti’nin kurulması ile Rumeli Beylerbeyiliğinin sınırları bir hayli daraltılmış oldu. Böylece Osmanlı Avrupasında Tamışvar ve Eğri eyâletleri ile birlikte 7 beylerbeyilik kurulmuş oldu.
1640′a Doğru Rumeli’nin Köstendil, Mora, işkodra, Tırhala, Yanya, Ohri, Dukagin, ilbasan, Delivine, Üsküp, Alacahisar, Prizren, Vulçetrin ve Paşa olmak üzere 14 sancağı ve bütün eyâlette de 450 kadılığı vardı. Pirlepe, Manastır ve Kesriye de Paşa Sancağı’na bağlı bulunuyordu. Yenişehir, Sofya Selanik, Filibe ve Plorina ise havass-ı hümâyûna bağlı idi. Rumeli Beylerbeyiliği’nin devlet teşkilatındaki üstün mevkii, bazı sadrazamlara Fatih’in veziri Makbul ibrahim Paşa’nın bu görevi üstlenmelerinin sebebi olmuştur. Rumeli Beylerbeyiliği sağ, sol, orta kol olmak üzere üç kola ayrılmıştır. Sağ kolda Vize, Kırkkilise ( kırklareli ), Silistre, Niğbolu, Vidin, Kili, Bender, Akkirman, orta kolda Çirmen, Sofya, Alacahisar, Semendire; sol kolda da Gelibolu, Serez, Köstendil, Delvine, Manastır, Karlıili sancaklârı yer alıyordu. Viyana bozgunundan sonra Avusturya ordularının Balkan Yanm adası içlerine sarkması ve Sırpların ayaklanması üzerine Rumeli Beylerbeyiliği’nin merkezi Manastır’a taşınmıştır.
1699 Karlofça Antlaşması ile Mora Sancağı ve Yunan Denizi kıyılarından bazı kesimler Venedik Cumhuriyeti’ne bırakılınca Rumeli Beylerbeyiliği’nin bir bölüm arazisi elden çıkmış oldu. XVIII. yüz yılın başlarında Mora Yarımadası alındıktan sonra bu bölge ayrı bir eyâlet olarak teşkilâtlandırılmış, Rumeli Beylerbeyiliği Meriç vadisi ile Trakya, Makedonya ve bir kısım arnavutluk topraklarından ibaret kalmıştır. XVII. yüzyılın başlarında devlet teşkilâtında görülen bazı aksamalar, Rumeli beylerbeyilerinin sahip oldukları yetki ve sorumlulukların daraltılmasına yol açmıştır. Önce Divân-ı Hümâyûn’a katılma hakları kaldırılmış, paşa sancağının Manastır’a taşınmasıyla da önemleri öteki beylerbeyiler derecesine inmiştir. Aynı yüzyılın ikinci yansında Rumeli beylerbeyinin paye olarak Sar Ay Birûn ağalarına dağıtımı ise bu beylerbeyiliğin değerinin biraz daha azalmasına sebep oldu. Bu görev giderek bölgede türeyen Derebeyi, âyân ve mütegallibeleri bastırmakla görevli bir vali durumuna geldi. Rumeli Beylerbeyiliği’nin kuruluşundan XVII. yüzyıl ortalarına kadar veziriazamdan sonra en önemli mevkii alan Rumeli beylerbeyileri, sefer-i hümâyûnlarda cenah Komutanı veya müstakil fütuhat yapmakla elde ettikleri şöhreti de kaybettiler.
III. Selim zamanında idarî teşkilâtta yapılan yeni düzenlemede Rumeli Beylerbeyiliği 9 idarî bölümden biri oldu ve merkezi Edirne’ye taşınarak burası Varna, Çimen, Kırkkilise, tekirdağ, Gelibolu ve Kavala sancaklarından oluşan bir il haline getirildi. II. Mahmut devrindeki düzenlemede ise Rumeli müşirliği ihdas edilmekle vilâyet merkezi tekrar III. ordu merkezine alan Manastır’a götürüldü. 1848′de yapılan düzenlemede ise Rumeli Beylerbeyiliği payesi istanbul Kadısı, ferîk, mîr-i mîrân ve ulâ sınıfı sânisi derecesine indirilmiştir. 1864′te Tuna vilâyeti teşkil edilirken Balkanlar’da Bosna, iskodra, Yanya, Manastır, Selanik, Rumeli Beylerbeyiliği unvan ve teşkilâtı tamamen kaldırıldı.
Saruhanoğulları Beyliği
19 Mart 2009 Yorum Yok
Saruhanoğulları Beyliği
Önce Selçukluların uç beyliği olarak, 1308-1335 yılları arasında ilhanlılara tabi bulunmuş, sonra bağımsız olmuş bir beyliktir. Merkezi manisa idi. ankara muharebesinden sonra da 8 yıl Osmanlılara tabi olarak yaşamışlardır. Osmanlılar, “Saruhan Tahtı” denen Manisa sancakbeyligine ekseriya veliaht şehzadeleri yollamışlardır. Kuzeyinde Karasioğulları, güneyinde Aydınoğulları vardı. Doğusundaki Germiyanoğulları, ilk zamanlarda Saruhanlılara bağlı idiler.
Esasen Saruhan beylerinin ataları evvelce Germiyanoğulları hizmetinde bulunuyorlardı.
Aydın ve Saruhan beyleri, Germiyanoğullarının en batıya Ege kıyılarına gönderdikleri kumandanları olup, fethettikleri bölgede kılıç hakkı olarak kalıp devlet kurmuşlardır. Bu beylik bilhassa deniz gücüne dayanıyor, müttefikan hareket ediyorlardı. Cenevizliler, Rodos Saint Jean Şövalyeleri ve Bizans’a karşı Aydınoğulları ile birlikte hareket ediyorlardı. 1313′te Manisa şehrini alan Saruhan Bey’in ailesi de Osmanoğulları gibi Cengiz’in saldırıları sonucunda Anadolu’ya gelmişlerdi. 1410′da beylik tamamen Osmanlılara geçti. Son beyin kardeşi Orhan Bey, 1403′ten sonra ölmüştür.
Saruhanoğulları içinde beyliği için en çok yararlılıklar gösteren Saruhan Bey’in oğlu Gazi Süleyman Bey’dir. Gazi Süleyman Aydınoğlu Umur Bey ile birlikte Mora, Yunan ve Makedonya seferlerine çıkmış, Makedonya’da şehit düşmüştür. Haberi alip kederinden ölen babası Saruhan Bey’in yerini küçük oğlu ilyas Bey almıştır. Saruhan Bey’in diğer oğulları Devlet-Han, Atmaz-Han, Orhan, Timur-Han, Gördes beyi Yusuf, Kayacık beyi idris Beyler, Devlet-Han Bey’in oğlu da Demirci beyi Yakup-Han Bey’dir.
Gerileme dönemi hakkında bilgi
Osmanlı İmparatorluğunda 1566- 1807 yılları arasındaki döneme verilen isim.
I. Süleyman'ın saltanatı, Osmanlı kudretinin bağrında zaaf öğelerinin de belirdiği bir doruktu. I. Süleyman'dan sonra imparatorluk ile önde gelen Avrupa devletleri arasındaki kuvvet dengesi adım adım değişti. Yeni dünya ekonomisinin merkezi Atlas Okyanusu kıyılarında yükselirken Doğu Akdeniz zamanla çevre (periferi) durumuna geldi. Kapitalizme geçemeyen Osmanlı toplumu 17- 18. yüzyıllar boyunca bu kaymanın etkilerini her alanda duydu. Batı karşısında güçsüzleştikçe Osmanlı egemen sınıfı reformcu ve tutucu olmak üzere iki kanada bölündü. 19. yüzyılın ilk yarısında reformcu kanadın üstünlüğü imparatorluğun yarısömürgeleşme sürecinin başlamasına denk geldi.
Gerileme dönemi iç sorunlar
Gerilemeyi açıklarken sözü edilen etmenlerden biri, bu dönemde birbirini izleyen sultanların yetersizliği ve iradesizliğidir. Gerçekten de I. Süleyman'ın son yıllarında uzun askeri seferlerden ve hep kendi üzerinde yoğunlaşan yönetim işlerinden yorularak hareme çekilmeye başlamasıyla sadrazamlık makamının boşluğu dolduracak biçimde adım adım yükseltildiği ve mutlak itaat isteme yetkisi, otoritesi ve servetiyle neredeyse ikinci bir sultanlığa dönüştürüldüğü görülür. Bununla birlikte sadrazamın resmî işlevler açısından sultanın yerini alabilmesi, imparatorluğun çeşitli sınıf ve gruplarının bağlılıklarının ortak odağı olarak da sultanın yerini alması anlamına gelmedi. Böylece siyasal sadakat ilişkileri Ue merkezî yetki arasında bir bölünme doğdu. Gerilemenin kişisel özellikleri aşan ve onlan da belirleyen etmeni ise Osmanlı monokratik devleti ile egemen sınıfının genel kriziydi. 16. yüzyıl ortalarında egemen sınıfın iç dengeleri bozuldu. Türk soylularını başkentten uzaklaşarak Güneydoğu Avrupa ve Anadolu'daki eski kuvvet merkezlerine çekilmeye zorlayan devşirgeçirdiler ve neredeyse kendi özel mülklerine (malikâne) dönüştürdüler. Sultanın devşirmeleri Türk soylulanyla dengelemek olanağını yitirmesi ise devşirmelerin sultan üzerinde ve yönetimde denetim sağlamasına ve bütün kademelerde bir yozlaşmanın, rüşvet ve iltimasın, adam kayırmanın alabildiğine yaygınlaşmasına yol açtı. Ayrıca, devşirmeler kendi içlerinde sayısız hizbe bölündüler; her biri kendi çıkarı peşinde koşan bu gruplar ayrı şehzadeler çevresinde kümelendiler ve şehzadelerin annelerini, kanlarını, kız kardeşlerini kapsayan saray hizipleriyle de ilişki kurdular. I. Süleyman' m ölümünden sonra, sultanların tahta çıkışı da, belli başlı görevlere atamalar da bu devşirme-harem hiziplerinin manevralarıyla belirlenir oldu. İktidardakiler şehzadeleri avuçlarına almak için onları eğitim ve deneyimden yoksun bırakmayı yeğlediklerinden, genç şehzadelerin sancağa çıkması ve bir taşra valiliğinde ülkeyi, yönetimi tanıması usulünün yerini, şehzadelerin haremdeki özel dairelerine kapatılıp dünyadan kopuk biçimde yetiştirilmeleri aldı. Böylece sultanlar kuramsal olarak kulları sayılan bir egemen sınıf kesiminin esiri durumuna düştüler. II. Selim (hd 1566-74) ve III. Murad (hd 1574-95) örneklerinde görüldüğü gibi, onlar da farklı hizipleri birbirine düşürmeye ve asıl mücadele konusu olan sadrazamlığı zayıflatmaya çalıştılar. 1565-79 arasında üç ayrı sultana sadrazamlık edip süreklilik sağlayan Sokollu Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra, iktidarda ağırlık önce haremdeki "kadın sultan"lara (1570-78), oradan da 1578'den 1625 dolaylarına değin yeniçeri ağalanna geçti. Bütün bu el değiştirmeler boyunca da imparatorluk çapında yönetimin felce uğraması, farklı grupların düşman kesimlere dönüşerek birbirinden ayrışması sürdü. Siyasi düzlemde gözlenebilen bu olguların ardında, derin ve kalıeılaşan bir ekonomik bunalım yatıyordu. Sıkıntılar, 16. yüzyılın sonlarında İngilizlerle Hollandalıların Ortadoğu'dan geçen eski ticaret yollarını tamamen kesmeleriyle başlamıştı. Bu gelişmenin Arap eyaletlerinin refah düzeyinde yol açtığı önemli gerilemeler merkezî devletin çeşitli gelirlerine yansıdı. Osmanlı ekonomisi, bu dönemde Latin Amerika'dan İspanyol kalyonlanyla Avrupa'ya taşınan büyük miktarlarda altın ve gümüşün yol açtığı 16. yüzyıl "fiyat devrimi"nin etkisiyle de sarsıldı. Kapitülasyonlar sayesinde imparatorluk topraklarında serbestçe faaliyet gösteren Avrupa tüccarının yüksek alım gücü hammadde fiyatlarını artırdı. Loncalar bu yüksek fiyatlar ve Avrupa mamul mallarıyla rekabet gereği arasında sıkıştı. Geleneksel Osmanlı zanaat üretimi daha bu dönemde zayıflamaya başladı. Öte yandan hazine, Doğu ile Batı arasındaki ticaret dengesizliğinin doğurduğu enflasyon karşısında bir kez daha sikke tağşişine başvurdu. Bütün maaşlıların gerçek gelirleri sürekli düşerken yolsuzluk da karşı konmaz boyutlara ulaştı. Bu arada savaş koşullan da değişiyor, Avrupa ordularında disiplinli, maaşlı, ateşli silahlarla da donatılmış piyade birliklerinin ağırlığı artıyordu. Tımarlı sipahi türü örgütlenme geçersiz kalırken zaten sipahilerin tımar gelirleri de enflasyon nedeniyle yetersiz hale geliyordu. Bunun üzerine hazine birçoğu sipahilerince terk edilen ve hızla devşirmelerin eline geçmekte olan tımarların alabildiği kadarını geri alıp, peşin bedel karşılığında iltizama verdi; böylelikle nakit rezervini çoğaltmaya ve kapıkulu ocaklarının mevcudunu ivedilikle artırmaya yöneldi. Mültezimler ise, gelir kaynaklarının uzun vadeli verimliliğini koruyacaklarına, enflasyon koşullarında bir an önce kâra geçmek için halka zulmetmeye koyuldular. Malikâne denen ömür boyu iltizam usulünün yaygınlaşması mültezimlerin denetimsiz davranışlarını kolaylaştırdı ve köylü kitlelerinin yeniden-üretim olanaklarını dara soktu. Avrupa'nın geniş kesimlerinde bu sırada görülen genel nüfus artışının 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı toplumunda da yaşanması sınırlı tanmsal kaynaklar üzerindeki baskıyı daha da yoğunlaştırdı. Devşirmelerin ve mültezimlerin soygunculuğuna hedef olan, nüfus artışı nedeniyle çiftsjz kalan köylülerin topraktan kaçması tanm sektörünü büsbütün altüst etti. Bu topraksız ve işsiz kitlelerin bir bölümünün kentlere sığınması oradaki yiyecek sıkıntısını keskinleştirdi. Taşrada kalan büyük kesimleri ise leventler denen asi gruplarda toplanıp 16. yüzyıl sonlarındaki büyük Celali Ayaklanmalarının mayasını oluşturdu.
Merkezî yönetim sürekli zayıflarken, gittikçe daha çok köylünün katıldığı Celali çeteleri imparatorluğun çeşitli yerlerini ele geçirdiler; bütün vergi gelirlerini alıkoymaya, hatta kentlerin ve sınırlardaki Osmanlı ordulannın ikmal yollannı kesmeye başladılar. Bu koşullarda ordularda da dağılma eğilimi baş gösterdi. Yeniçeri ortaları ile öbür kapıkulu ocaklarındaki maaşlı mevkilerin bir bölümü, rüşvet ve iltimas yoluyla kentli yatırımcıların, tefeci sermaye sahiplerinin eline geçti. Ordunun savaş gücü zayıflamaya yüz tuttu; ateş hattına daha çok sultanın yasallarının, özellikle de Kırım hanlarının sağladığı birliklerle kentlerdeki işsiz ayaktakımından alelacele örgütlenebi-len sekbanlar sürülür oldu. Osmanlı ordusunun taşradaki ayaklanmaların en önemlilerini son anda ezebilmesine karşın gerileme yüzyılları boyunca bunların ardı arkası kesilmedi ve çoğu zaman yalnızca büyük kentlerde etkili yönetim sağlanabildi. Gerek halkı, gerekse egemen sınıfın kendini bu çok yönlü çözülmenin en kötü sonuçla-nndan millet, lonca ve tarikat örgütlenmeleri korudu.
Dış ilişkiler
Bunalımın derinliğine karşın imparatorluğun birikmiş gücü ve zenginliği 17. yüzyıl boyunca içteki zayıflığın sıradan gözlemciler tarafından fark edilmesini önledi. Avrupalılann çoğu için Osmanlı ordusu hâlâ iki yüzyıl önceki kadar korkutucuydu; artık zaman zaman yenilgiye uğratılabiliyor, ama yedek güçleri bir ölçüde toparlanmasına ve önemli toprak kayıplarını önlemesine olanak veriyordu. Don Juan komutasındaki Kutsal Birlik filosunun 1571'deki İnebahtı Deniz Savaşı'nda büyük bölümünü yaktığı Osmanlı donanmasının yeniden inşası ve 1574'te Habsburgların ispanya kolundan Tunus'u, 1578'de Portekizlilerden Fez'i, 1669 gibi geç bir tarihte de Venediklilerden Girit'i alması bu dayanıklılığın örneğiydi. Hıristiyan âlemi çürümenin boyutlarım tam fark etmediğinden, I. Süleyman'ın son yılla-nnda imzalanan banş antlaşmalarının hassas dengesini sarsmaya kimse girişmiyordu.
Dolayısıyla Osmanlılar daha çok doğuya yönelik bazı yeni seferler düzenleyebildiler. Yükselen Moskova Büyük Prensliği Orta Asya'daki son Moğol devletlerini yıkarak Hazar Denizine dayanıp Karadeniz'in kuzeyi ile Kafkasya'daki Osmanlı konumunu tehdit etmeye başlayınca III. Murad harekete geçti. Önce bütün Kafkasya'yı fethetti; sonra da İran'da Şah I. Tahmasb'ın ölümünü ( 1576) izleyen karışıklığı fırsat bilerek Osmanlıların uzun süredir göz diktikleri Azerbaycan'a el koydu. Böylece imparatorluk en geniş sınırlarına ulaşırken yeni eyaletlerin zenginliği yarım yüzyıl boyunca hazineye biraz soluk aldırdı.
İlk reform denemeleri
17. yüzyıl boyunca II. Osman (Genç) (hd 1618-22), IV. Murad (hd 1623-40) ve her ikisi de IV. Mehmed'e (Ava) (hd 1648-87) sadrazamlık eden Köprülü Mehmed Paşa ve Köprülü Fazıl Ahmed paşalar zaman zaman reform girişimlerinde bulundular. Bu reformlar egemen sınıfın imparatorluğun yaşamsal tehlike içinde bulunduğu endişesinden kaynaklanıyordu. Bunlar geçici ve sınırlı kapsamlı denemelerdi; Osmanlı gerilemesini köklü biçimde tersyüz etmeleri olanaksızdı. Dahası amaçlan yeni bir sistem ve yöntem bulmak değil, "altın çağ"daki bozulmamış haliyle eski sisteme dönmekti. En yoz görevliler idam ediliyor, tımar ve iltizam usullerinin bir süre düzgün işlemesine özen gösteriliyor, taşradaki ayaklanmalar büyük katliamlarla bastırılıyor, köylüler zorla toprağa yerleştiriliyor ve birkaç yıl süreyle tohumluk vb verilip vergi bağışıklıklarından yararlandınlıyor, ekilen alanların genişletilmesine çalışılıyor, tağşişe uğramış sikkelerin yerine yenileri geçiriliyor, zanaat ve ticaret teşvik görüyordu. Böylece acil sıkıntılar biraz hafifletilebiliyordu. Ama çürümenin en kötü belirtileri giderilir giderilmez egemen sınıf içindeki hizipler canlanıyor, iktidarı reformculaîdan alıyor ve eski alışkanlıklarına dönüyorlardı. Osmanlı ideolojisi, birkaç yüzyılın başarılan boyunca kendi değişmez üstünlüğünü katı bir kuram haline getirmişti. Bu zihniyet, dış görünümlerin ötesine giderek derindeki nedenlere inilmesini önlüyor, her restorasyon denemesi gelişen kapitalizm karşısında daha fazla zaman kaybına yol açıyordu. Reformcular, karşılarındaki Avrupa'nın çok temel bazı değişimler nedeniyle geçmişin büyük sultanlarının defalarca yendiği Avrupa'dan çok daha güçlü olduğunu anlamıyorlardı.
Zayıflığın ortaya çıkması ve büyük yenilgilerin başlangıcı
Osmanlı reformcularının ancak 19. yüzyıl başlarında edinecekleri böyle bir kavrayışın eksikliği gerçekçi stratejik saptamaların yapılamamasına ve sonunda askeri çöküntünün de hızlanmasına yol açtı. Daha 1593'te Osmanlılarla Habsburglar arasında başlayan savaşta Avusturyalılar fazla güçlük çekmeden Orta Macaristan ve Romanya'nın büyük bölümünü almış, Osmanlıların 1596'da Haçova'da (Me-zö Kersztes) kazandığı oldukça rastlantısal bir zafer üzerine 1606 Zitvatorok Antlaşması'yla Macaristan ve Romanya'yı geri vermeye zorlanmışlardı. Ama bu. çok yüzeysel bir ferahlamaydı. Doğuda, İran'daki kargaşayı sona erdiren Şah I. Abbas (hd 1588- 1629) Osmanlıları bir kez daha Azerbaycan ve Kafkasya'dan çıkardı ( 1603); daha sonra Irak'ı da alarak (1624) bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu fethedecekmiş gibi göründüğü sırada IV. Murad'ın Irak ve İran sınırına aşağı yukarı bugünkü biçimini veren Kasr-ı Şirin Antlaşması ( 1639) imzalandı. Venedik'le uzun savaş ise (1645-69) Girit'i zaptetmek üzere harekete geçmiş plan Osmanlıları, bir ara Venedik filosunun İstanbul'a saldırması tehlikesiyle bile karşı karşıya getirdi. Baba-oğul Köprülülerin çok sert önlemleriyle biraz toparlanan Osmanlılar Venediklileri güçlükle püskürttüler ve sonunda Girit'i almayı başardılar. Bu zafer Osmanlı egemen sınıfı için büyük bir yenilgi kaynağına dönüştü. 1681 'e gelindiğinde ordu o kadar güçlü gözüküyordu ki, 1676-83 arasında sadrazam olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana'yı ikinci kez kuşatmak (Temmuz-Eylül 1683) cesaretini buldu. Bu macera Osmanlı canlanışının kırılgan temellerini çökertmekte gecikmedi. Polonya kralı III. Jan Sobieski'nin (hd 1674-96) desteğiyle yüreklenen savunmacılar yalnızca direnmekle kalmadılar; izleyen yüzyılda Osmanlıların imparatorluğunu adım adım parçalayacak olan büyük bir Avrupa koalisyonunun da odağı haline geldiler. Sobieski'nin Viyana önlerinde Osmanlı ordusunu arkadan çevirip bozmasından ve 1699 Karlofça Antlaşması'yla imparatorluğun ilk kez büyük miktarda toprak yitirmesinden sonra Habsburglar Macaristan, Sırbistan ve Balkanlar'ın fethine giriştiler. Venedik Adriyatik ile Mora'daki eski üslerini geri alıp Doğu Akdeniz'deki ticari gücüne yeniden kavuşma umuduna kapıldı. Rusya, İstanbul üzerinden açık denizlere çıkış aramaya başladı. Osmanlıları Avrupa' da yalnızca Avusturya-Venedik-Rusya koalisyonuna düşman konumdaki Fransa ve İsveç desteklemeye çalıştı. Tarafsız kalan İngiltere ve Hollanda ise kapitülasyonlarla sağladıkları ayrıcalıkları korumak için, herhangi bir ülkenin tek başına Osmanlı Devleti'ne egemen olmasını ve böylece Avrupa'da fazla güçlenmesini) önlemeye çalışmakla yetindiler.
Rusya ve Avusturya doğrudan askeri saldırının yanında sultanın Müslüman olmayan tebası arasında hoşnutsuzluk ve ayaklanma tohumları atma yoluna da başvurdular. Osmanlılar ise bazen ödün vermeyi, bazen başkaldırıları şiddetle bastırmayı denediler ve her fırsatta Habsburglar ile Ruslar arasındaki Balkan egemenliği rekabetinden yararlanmaya çalıştılar. Osmanlı Devleti II. Viyana Kuşatması'ndan ( 1683) Yaş Antlaş-ması'na ( 1792) kadar geçen 100 yılı aşkın sürenin 41 yılında Avrupa devletleriyle savaş halindeydi. Kutsal Birlik ordularına karşısındaki yenilgiler (1683-99) Karlofça Antlaşması'yla ( 1699) noktalandı. 1710-ll'de yeniden Rusya'yla savaşarak yitirdiği toprakların birazını Prut Antlaşmasıyla ( 1711) geri aldı. Venedik ve Avusturya'ya karşı 1714-18 savaşı Pasarofça Antlaşması'yla ( 1718), Rusya ve Avusturya'ya karşı 1736-39, 1768-74 ve 1787-92 savaşları ise Belgrad (1739), Küçük Kaynarca (1774) ve Yaş (1792) antlaşmalarıyla sonuçlandı. Bu savaşlarda Osmanlılar Macaristan, Temeş-var, Transilvanya ve Bukovina'yı yitirerek Avrupa cephesinde, 16. yüzyılın hemen başlarındaki Tuna sınırına çekildiler. Rusya'ya ise, Romanya beyliklerinden Kafkasya'ya kadar, Besarabya, Podolya ve Kırım dahil Karadeniz'in kuzeyindeki bütün topraklarını kaptırdılar (bu bölgelerden gelen askerler 17. yüzyılda Osmanlı ordusunun en taze kesimini oluşturmuştu). Bütün bunlardan başka Rus ve Avusturya imparatorluklarının, sultanın Hıristiyan tebası adına yasal müdahalelerde bulunma hakkım da tanımak zorunda kaldılar.
18. yüzyılda ve 19. yüzyıl başlarında iç çözülmeler. Gerileme sürecinde 18. yüzyılda ortaya çıkan yeni bir etmen, zayıflayan merkezî yönetimin eyaletlerdeki denetimi yerel eşraf ve ayana kaptırması oldu. Bir bölümü 16. yüzyılda taşraya sürülen eski soylu ailelerin, bir bölümü de iltizam ve malikâne alarak yerel kökler salan kişilerin ardıllarından oluşan ayanın geniş alanları az çok kalıcı biçimde kendi yönetimine geçirmesi, içerdiği ademimerkeziyet derecesi bakımından Avrupa feodalizminin dış görünüşüne geleneksel tımar sisteminden daha fazla yaklaşıyordu.
Eşraf ve ayanın yerel iktidar odakları oluşturabilmesinin ardında, yalnızca sultanın özerkliği ezecek askeri güçten yoksunluğu değil, halkın da onları zamanın yoz, yeteneksiz ve zalim Osmanlı görevlilerine yeğlemesi yatıyordu. Rumeli ve Anadolu'da ayanın önde gelenleri, Balkan Hıristiyanları ile Müslüman Türkler arasında yükselen milliyetçilik ve bölgecilik akımlarından yararlanarak konumlarını pekiştirdiler. Paralı askerler ve kölelerden oluşturdukları özel ordularla, bazen sultanın özerkliklerini tanıması karşılığında Osmanlı ordularına önemli katkılarda bulundular. Bu tür yerel yöneticiler hemen bütün iktidar yetkilerini kullanabiliyor, kendi adlarına topladıkları verginin ancak göstermelik bir bölümünü hazineye iletiyorlardı. Merkezî yönetim ise taşrada ayaklananları birbirine düşürerek konumunu korumaya çalışıyor, hangi yerel sülaleyi destekleyeceğini kendi pazarlık kozu olarak saklı tutuyor, bu desteğin karşılığını hazineye önemli nakit ödemeleri ve orduya asker biçiminde almak istiyordu. Dolayısıyla hazinenin gelir kayıpları dönem dönem bir ölçüde giderilebildi. Ama eyaletlerdeki ayaklanmaların ve özerkleşme eğilimlerinin asıl etkisi, imparatorluğun yiyecek ikmal ağını altüst ederek büyük kentlerde ciddi kıtlıkları sıklaştırmak oldu. Bu yüzden kent nüfusu huzursuz, kötü yönetilen, işsizliğe, açlığa ve salgın hastalıklara tepkisini her fırsatta sokağa dökülerek açığa vuran bir kitle haline geldi.
Zaman zaman sorumlu devlet görevlilerinin linç edilmesine de varan bu kitlesel şiddet patlamalarına ve genel gidişin kötülüğüne karşılık Osmanlı egemen sınıfının önemli kesimleri daha fazla tutuculuğa ve ilgisizliğe gömüldü. Çoğu kargaşa ortamından ve merkezî denetim zayıflığından çıkar sağladığından, imparatorluğun olumlu yönde değişmesi için bir neden görmüyorlardı. Ayrıca egemen sınıf kendi ufkunun ötesindeki gelişmelerden tümüyle yalıtılmış durumdaydı, Osmanlı gerilemesinin tedavisinin gene geleneksel Osmanlı uygulamaları çerçevesinde bulunabileceğine inanıyordu. "Kâfirler"in olanca keşif ve icatları karşısında bir psikolojik savunma arayışının da etkisiyle, Osmanlıların temelsiz bir üstünlük inancına sığınmaları Protestan Reformu'ndan bu yana bilim ve teknolojide, sanayi ve ticarette, siyasal ve askeri örgütlenme ve tekniklerde yapılan bütün atılımlardan habersiz kalmalarına yol açtı. Avrupa'yla doğrudan karşı karşıya geldikleri tek yer savaş meydanlarıydı; burada da Osmanlıların çoğu art arda gelen yenilgileri Batı ordularının niteliğinden çok kendilerinin babadan kalma yöntemleri iyi uygulayamamalarına bağlıyordu. Egemen sınıfın bazı üyeleri 18. yüzyılda Avrupa'ya açılan sınırlı ilişki kanallarıyla bu yalıtılmışhğın dışına çıktı. Birkaç Osmanlı elçisi görüşmelerde bulunmak ve anlaşmalar imzalamak için Batı'ya gidip geldi. İmparatorluğa giren Hıristiyan tüccar, gezgin ve konsolos sayısı arttı. Bir avuç Osmanlı bilim adamı ve düşünür Avrupalı meslektaşlarıyla, azınlıklar ise akrabalarıyla yazışmaya başladı. Ama bu tür ilişkilere giren Osmanlıların sayısı çok azdı ve aralarında en iyi eğitim görmüş olanlar bile edindikleri bilgi parçacıklarım kendi düşünce sistemleri içine yer-leştiremiyorlardı. Bütünsel çerçeveyi ve süreçlerin gelişme çizgisini anlamaya başlayanlar ise yalnızdılar; edinimlerini yayma çabalan henüz tümüyle etkisiz kalıyordu.
Yüzeysel de olsa bu tür ilişkiler zamanla Osmanlı egemen sınıfının bazı kesimlerinin yaşam tarzında değişiklikler yarattı. Lale Devri'nde ( 1718-30) Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın etkisiyle bazı Osmanlılar Avrupalı gibi giyinmeye, sarayda Batı saray yaşamı taklit edilmeye başladı. III. Ahmed'in (hd 1703-30) Boğaziçi'nde ve Haliç kıyılarında yaptırdığı kasırlarda Ver-sailles bahçeleri özentisi açık hava eğlenceleri düzenlendi; sultan, vezirleri ve çevresi kafeslerin ardından çıktılar; Nedim'in şiirine, yeni bir dünya ve doğa duyarlığı yansıdı. Batılılık simgesi olarak lale yetiştirmek, zengin-yoksul herkesi saran çılgın bir moda haline geldi. İmparatorluk sınırlan içinde Türkçe dil kitapları ilk kez 1729'da, İbrahim Müteferrika tarafından basıldı. Yönetimin zaman zaman matbaayı kapatmasına karşın yüzyılın geri kalan bölümünde çıkarılabilen tarih ve coğrafya kitapları, bunlan bulup okuyabilen seçkinleri aydınlatmaya devam etti.
Avrupa ordulanyla ilişki ve Osmanlı hizmetine giren bazı Batılıların etkisi, 18. yüzyılda Avrupa tipi üniforma, silah ve taktikleri benimseme yönünde de bazı girişimlere yol açtı. Var olan askeri birliklerin ve yeniden eğitilmelerinin olanaksızlığı görülerek Batılı eğitmenlerin gözetiminde yepyeni birlikler kuruldu. Ama bu tür yeni birlikler, gelişmeyi kendi ayrıcalık ve güvenliklerine yönelik bir tehdit olarak algılayan yeniçeriler ile ordunun büyük kitlesi üzerinde olumsuz etki yarattı. Dolayısıyla yeni birimler, ancak özel koruyucuları iktidarda kaldığı sürece varlıklarını koruyabilen paralı asker gruplarından öteye geçemediler. Bu dönemde Osmanlı askeri reformlarının en başarılısı ve kalıcısı, Sultan I. Abdülhamid'in (hd 1774-89) desteğiyle kaptanıderya Gazi Hasan Paşa'nın, Çeşme'de Ruslar tarafından tamamen yakıldığı (1770) için reforma fazla direnecek hali kalmayan donanmayı modernleştirmesi oldu.
18. yüzyıl reformları III. Selim'in hükümdarlık döneminde ( 1789- 1807) doruğuna ulaştı. Daha şehzadeliği sırasında Osmanlı ordusunu modernleştirmeyi tasarlayan III. Selim, Avusturya ve Rusya'ya karşı 1787-92 savaşı sürerken tahta çıktığından, düşüncelerini gerçekleştirmek için savaşın bitmesini beklemek zorunda kaldı. Yeniçeri ortalarının reform girişimlerine çok büyük tepki göstermesi üzerine de taktik değiştirerek, modern Avrupa silahlarıyla donatılmış, Nizam-ı Cedid adlı yeni bir ordu kurmaya yöneldi. Mevcudu hiçbir zaman 10 bini aşmayan bu kuvvet istanbul'da ve bazı Anadolu eyalet merkezlerinde, o sırada sultanın gözüne girmek için birbirleriyle rekabet eden çeşitli Avrupa devletlerinin gönderdiği subaylar tarafından eğitiliyordu. Giderleri, yar olan Osmanlı kurumlarını sarsmamak için İrad-ı Cedid denen ayrı ve yeni bir hazineden karşılanıyordu. Ayrıca Avrupalı teknisyenlerin gözetimi altında modern silah ve cephane fabrikaları kuruldu; Osmanlı subaylarını eğitecek teknik okullar açıldı. Osmanlı yönetim biçimini ve aygıtını modernleştirmek için de, daha sınırlı bazı çabalar gösteriliyordu. Bunların en önemlisi, merkezdeki siyasi ve idari kararların alınmasında, uzun zamandan beri terkedilmiş olan meşveret usulünün canlandırılması ve hatta kurumsallaştırılmasıdır.
Bütün bunlara karşın yenilik hareketleri köksüzdü. Bu zayıflık askeri alanda çok iyi biçimde görüldü. Eski ordu birlikleri yerli yerinde kalıp Nizam-ı Cedid'e düşmanca baktıklarından, III. Selim yeni askeri gücünün boyutlarını ve kullanım alanını sınırlamak zorunda kaldı. Ayrıca ilgilenmesi gereken başka sorunlar da vardı. Rumeli, Anadolu ve Arap eyaletlerinde ayanın yükselişiyle uğraşması gerekti. Napolyon'un Mısır Seferi ( 1798- 1801) Osmanlıları İngiltere ve Rusya'yla ittifaka çekti. Rusya, Avusturya ve Devrim Fransası'nın desteğiyle Osmanlı uyruğundaki halklar arasında milliyetçiliğin gelişmesi, 1803 Sırp Ayaklanmasının ardından Rusya'yla yeni bir savaşa ( 1806-12) yol açtı. Böylece koşullar hâlâ ordunun temelini oluşturan yeniçerilere dokunmaya pek olanak vermedi. III. Selim kendi zaafı yüzünden de her direnme karşısında geri adım atarak reformcu devlet adamlarıyla yeni ordusunu terk ettiğinden 1807'de çıkan tutucu ayaklanma karşısında yalnız kaldı. IV. Mustafa'nın kısa süreli saltanatında (1807-08) yeni ordu dağıtılır ve reformcular katledilirken III. Selim sarayda mahpus tutuldu ve Rusçuk ayanından, reform yanlısı Alemdar Mustafa Paşa'nın kendisini kurtarmak için İstanbul'a yürümesi sırasında öldürüldü. Bunun üzerine Alemdar Mustafa Paşa gene reformcu bilinen II. Mahmud'u tahta çıkardı. Yeni sultan bir süre reform girişimlerinden uzak durdu. Bununla birlikte artık Avrupa'yı daha yakından tanıyan ve ekonomik-siyasi ilişkiler birikimi bulunan Osmanlı Devleti eski yalıtılmışlığı içinde kalamaz hale gelmişti.
Osmanlı İmparatorluğu hakkında bilgi
Osmanlı Devleti, 13. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine değin varlığını sürdüren Türk devleti. Anadolu'da kurulmuş, sınırları tarihi boyunca çok değişmekle birlikte en geniş döneminde bugünkü Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya ye Akdeniz'in doğusundaki adaları, Macaristan ve Rusya'nın bazı kesimlerini, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı, Cezayir'e kadar tüm Kuzey Afrika'yı ve Arabistan'ın bir bölümünü kapsamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu
Devlet-i Aliye-i Osmaniye
Osmanlı Devleti Arması
Osmanlı İmparatorluğu gücünün ve sınırlarının doruğunda
Resmi dil Osmanlıca
Başkent İstanbul (eski adı Constantinople)
Hanedan Osmanlı Sultanları
Nüfus tahm. 40 milyon
Kuruluş 1281
Yıkılış 29 Ekim, 1923
Döviz birimi Akçe
Son Osmanlı dönemi bayrağı aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti bayrağıdır.
Bu metin Türkiye tarihi serisinin bir parçasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu, 13. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine değin varlığını sürdüren Türk devleti. Anadolu'da kurulmuş, sınırları tarihi boyunca çok değişmekle birlikte en geniş döneminde bugünkü Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya ye Akdeniz'in doğusundaki adaları, Macaristan ve Rusya'nın bazı kesimlerini, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı, Cezayir'e kadar tüm Kuzey Afrika'yı ve Arabistan'ın bir bölümünü kapsamıştır. Hanedana da adını veren Osman Bey devletin kurucusu olarak kabul edilir. Osmanlı Devleti bir askeri dirlikler sistemi aracılığıyla küçük köylü tarımından artı ürün aktarımının çok düzenli bir örneğini verdiği gibi, bu tür toprak dağıtımlarında zamanla açığa çıkan ademimerkezileşme eğilimini frenleyerek İslam ve Türk-İslam devletlerinin en güçlüsü, en uzun sürelisi olmuştur. Çin ve İran ile birlikte, 19. yüzyılda siyasal bağımsızlığını yitirmeden günümüzün eşiğine dayanan üç büyük kapitalizm öncesi toplum arasında yer almış, modern Türkiye'nin öncelini oluşturmuştur.
Daha detaylı bilgi için aşağıdaki linkleri takip ediniz.
Kuruluş ve genişleme dönemi
14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı kurumları
Osmanlı gücünün doruğu
Gerileme dönemi
İmparatorluğun son yüzyılı
Osmanlı sultanları
I. Osman ( 1326; bey)
I. Orhan ( 1326- 1359; bey)
I. Murad ( 1359- 1389; 1383'ten sonra sultan)
I. Beyazid ( 1389- 1402)
Fetret Devri ( 1402- 1413)
I. Mehmed ( 1413- 1421)
II. Murad ( 1421- 1451)
II. Mehmed (Fatih) ( 1451- 1481)
II. Beyazid ( 1481- 1512)
I. Selim ( 1512- 1520)
I. Süleyman (Kanuni) ( 1520- 1566)
II. Selim ( 1566- 1574)
III. Murad ( 1574- 1595)
III. Mehmed ( 1595- 1603)
I. Ahmed ( 1603- 1617)
I. Mustafa ( 1617- 1618)
II. Osman ( 1618- 1622)
I. Mustafa ( 1622- 1623)
IV. Murad ( 1623- 1640)
Sultan İbrahim ( 1640- 1648)
IV. Mehmed ( 1648- 1687)
II. Süleyman ( 1687- 1691)
II. Ahmed ( 1691- 1695)
II. Mustafa ( 1695- 1703)
III. Ahmed ( 1703- 1730)
I. Mahmud ( 1730- 1754)
III. Osman ( 1754- 1757)
III. Mustafa ( 1757- 1774)
I. Abdülhamid ( 1774- 1789)
III. Selim ( 1789- 1807)
IV. Mustafa ( 1807- 1808)
II. Mahmud ( 1808- 1839)
Abülmecid ( 1839- 1861)
Sultan Abdülaziz ( 1861- 1876)
V. Murad ( 1876)
II. Abdülhamid ( 1876- 1909)
V. Mehmed (Reşad) ( 1909- 1918)
VI. Mehmed (Vahdeddin) ( 1918- 1922)
II. Abdülmecid, ( 1922- 1924; Halife olarak)
Savaşlar
1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı | 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı | 93 Harbi | Ankara Savaşı | Arıburnu Zaferi | Balkan Savaşları | Belgrad kuşatması | I. Kosova Savaşı | I. Viyana Kuşatması | II. Kosova Savaşı | II. Viyana Kuşatması | Koyunhisar Savaşı | Kırım Savaşı | Maltepe (Palekanon) Savaşı | Mercidabık Savaşı | Mohaç Savaşı | Navarin Deniz Savaşı | Niğbolu Savaşı | Osmanlı-Avusturya Savaşları | Osmanlı-Lehistan Savaşları | Osmanlı-Venedik Savaşları | Osmanlı-İran Savaşları | Otlukbeli Savaşı | Preveze Deniz Savaşı | Ridaniye Savaşı | Sapienza Deniz Savaşı (1499) | Sarıkamış Harekâtı | Sırpsındığı Savaşı | Trablusgarp Savaşı | Trabzon İşgali | Varna Savaşı | Viyana kuşatmaları | Zigetvar Savaşı | Çaldıran Savaşı | Çanakkale Savaşları | Çirmen Savaşı | İnebahtı Deniz Savaşı | İstanbul'un fethi
Antlaşmalar
ABD - Osmanlı Sözleşmesi | Ahmet Paşa Antlaşması | Amasya Antlaşması | Atina Antlaşması (1913) | Ayastefanos Antlaşması | Aynalıkavak Antlaşması | Baltalimanı Antlaşması | Belgrad Antlaşması (1739) | Berlin Antlaşması | Brest Litovsk Barış Antlaşması | Bucaş Antlaşması | Bükreş Antlaşması | Edirne Antlaşması | Edirne-Segedin Antlaşması | El-Ariş Antlaşması | Ferhat Paşa Antlaşması | Hotin Antlaşması | Hünkar İskelesi Antlaşması | Kale-i Sultaniye Antlaşması | Karlofça Antlaşması | Kasr-ı Şirin Antlaşması | Kerden Antlaşması | Kütahya Antlaşması | Küçük Kaynarca Antlaşması | Londra Antlaşması | Mondros Mütarekesi | Nasuh Paşa Antlaşması | Osmanlı-Bizans Antlaşması (1420) | Osmanlı-Venedik Antlaşması (1416) | Osmanlı-Venedik Antlaşması (1479) | Paris Antlaşması (1856) | Pasarofça Antlaşması | Prut Antlaşması | Serav Antlaşması | Sevr Antlaşması | Uşi Antlaşması | Vasvar Antlaşması | Yaş Antlaşması | Zitvatorok Antlaşması | Ziştovi Antlaşması | İstanbul Antlaşması (1533) | İstanbul Antlaşması (1700) | İstanbul Antlaşması (1724) | İstanbul Antlaşması (1736) | İstanbul Antlaşması (1885) | İstanbul Antlaşması (1897) | İstanbul Antlaşması (1913)
Devirler
Lale Devri Fetret Devri
Kurumlar
Divan-ı Hümayun
Sadrazamlar
Abdurrahman Nureddin Paşa | Ahmed Vefik Paşa | Ahmed İzzet Paşa | Ahmet Şefik Mithat Paşa | Alemdar Mustafa Paşa | Ali Rıza Paşa | Ayas Mehmed Paşa | Bayram Paşa | Benderli Ali Paşa | Benderli Mehmed Selim Sırrı Paşa | Bostancıbaşı Deli Abdullah Paşa | Bostancıbaşı Hafız İsmail Paşa | Boynueğri Seyyid Abdullah Paşa | Bozoklu (Bıyıklı) Mustafa Paşa | Boşnak Derviş Mehmed Paşa | Burdurlu Derviş Mehmed Paşa | Bıyıklı Koca Derviş Mehmed Paşa | Cenanizade Mehmed Kadri Paşa | Cerrah Mehmed Paşa | Cezayirli Hasan Paşa | Civankapıcıbaşı Sultanzade Semiz Mehmed Paşa | Cığalazade Yusuf Sinan Paşa | Daltaban Mustafa Paşa | Damat Ferid Paşa | Damat Halil Paşa | Damat Mehmed Ali Paşa | Damat Melek Mehmed Paşa | Damat Rüstem Paşa | Damat Çelebi Lütfi Paşa | Damat İbrahim Paşa | Darendeli Cebecizade Mehmed Paşa | Darendeli Topal İzzet Mehmed Paşa | Devşirme Yunus Paşa | Dilaver Paşa | Divitdar Mehmed Emin Paşa | Dukakinoğlu Ahmed Paşa | Elmas Mehmed Paşa | Gazi Ahmed Muhtar Paşa | Gazi Deli Hüseyin Paşa | Gazi Ekrem Hüsrev Paşa | Gedik Ahmed Paşa | Giritli Mustafa Naili Paşa | Gümülcineli Damat Nasuh Paşa | Gürcü Ağa Yusuf Paşa | Gürcü Hadim Mehmed Paşa | Gürcü Mehmed Paşa | Gürcü İsmail Paşa | Hacı Halil Paşa | Hacı Paşa | Hacı Salih Paşa | Hacı İvazzade Mehmed Paşa | Hadim Ali Paşa | Hadim Hasan Paşa | Hadim Mehmed Mesih Paşa | Hadim Sinan Paşa | Hadim Süleyman Paşa | Halil Hamid Paşa | Halil Rıfat Paşa | Hazinedar Şahin Ali Paşa | Hekimoğlu Ali Paşa | Hersekli Ahmed Paşa | Hezarpare Ahmed Paşa | Hurşid Ahmed Paşa | Hüseyin Avni Paşa | Hüseyin Hilmi Paşa | Kabakulak İbrahim Paşa | Kalafat Mehmed Paşa | Kanijeli Siyavuş Paşa | Kara Ahmed Paşa | Kara Davut Paşa | Kara Dev Murad Paşa | Kara Musa Paşa | Karamanlı Mehmed Paşa | Kel Hoca İbrahim Paşa | Kemankeş Kara Ali Paşa | Kemankeş Kara Mustafa Paşa | Kethüda Çerkes Meyyit Hasan Paşa | Keçecizade Mehmed Emin Fuad Paşa | Koca Davud Paşa | Koca Mehmed Hüsrev Paşa | Koca Mehmed Ragıp Paşa | Koca Mustafa Paşa | Koca Mustafa Reşid Paşa | Koca Sinan Paşa | Koca Yusuf Paşa | Kuyucu Murat Paşa | Köprülü Amcazade Hacı Hüseyin Paşa | Köprülü Damadı Abaza Siyavuş Paşa | Köprülü Fazıl Ahmed Paşa | Köprülü Fazıl Mustafa Paşa | Köprülü Mehmed Paşa | Köprülüzade Damat Numan Paşa | Kör Yusuf Ziyaüddin Paşa | Küçük Mehmed Said Paşa | Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa | Kıbrıslı Mehmed Kamil Paşa | Lala Kara Mustafa Paşa | Lala Mehmed Paşa | Lefkeli Mustafa Paşa | Mahmud Nedim Paşa | Mahmud Şevket Paşa | Mahmudoğlu Nizamüddin Ahmed Paşa | Malkoç Yavuz Ali Paşa | Mehmed Emin Rauf Paşa | Mehmed Emin Ali Paşa | Mehmed Esad Saffet Paşa | Mehmed Sadık Paşa | Mehmed Said Galip Paşa | Melek Ahmed Paşa | Mere Hüseyin Paşa | Merzifonlu Kara Mustafa Paşa | Merzifonlu Çalık Hacı Ali Paşa | Mesih Paşa | Mevlevi Mehmed Paşa | Moldovancı Ali Paşa | Moralı Damat Hasan Paşa | Moralı Derviş Mehmed Paşa | Muhsinzade Abdullah Paşa | Muhsinzade Mehmed Paşa | Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa | Naili Abdullah Paşa | Nevesinli Salih Paşa | Nevşehirli Damat İbrahim Paşa | Nişancı Şehla Hacı Ahmed Paşa | Ohrili Hüseyin Paşa | Osmancıklı İmamzade Halil Paşa | Piri Mehmed Paşa | Rami Mehmed Paşa | Reşid Mehmed Paşa | Rum Mehmed Paşa | Rusçuklu Çelebizade Şerif Hasan Paşa | Safranbolulu İzzet Mehmed Paşa | Said Halim Paşa | Sakızlı Ahmed Esad Paşa | Salih Hulusi Kezrak | Sarı Süleyman Paşa | Semiz Ahmed Paşa | Semiz Ali Paşa | Serdar Ferhat Paşa | Seyyid Ali Paşa | Seyyid Hasan Paşa | Silahdar Bıyıklı Ali Paşa | Silahdar Damat Ali Paşa | Silahdar Damat Mehmed Paşa | Silahdar Hamza Mahir Paşa | Silahdar Karavezir Seyyid Mehmed Paşa | Silahdar Mehmed Paşa | Silahdar Seyyid Mehmed Paşa | Silahdar Süleyman Paşa | Siyavuş Paşa | Sokollu Mehmet Paşa | Sokolluzade Lala Mehmed Paşa | Sürmeli Ali Paşa | Tabanıyassı Mehmed Paşa | Talat Paşa | Tarhuncu Sarı Ahmed Paşa | Tayyar Mehmed Paşa | Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa | Tevkii Hamza Hamid Paşa | Tevkii Nişancı Mehmed Paşa | Tiryaki Hacı Mehmed Paşa | Topal Osman Paşa | Topal Recep Paşa | Tunuslu Hayreddin Paşa | Turnacızade Silahdar Ali Paşa | Veli Mahmud Paşa | Yağlıkçızade Nişancı Hacı Mehmed Emin Paşa | Yemişçi Hasan Paşa | Yeğen Mehmed Paşa | Yirmisekizzade Mehmed Said Paşa | Yusuf Kamil Paşa | Zurnazen Mustafa Paşa | Çandarlı (1.) İbrahim Paşa | Çandarlı (2.) Halil Paşa | Çandarlı (2.) İbrahim Paşa | Çandarlı Ali Paşa Tüm sadrazamlar için bakınız: Sadrazamlar
Mimari
İsyanlar
1830 Yezidi İsyanı | 1914 Zeytun İsyanı | 31 Mart Olayı | Arabi Paşa Ayaklanması | Atçalı Kel Mehmet Efe | Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı | Babanzade Ahmet Paşa İsyanı | Babıali Baskını | Celali isyanları | Düzmece Mustafa | Ester Kira | Haçin Olayı | Kabakçı Mustafa İsyanı | Kara Yorgi | Miloş Obrenoviç | Mir Muhammed Soran İsyanı | Mora isyanı | Patrona Halil İsyanı | Sırp İsyanları | Tepedelenli Ali Paşa | Çakırcalı Mehmet Efe | İzmiroğlu Cüneyd Bey Celali İsyanları
Osmanlı ordusu
Kapıkulu Ocağı | Acemi Ocağı | Yeniçeri Ocağı | Cebeci Ocağı | Topçu Ocağı | Humbaracı Ocağı | Lağımcılar | Sakalar | Eyalet Askerleri | Sipahi | Azab | Sekban | Tüfenkçi | İcareli | Lağımcı | Müsellem | Tımarlı Sipahiler | Akıncılar | Kaptan-ı Derya | Haliç Tersaneleri | Forsa (kürekçi) | Nizam-ı Cedid Sekban-ı Cedid
Başkentler
İstanbul | Bursa | Edirne
Malazgirt Savaşı hakkında bilgi
Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dinî, millî, siyasî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.
Malazgirt Savaşı (Malazgirt Zaferi) Türklere Anadolu’yu kazandıran, Selçuklu-Bizans Savaşı.
Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dini, milli, siyasi, askeri neticeleri ve Türk-İslam tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.
Selçuklu Türkleri, Malazgirt Meydan Muharebesinden yıllar önce, Anadolu içlerine gaza akınları tertip ettiler. Bu akınlarda, Anadolu’nun, Türklerin yerleşmesine müsait coğrafi önem ve zenginliklere sahip olduğu tespit edildi. Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya akınları, Bizans Devletini telaşlandırdı. Akıncıların bu gazalarında, Anadolu ahalisine terör ve tahribattan ziyade adaletle muamelesi, zalimleri ortadan kaldırmaları, can, mal, ırz emniyetini sağlamaları, bölge halkının Selçuklu idaresini gönülden tercih etmelerine yol açtı. Doğu hududundaki hadiseleri dikkatle takip eden Bizanslı idareciler; ülkelerinin bütünlüğü ve devletin bekası için tedbir almaya başladılar. Bizans’ın ancak meşhur tarihi entrikalarla yüzyıllardan beri Anadolu’da hakimiyetini koruyabilmesi, zulme varan sıkı tedbirleri, halka kötü muamelesi, yerli ahalinin Türklerin idaresini tercih etmelerini daha da kolaylaştırdı.
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) iyi bir savaşçıydı. Fakat hanedan mensubu değildi. Askerlik bilgisi, tecrübe ve cesareti, dul Bizans İmparatoriçesi Eudoxie’nin dikkatini çektiğinden, diğer aday ve teklifleri reddederek, 1068’de Diyojen’i tercih etmesine sebep oldu. Hanedan dışından bir şahsın Bizans İmparatorluğuna getirilmesi üzerine asiller, iktidara karşı cephe aldılar. Ülke içindeki muhalefeti tasfiye etmekle meşgul olan Diyojen, zeka ve tecrübesine inandığı şahısları devlet kadrolarında vazifelendirip, Bizans’ın doğu hududundaki hadiseleri de dikkatle takip ettirdi. Ani ve Kars’ı zaptederek Ani’nin askeri mevkilerini tahrip eden Selçuklulara karşı, tahta çıkışından, 1071 yılına kadar her yıl sefere çıktı. 1068’de Pozantı’ya, 1069’da Palu’ya kadar geldi. 1070’te de Kayseri’ye ordu gönderdi. Bu seferlerle, Bizans ordusunun muharebe kabiliyeti ve tecrübesi arttırılıp, disiplinli olması sağlandı.
Selçuklu akınlarının Ege Denizine, Marmara’ya kadar uzanması ve 1071’de Şii-Fatımi Devletinin, İslam ülkeleri ve Abbasi Halifeliği için tehlike arz etmesi üzerine, Mısır Seferine çıkan Selçuklu Sultanı, Suriye’de bulunuyordu. Türklerin Suriye topraklarındaki harekatını haber alan Bizans İmparatoru Diyojen, doğuya hareket etti. Hareketinden önce verdiği nutukta azmini şöyle belirtiyordu: “Doğu hudutlarımızda büyük bir İslam tehlikesi belirmiştir. Bu tehlikeyi büyümeden ortadan kaldırmalıyız. Ordunun başında; bu tehlikeyi kesin olarak kaldırmaya gidiyorum.”
Romen Diyojen, 13 Mart 1071’de İstanbul’dan 200 000’den ziyade Frank, Norman, Slav, Gürcü, Abaza, Ermeni ve Rumeli’de yaşayan İslam dinini kabul etmemiş Peçenek ve Uz Türklerinden de ücretli asker alarak Anadolu’ya geçti.
Bütün kaynaklarını seferber ederek hazırladığı ordusuna güvenen Diyojen, Bizanslılara büyük zaferle dönmeyi vaad ediyordu. Sivas’a gelen Diyojen, bu bölgedeki Ermeni Prensleri ile ahalisini, toptan öldürttü. Ermenilerin mallarını askerlerine yağma ettirdi. Sivas’tan hareket etmeden önce, generalleri ile harp meclisi kurdu. Bu harp meclisinde, muharebenin, alınacak karar, plan ve hedefi tayin edilecekti. Gerçi Diyojen’in plan ve hedefi kafasında çizilmişti. Bu, Türklerin Anadolu’ya bir daha akın yapmamalarını sağlayacak bir plandı. İran’ın içlerine ilerleyecek, Türkleri daha da doğuya sürecek, başşehirlerini zaptedecekti. İmparator, yalnız Anadolu’yu elinde bulundurmak ve Türkleri yok etmek değil, bütün İslam ülkelerini de almaya karar vermişti. Horasan, Rey, Irak-ı Acem ve Arap, Suriye valiliklerini komutanlarına vermeyi tasarlamış ve hatta vaad etmişti. İstila edeceği İslam ülkelerindeki camilerin yerine kiliseler açmayı ve bu suretle İslam dinini ortadan kaldırmayı da aklına koymuştu. Harp meclisinde, generallerden, takip edilmesini lüzumlu gördükleri tekliflerin, ortaya konmasını istedi.
Sivas’taki harp meclisinde, yapılacak harekatın plan ve hedefi hakkında, iki ana teklif ortaya çıktı. Birincisi; Bizans ordusunun en bilgili ve tecrübeli komutanlarından Rumeli ordusu kumandanı General Nikefor Bryennes ile iyi bir stratejist ve tecrübeli bir komutan olan Türk asıllı general Magistors Tarkhal'dan (Jozeph Tarhchaniotes) geldi. Bu iki general, hudut boylarındaki tecrübelerine dayanarak, Türklere karşı çok ihtiyatlı harekata girişmeyi tavsiye edip, ordunun Erzurum’a kadar ilerleyerek, burada Türk ordusunu muharebeye zorlayacak ve kışkırtacak bir tertibin alınmasını, bu suretle muharebenin kendi toprakları içinde yapılarak lojistik desteğin kolaylaştırılmasını ve Türklerin istifadesine yarayacak her türlü maddi imkanların tahrip edilmesini teklif ettiler. Bu teklife karşılık, İmparator’a hoş görünmek isteyen ikinci teklif sahibi muhalif generaller ise, hedefin daha derin olmasını ve ordunun vakit kaybetmeden Erzurum’a varıp, İran’a yönelmesini ve Türk ordusu ile nerede rastlanırsa orada, daha ziyade Türk ülkeleri içinde harp edilerek yok edilmesini teklif edip, birincileri korkaklıkla itham ettiler. Bu son teklif, esasen Bizans İmparatoru’nun planına uygun düştüğünden, ordunun doğuya hareketini emretti.
Bizans ordusunun doğuya hareketini haber alan Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçti. Suriye’den geri dönüşte, önce doğuya yönelerek, gerekli savaş hazırlıklarını yaptı. Bu arada karakulakları (casus) vasıtalarıyla da Bizanslılara, Türklerin Rey’e çekildiği haberlerini yaymakta idi. Nihayet Diyarbekir’den kuzeye yöneldi ve Bizans’ın beklemediği bir anda, Malazgirt’in doğusunda ordugahını kurup savaş hazırlığına başladı. Alparslan, muharebe azmiyle ordugah kurarken, önceden, düşmanla dövüşeceğini Bağdat’taki Abbasi Halifesine bildirdi. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halife El-Kaim'in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı (İbn-i Mühelban), değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diyojen’e elçi gönderdi.
Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı, Bizans ordugahında hafife alınıp, hakarete uğradı. Diyojen, heyet başkanına; “Kışlamak için İsfahan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı” daha iyi olduğunu sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultanınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfahan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diyojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum” diyerek, gereken karşılığı verdi.
Sultan Alparslan, muharebe öncesi Halife’den dua talep etti. Abbasi Halifesi, camilerde cuma hutbesinde Alparslan ve ordusunun muzaffer olması için okunacak hutbe metni gönderdi. Muharebe gecesi, Alparslan, ayırdığı bir kuvvetle Bizanslıları, atılan ok ve naralar ile bütün gece taciz ederek yorgun bir hale düşürdü. Selçuklular, Bizanslı safında bulunan Türk asıllı birliklerle temas kurdu. Onların, Bizans ordugahından ayrılarak Selçuklu ordusuna katılmalarını temin etti.
Malazgirt Muharebesinde Bizans ordusunun kumanda kademesi şu şekilde idi: Merkezde Bizans İmparatoru Romen Diyojen olup, yanında hassa ve seçkin birlikler vardı. Sağ kanatta, Anadolu ordusu kumandanı Mikhail Attalicpiates; sol kanatta Rumeli ordusu kumandanı Nikefor Bryennes; ihtiyatta da Andronikos Doucas vazifeliydi. Bizans ordusunun taktiği, Türkleri imha etmekti. Sultan Alparslan kumandasındaki kırk bin kişilik Selçuklu ordusu, yarım hilal şeklinde tertibat aldı. Hafif süvari kıtaları, kanatlara yerleştirildi. Ordu merkezi, düşman karşısında birleşmeden yavaş yavaş geri çekilecek ve onu hırpalayacak, at üstünde ok atan süvariler, düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek, Bizans ordusunu dağıtmaya çalışacaklardı. Taarruza katılan düşman süvarisi ezilerek geri atılacaktı. Bu şekilde ilerleyen düşman ordusu, karargahından kafi derecede uzaklaştıktan sonra, baskın kıtaları, düşmanın gerilerine taarruz edecek, asıl ordu da, bir ağırlık teşkil ederek, düşmanın kanatlarından birine taarruzla, onu yıktıktan sonra saldırıyı diğer kanada çevirmek suretiyle sonuca gidilecekti.
Selçuklu Sultanı Alparslan, alim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muharebeyi Cuma günü yapmayı tercih etti. 26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan, atından inip secdeye vardı; “Ya Rabbi sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Ya Rabbi niyetim halistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allahü tealadan başka bir sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihad etmekte veya benden ayrılmakta serbestsiniz” dedi. Askerler coşarak hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız” karşılığını verdiler. Sonra hepsi ağlayarak helalleştiler. Sultan, beyazlar giydi. Atının kuyruğunu bağlayıp, eline er silahı olan gürzü alıp, şöyle hitap etti: “Askerlerim! Şehit olursam, bu beyaz elbise, kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak, istikbal bizimdir”. Bu nutku, hitabet sanatının ve muharebe öncesi psikolojik şartların, bütün inceliklerine sahipti. Askerler coşup, şevke geldi.
Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan, fevkalade bir muharebe taktiği uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilal şeklinde yayıldı. Muharebenin başlamasından iki saat sonra, Peçenek ve Uz Türkleri, Bizanslılardan ayrılıp, milli bir his ile, Müslüman Selçuklu Sultanına tabi oldular.
Mezhep baskısı sebebiyle Bizanslılara kırgın ve kızgın bulunan Ermeni kuvvetleri de, muharebe meydanını terk etti. Bu hadiseler, Bizanslılarda manevi bozguna yol açtı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengaverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans İmparatoru Diyojen, yaralı halde bütün maiyeti ile birlikte esir edildi.
Malazgirt meydanındaki mücadeleden yenik çıkan İmparator, Sultan’ın huzuruna getirildiğinde, utancından başını kaldıramıyordu. Sultan Alparslan, onu nezaketle kabul edip oturttu, gönlünü aldı. Diyojen, muharebe öncesi, muazzam ordusunun Türkleri muhakkak yeneceğine inandığını itiraf etti. Sultan Alparslan; “Eğer zafer sizin olsaydı, bana ne yapardın?” diye sordu. Diyojen, öldürteceğini açıklayamadı. “Kamçılardım” cevabını verdi. Alparslan; “Benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Ya öldürtürsünüz, yahut İslam memleketlerinde bir esir gibi dolaştırır, süründürürsünüz. Belki de... Fakat onu düşünmek bile istemiyorum; mümkün görmüyorum, ama... Belki de, affedersiniz!” dedi. Alparslan, yenilgiye uğramış bir insanı daha da küçük düşürmek istemedi. Bizans İmparatorunu affetti. Ağır şartlarla antlaşma imzaladı. Fakat Romen Diyojen, dönüşünde Bizanslılar tarafından, Türklerden görmediği hakaretlere uğrayıp öldürüldü. Yeni Bizans İmparatoru Yedinci Mihail, Diyojen’in Türklerle yaptığı anlaşmayı kabul etmedi.
Kazanılan büyük zaferden dolayı Abbasi Halifesi, Sultan’a tebrik ve teşekkür mektupları gönderdi. Birçok İslam şairi, Alparslan’ı öven kasideler yazdılar.
Türklerin yeni yurt edinmesini sağlayan Malazgirt Zaferinden sonra, on beş yıl içinde, Anadolu ele geçirildi. Bu zaferle, Anadolu’nun tapusu, Türklerin eline geçti. Bu bakımdan, Malazgirt Zaferi, Türk ve dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu.
Anadolu’ya, burayı vatan edinen Selçuklu Türkleri ile diğer Türk boyları yerleştirildi. Bozkır kültüründen, İslam medeniyeti dairesine bütünüyle giren Türklerin dünya görüşü daha da gelişti. Doğudan gelen göçebe Türkler, Anadolu’da yerleşik medeniyete geçirildi. Şehirler kurup geliştirerek kültür, sanat, sosyal müesseseler tesis edildi. Kıymetli mimari eserlerle, bu yerleşim merkezleri süslendi.
Ek bilgi
Bizans İmparatoru Diogenes, Türklere son ve kesin bir darbe vurmak istiyordu. Bu sebeble 200 bin kişilik büyük bir ordu hazırladı. Bu ordu da Ermeni, Gürcü ve ücretli Frank, Norman, Rus kıt’alarının yanı sıra, Türk soyundan Uz ve Peçenek kuvvetleri de bulunmaktaydı. Nihayet Bizans ordusu doğuya doğru sefere çıktı. Bu sırada Alparslan, Mısır seferine çıkmıştı. Henüz Halep kuşatmasında bulunuyordu. Bizans ordusunun ilerleyişini duyunca süratle geri dönmeye karar verdi. Yaşlı ve yorgun askerlerini bırakarak emrindeki dinç kuvvetlerle Ahlat’a geldi. Birkaç kez barış teklif ettiyse de bunu Alparslan’ın korkusuna yorumlayan Romanos Diogenes, barışı reddetti. Artık savaş kaçınılmazdı. Devrin kaynaklarına göre Bizans’ın 200 binlik ordusuna karşı, Selçuklu kuvvetleri 50 bin kadardı. Bizans ordusundaki Peçenek ve Uz askerleri, karşılarındakinin Türk olduğunu görünce Selçuklu tarafına geçmişlerdi . İki ordu Malazgirt Ovası’nda mevzilendi. İslam ülkelerinin her köşesinde, Alp Arslan’ın zafer kazanması için hutbe okunuyor, dua ediliyordu. Nihayet Alp Arslan ordusu ile cuma namazını kıldıktan sonra askerini oldukça etkileyen, coşkulu bir konuşma yaptı; şehit düşerse üstündeki beyaz elbisenin kefeni olduğunu, onunla gömülmesini vasiyet etti. Sonra eski Türk geleneğine uyarak atının kuyruğunu bağladı ve ordusunun başına geçti. (26 Ağustos 1071)Alp Arslan sayıca çok üstün olan Bizans kuvvetlerine karşı Türk savaş taktiği olan „Turan taktiği“ni başarıyla uyguladı. Askerlerin bir kısmı savaş alanının iki yanındaki tepelerde pusuya yattı. Diğer kuvvetler düşmana saldırdı ve kaçar gibi yaparak geri çekildiler (sahte ric’at). Türklerin bozguna uğradığını zanneden Bizans kuvvetleri disiplinsiz bir şekilde Selçuklu kuvvetlerini takibe başladı ve merkezden epey ayrıldılar.
Pusuya doğru çekilen Bizans ordusu, bu tuzağı geç fark etti. Geri çekilmeye çalıştıkları sırada Ermeniler ve yedek kuvvetler savaş alanından kaçtılar. Tam anlamıyla çembere alınan Bizans ordusu, akşama kadar süren Türk hücumlarıyla adeta yok edildi. İmparator yaralı olarak ele geçirildi ( 26 Ağustos 1071).Alp Arslan, imparatorun umduğunun aksine, ona çok iyi muamele etti; saygı gösterdi. Aralarında yapılan anlaşmaya göre, imparator kurtuluş akçası (fidye) karşılığında serbest bırakılacaktı. Ayrıca Bizans’ın elindeki bütün Müslüman esirler salıverilecek ve Selçuklulara yıllık vergi ödenecekti. Ancak Türk askerlerinin eşliğinde memleketine gönderilen Romanos Diogenes tahtından indirildi. Gözlerine mil çekilerek hapse atıldı. Yerine geçenler bu anlaşmayı tanımadılar. Bunun üzerine Türk komutanlara Anadolu’nun fethinin tamamlanması emri verildi. Malazgirt Zaferi sonuçları itibarıyla hem Türk tarihi, hem de dünya tarihi bakımından çok büyük bir önem taşımaktadır. Malazgirt Zaferi sonucunda Anadolu’nun kapıları kesin olarak Türklere açılmış oluyordu. Böylece Anadolu’nun, Türklerin ebedi vatanı olması için en büyük adım atılmıştır. Zaferden sonra Anadolu’da irili ufaklı birçok Türk devleti kurulmuş, Türkiye Cumhuriyetine kadar uzanan Türkiye tarihi başlamıştır. Bu zaferle, Türklerin İslam dünyasındaki prestiji ve liderliği daha da güçlenmiştir. Malazgirt Zaferi, Avrupa’da da derin izler bırakmıştır.
Bizans’ın yenilmesi üzerine kendilerini de tehlikede gören Hıristiyan Avrupa, Türklere karşı ittifaklar oluşturmuşlardır. Haçlı ittifakı aslında bu zafere bir tepki olarak doğmuştur. Haçlı Seferleriyle Türk ilerleyişi durdurulmak istenmiştir. Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapıları ardına kadar açılmış idi. Böylece Anadolu’nun Türkleşmesi safhası başlamış ve kısa süre zarfında Türkler Anadolu’da çoğunluğu sağlamışlardır. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde irili ufaklı Türk devletleri ortaya çıkmıştır.