revizyon ile organize matbaacılık brnckvvtmllttrhaberi

Kitap Tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kitap Özetleri : Roman - Nur Baba Romanının Özeti

Nur Baba romanının özeti
16 Aralık 2008 Yorum Yok
Nur Baba romanının özeti

Nur Baba romanı bir Bektaşi şeyhiyle genç bir muhibbesi arasındaki aşkın hikayesidir. Roman bu aşkın sahnesini çizen bir dekorla başlamaktadır. Nur Baba dergahı istanbul’un yedi tepesinden birinde bulunmaktadır. Her zamanki ilahili, neyli, sazlı ve içkili dem alemlerinden birine sahne olmaktadır. Bu Alemler sabaha kadar sürmekte ve sofrallar çoğunlukla bir tekme ile devrilmektedir.

Romanın birinci kısmında merkez Nur Baba’dır. Nur Baba söz konu su dergahın şeyhidir. Hırslı ve hoppa bir genç olan şeyh eski bir aşkını değiştirmek üzeredir. Bu eski aşkı Ziba hanım adlı Boğaziçi’nin eski şiir ve zevkinden kopup gelen bir kadındır. Ziba hanım istanbul’un eski ve namlı ailelerinden birine mensuptur. Babası Apdülaziz devrinin zenginlerinden Safa Efendi isimli bir zattır. Çamlıca’daki köşkünde tantana ile yaşamaktadır.

Tekkelerde hiçbir mürşidin yanıbaşı Ziba hanım’a Nur Baba’nınki kadar haz verici gelmemiştir. Nur Baba’ya şöhretini kazandıran Ziba hanımdır. ikisi arasında zamanında çok ateşli olan bu aşk artık küllenmeye Yüz tutmuştur. Nur Baba erenler meclisinde daima yanarken, aynı zamanda daima hükmetmektedir. Etrafı gençlerden, ihtiyarlardan, kadın ve erkeklerden oluşan dindar ve gönlü yaralı bir aşık al ayı ile çevrilmiştir.
Nur Baba çocukken bu dergahın aslı belli olmayan, cılız bir sığıntısıdır. Muhitler arasında «Nuri» diye çağırılmaktadır.

Çocukluğu hastalıklı ve çirkindir. Dergahın sahibi olan Arif Baba’nın ölümünden sonra Arif Baba’nın karısı Celile bacı ile evlenir. Celile bacı onu seven üç önemli kadından biridir. Ciddi,düzenli ve ağır başlıdır. Nur Baba üzerindeki etkisi büyüktür.

Nur Baba, Ziba Hanım’ın yeğeni Nigar Hanımın da kendi aralarına katılmasını istemekte, fakat Ziba hanım buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Nigar ile karşı karşıya geldiği zaman değişken devreyi atlatmış, sabit ve olgun bir Bektaşi şeyhidir, Nur Baba. Gür ve siyah sakalı ona olgun bir erkek görünümü kazandırmaktadır.

Nigar’ı elde edebilmek için çeşitli aşk oyunlarına ve hilelerine baş vurmuştur. Maddi kadınları istila etmekte, hükmeden marurların karşısında şimarık çocuk rolü oynamaktadır. Nigar’ı ise diller dökerek, çeşitli ağlamalar yaparak; mey ve şarkılarla , bütün sesinin ve bakışının kudretini kullanarak elde etmeye çalışmaktadır. Dini ayinleri de insanları elde etmede bir araç gibi kullanmaktadır.

Nigar, bir sefirin, hayatı herke gibi anlamsız geçen güzel karısıdır. Nişantaşı’da kocasının Akraba ve dostlarıyla çevrili dar ve sıkıcı bir çember içinde gibidir. Nur Baba’yla karşı karşıya geldiğinde yanaklarında gamzeler, çocuk gözleriyle günahın ve tehlikenin karşısındadır. renk renk çıralar yanan bir çevrenin havasını solumuş ve baş döndürücü bir koku ile sarhoş olmuştur.

Nigar, halası Ziba Hanımın da etkisiyle, fakat yanında yakın dostlarından bir genç olan Macit ile beraber tarikata girer ve bektaşi olur. Nur Baba Nigar Hanım’a büyük bir ilgi gösterir. ilk sefer baba tarafından kendisine sunulan demi reddeden Nigar, ikinci defa sunulduğunda çevresindekilerin de uyarılarıyla bunu kabul etmek zorunda kalır.

Zamanla Nigar ile Nur Baba arasında büyük bir aşk doğar. Sık sık mektuplaşırlar. ilk aşıklar gibi Çamlıca tepelerinde, Boğaziçi korularında, Marmara sahellerinde bütün yaz şarkı ile, yan yana oturarak başbaşa dolaşırlar. Hiçbir şeyden çekinmezler. Fakat kışın ilk yağmurları düşmeye başladığı zaman Nur Baba her sene olduğu gibi dergahını kapayıp Üsküdür’daki kışlığına iner. Nigar Hanım da kocasının Nişantaşı’ndaki konağına taşınır.

Artık görüşmeleri, birçok fedakarlıkları gerektiren ve zahmetler doğuran bir ol Ay haline gelmiştir. Nur Baba sonunda Nigar’ı ikna eder. Nigar Hanım evini, kocasını ve çocuklarını terkederek Nur Baba’ya gider. Canını, malını ve rahatını feda eder. Malını dergaha bağışlar.
Fakat beş altı sene gibi kısa bir süre geçirdiği hayat, yirmi dört saat süren dem alemleri, arasız muhabbetler ve Nur Baba’nın yorucu aşkı, kadıncağızı vaktinden evvel çökertmiş, adeta tanınmaz bir hale sokmuş, saçları ağarmış ve sesi o kadar içki ve sigaraya, bağırıp çağırmak, uykusuzluklara dayanamayarak kısılmıştır. Yavaş yavaş babanın yanındaki itibarını kaybetmeye başlar.

Hele Nur Baba’nın dergahın genç ve güzel muhibbelerinden Süheyla ile evleneceğini açıklaması üzerine zavallı kadıncağız büsbütün yıkılır. Nur Baba’ya bağlanmadan evvel en yakın dostu olan Macit ona çocuklarına ve eski yaşantısına geri dönmesi için bir fırsat verirse de, o kendisine uzanan yardım elini kabul etmez ve tekrar Nur Baba dergahına geri döner.

Kişiler ve Karakteristik Özellikleri:

Nur Baba, hırslı ve hoppa genç bir şeyhtir. Şehvetli ağızlı ve süzgün bakışlıdır. Onu erenler meclisinde bazen Ziba hanım ile yaptığı kavgalarla buluyoruz. Erenler meclisine daima hükmetmekte ve sözü daima geçmektedir. Etrafı genç, ihtiyar, kadın ve erkekten oluşan insanlarla çevrilmiştir. Çocukluğu maddi bir aşk etrafında hayat ve meslek kuran bütün adamlarındaki gibi hastalıklı ve çirkindir; bu çocukluk, ne hülya, ne de fantezi ile çizilmiştir.

Sofralar altında muhiblerin ellerini ısıran, çimdikleyen, dehdizlerde bir teke vahşetiyle kadınlara saldıran tüysüz ve sıska genç çok hakiki bir portreye benzetmektedir. Evlendiği gür ve siyah bir sakalla çevrelenen çehresi, süzgün ve halden anlar gözleriyle bu vahşi genç birdenbire olgun bir erkek durumunu alıyor.

Nigar ile karşılaştığında değişken devreyi atlatmış, artık sabit ve olgun bir bektaşi şeyhidir. Aşk oyunlarından çok çeşitli yollara ve hilelere başvurmaktadır. Nur Baba bir ihtiras ve aşk putu, gözleri, sakalı, hatta dudakları ile, vücudunun şekliyle zevke düşkün bir tiptir.
Bu tupu etrafında toplanan kadınlar en Canlı ve istanbul hayatına en düşkün olanlarıdır.

gözlerinin sürmesi, saçlarının sun’i rengiyle pırıl pırıl yanan ihtiyar Ziba Hanım; tombul, telaşlı, dedikoducu Nasip Hanım;«Ah arslan kadın!» diye halanın boynuna sarılan Alhotoz Afife Hanım istanbul’da geçen hayatın motiflerindendir. Üstü başı içki kokan bu kadın, bir dalkavuk tipindedir. Bütün bu safahat meydenında temiz ve sakin kalan tek kadın ciddi ve ağır başlıdır.

Bu kadın, birinci derecedeki Nigar Hanım’dır. Bütün hayatı manasız, herkes gibi geçen Nigar Hanım bir sefirin genç, güzel karısıdır. Bu hayatından sıkılmakta, Bektaşiliğe bir yandan iğrenerer bakarken, öte yandan istekle bakmaktadır. Bir aşk putu gibi olan Nur Baba ile tanıştığında yanaklarında cazip çukurluklarla, berrak çocuk gözleriyle gülen Nigar hayatın manasını, kendi ruhunun derinliğini buluyor. Romanın sonunda en temiz muhitte, en parlak ve berrak bir ruhla yetişen Nigar, adi, hafif, odalık ruhlu bir kadın durumuna düşmüştür. Bütün bu kadın tipleri ve Üsküdarlı ihtiyar Nuriye Hanım da dahil olmak üzere istanbul kadınlığının kudretli bir sanatçı tarafından çizilmiş simalarıdır.
Erkekler hep sönük ve solgundur. Mir alay Hamdi Bey, Udi Niyazi ve diğerleri hiç hatırda kalmıyan tiplerdir. Macit ise edebiyatın biraz daha yeni olan tipidir.macit Nigar’ın bir arkadaşıdır. iyi günlerinde ona destek olduğu gibi, kötü günlerinde de Nigar’a yardım elini uzatmaktan geri kalmamıştır.

Romanın Adı: DUDAKTAN KALBE
Yazarı : REŞAT NURi GÜNTEKiN

Saip Paşa, izmir’in tanıdığı, sevdiği bir kimsedir. Zaman zamanda belediye Başkanlığına seçilir. Bir yeğeni vardır: Hüseyin Kenan. Dayısının zoruyla mühendis çıkmıştır. Çocukluğunu Bozk Aya bağlarında geçiren Hüseyin Kenan, annesinin dükkanını satıp Avrupa’ya gittikten sonra, müzikteki kabiliyetini önce Batı dünyasına , sonra, buradaki Batı hayranlarına kabul ettirmiştir.

« Şark leyliyyeleri» diye çevrilen «nocturnes orientales» tarzındaki parçalarıyla şöhret yapmıştır. Güzel keman çalar. Dayısının ısrarlarına dayanamayarak birkaç ay için, çocukluğunun geçtiği şehre, izmir’e gelir. Dayısı Saip Paşa, vaktiyle haylaz bir oğlan diye bildiği Hüseyin Kenan’la şimdi övünmekte, ziy afetler tertip ederek bu genç yaşta tanınmış besteciye yakınlığını göstermekten zevk duymaktadır. Bütün bu şatafatlı alemlerden sıkılan Hüseyin Kenan. Bozkaya’ya giderek dinlenmek ister.

Artık eski sefalet günlerinin yerini nisbeten ferahlı bir hayat almıştır. Bozkaya’da, küçük «kınalı yapıncak»la tanışır. Lamia, hafif çilli yüzünden dolayı Hüseyin Kenan’ın kınalı yapıncak dediği kız, annesini, babasını kaybedence, oraya, amcasının yanına gelmiştir. Hüseyin Kenan, evli bir kadın olan Nimet Hanım’a kur yaparken dedikoducu ve dar bir çevre olan semt insanlarına karşı, Kınalı yapıncağın varlığından epey faydalanır.

Her gittikleri yere onu da beraber götürürler ve böylece dedikoduları önlerler. Lamia bu macerayı bilir ve Nimet Hanım evli olduğu için de Hüseyin Kenan’a acır. Hayalinde çocukça, çok acıklı bir macera yaratır. Bunun alelade bir aşk hikayesi olduğunu anlayınca fena halde kırılır.

insanlara, hele çok sevdiği ve gizli gizli kemanını dinlediği Hüseyin Kenan’a karşı bütün güvenini kaybederb bir gece yarısı Hüseyin Kenan, son eserine çalışırken bahçede bir hayal gördüğünü zanneder. Yakaladığı zaman bu beyaz hayaletin, gecelikle dolaşan Lamia olduğunu hayretle görür. Lamia, onun kemanını delice sevmektedir. Böylece, aralarında tuhaf, gizli bir gece arkadaşlığı başlar. Hüseyin Kenan onun gelip çalışmasını dinlemesine müsaade etmiştir.

Yaz bitince, Kenan, istanbul’a, Prens Vefik Paşa’nın Rumelihisarı’ndaki yalısına nakletmiştir. Niyeti kendisine pek bağlı görünen Prenses Cavidan’la evlenmektir. Prenses Mısırdayken, Hüseyin Kenan, yeniden izmir’e döner. Kınalı yapıncak’la, sıca bir yaz günü, havuz başında buluşurlar. Lamia çok güzel bir kız olmuştur. Kızın duygululuğu Hüseyin Kenan’a dokunur.

Aralarında aşka benzer, sevd aya benzer bir yakınlık hasıl olur. Kınalı yapıncak, geceleri odasını içeriden kilitler, pencereden bahçeye atlayarak Hüseyin Kenan’ların bahçesine geçer, saatlerce dolaşırlar, uzun uzun konuşurlar. Fakat bir eğlenti gecesi, herkesin dışarıda olduğu bir sırada, bağ köşkünde, Hüseyin Kenan nihayet zayıf davranır, yenilir ve Lamia’yı elde eder.

Ayrılırlarken ertesi gün annesinin resmen gelip kendisini isteyeceğini bilirdi. Ama ertesi gece, hayatını kendi elleriyle mahvettiğini düşünmekten gelen bir buhranla yatağa düşer. Birkaç gün kendini bilmeden yatar. Lamia’lar da izmir’e inerler. Genç kız Kenan’ın vazife hissinden gelen evlenme teklifini kesin olarak reddeder. Hamileliği üç ayı bulunca artık durumunu gizleyemiyeceğini düşünerek eniştesinin tabancasını alıp intihara kalkışır.

Lamia’yı ölümden kurtarırlar ve kütahya ’da bir akrabanın yanına yollarlar. Hayli ıstırap içinde geçen günlerden sonra, Mebrure adını verdiği kızını orada doğurur. Maceralı günlerden sonra bir binbaşıyla evlenir. Bu sırada kocasının yeğeni doktor Vedat sürgün olarak Kütahya’ya gelir. Kenan’ın Prenses Cavidan’la evlenişini Lamia ondan öğrenir.

Vedat’la aynı odada bir kömür çarpmasına uğramak Lamia’ya yeni bir felaket getirir. Kocasından ayrılır. Vedat onu almak isterse de kız reddeder. Kızıyla istanbul’a, Beylerbeyi’ne gelir. Kısa bir zaman sonra doktor Vedat da istanbul’a döner. Bir gün muayenehanesinde Lamia’yla Hüseyin Kenan’ı birbirlerine tanıştırırken onların zaten tanıştıklarını hatırlar.

Hüseyin Kenan, Lamia’yı sevdiğini geç farketmiş, evlilik hayatında mesut olmamıştır. Vedat’ta misafir olduğu bir gece bütün üzüntüsünü kemanına söyletir. Yine Vedat’ı muayenehanesinde ziyarete gittiği bir gün onun Lamia’yla evleneceğini öğrenir. Vedat Kınalı yapıncakla evlenir. Hüseyin Kenan da intihar eder.

Kişiler ve Karakteristik Özellikleri:

Kenan Bey:

Duyguları ve istekleri hayatını yönlendirmiş bir kişi. Romantik değil. Müziğe karşı hevesli bir mühendis. Bir anlık zevk için genç bir kızın hayatını zehir edebilecek, onunla evlenmeyecek karakterde bir kişiliği var. Gerçekçi değil; acımasız, yüreksiz. Daha sonraları yaptığı hataları anlayarak kendine kahrediyor. Düşündüklerini de gerçekleştiremiyor. Çaresizliklerle hayatına son veriyor.

Lamia Hanım:

Romantik ve aşırı duygusal bir kişiliği var. Hayalperest. Hayatın gerçeklerini acı anılarla birlikte öğreniyor. Saf, temiz ve çok iyi yürekli bir kadın; Kenan’ı da çok seviyor. Annesini ve babasını kaybettikten sonra amcasının anında kalıyor.

Hayatta yüzü hiç gülmemiş, gerektiğinde birçok acılara Göz yummuş sevdiği insan için.

Vedat Bey:

Günlük hayatta rastladığımız iyi yürekli bir insan. Lamia’yı seviyor ve sonunda onunla evleniyor. Romantik sayılabilir. Ama gerçekçi değil. Mesleğinde başarılı bir doktor

Yazarı : YAKUP KADRi KARAOSMANOĞLU

19 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Kitap Özetleri : Mutlu Ölüm kitap özeti

Mutlu Ölüm kitap özeti
17 Aralık 2008 Yorum Yok
Mutlu Ölüm kitap özeti

Patrice Mersault düzenli adımlarla Zagreus’un villasına Doğru yürüyordu. O saatte hastabakıcı pazara çıkar, villa ıssız olurdu. Zagreus pencereye bakıyordu. Kapının önünden yavaşça bir Otomobilin geçtiği duyuldu.
Tabancanın namlusunu sağ şakağının üzerinde hissettiğinde, gözlerini dışarıdan ayıramadı. Ama ona bakan Patrica gözlerini yaşlarla dolduğunu gördü. Gözlerini kapadı. Geriye bir adım attı ve ateş etti.
Artık Zagreus değil di beyimn, kemik,kan kabartısı için yara gözüküyordu yalnızca.

Patrice koltuğun diğer yanına geçerek tabanc ayı onun rline verdi. Şakanın izasın kadar kaldırdı ve düşmesi için bıraktı. Daha sonra hızlı adımlarla yürümeye başladı. Küçük alanın dışandaki bir küme çocok dışında kimseler yoktu.

Nisan ayı olduğu için her taraf cıvıl cıvıldı. havanın bu ışıllığı, gögün bu verimliği altında insdanların tek amacı mutlu bir yaşam sürmekti.
Mersoul tı nın içinde herşey susuyordu. Hızlı adımlarla evine gitti, valizini bir köşeye bırakıp Sakat adamın böyle bir acı içinde olmasını dayanamadığını düşündü. Mersault hastaudı. Üçüncü bir aksırıkla sarsıldı ve ateşten titrediğini hissetti.

Zagreus’un villasının yanındaki küçük alanda öksürdüğü günden bu saate dek, gövdesi kendisinin bütün etkinliklerini titizlikle yürütmüş onu düny Aya açmıştı. Mersault’un içinde karnından başlayıp boğazımna doğru usul usul yol açan çakıltaşı gibi birşey yükseliyordu. Mersault daha hızlı soluk alm aya başlamıştı.

Lucienne’ye baktı rahatça gülümsedi. Kendini yatağında n attı, içindeki usul yüksekliğini duydu. Lucienne’in dolgun dudaklarına ve onun ardındaki toprağın gülümseyişine baktı.
‘Bir dakika ,bir saniye’ sonra diye düşündü. Yükselme durdu ve taşlar arasında bir taş olarak yüeğinin sevinci içerisinde devimsiz dünyaların gerçekliğine dönüştü.

Kitabın Ana Fikri:

insanlar hayatında birçok engellerle karşılasırlar. Bunları yenmek bizim elimizdedir. Durumlar ne olursa olsun hatata sıkı sıkı sarılınmalıdır.
Kitaptaki Ol Ay ve Şahısların Değerlendirilmesi
Mersault :
Mutlu ölümün başkişsidir.
Zagreus :
Yaşlı iki tekerleğe mahkum edilmiş sakat bir kişdir. Villasında bakıcı ile yasamaktadır.
Marthe :
Marseult’un sevğilisidr. Daha sonra Marseult tan ayrılır ve onu Lucienne’ ye kaptırır.
Kitap Hakkında Şahsi Görüşler
Bu roman, hem çağdaş bir yapıt, hem de yazar-yapıt-okur ilişkisinin Göz kamaştırıcı bir örneğidir. Fransız çevirisi olduğu için yabancı Kelimeler vardır.
Yazar Hakkında Bilgi:
1945’te Fransa’da doğdu. Adı Albert Camus’dır. Denizci bir ailenin çocuğudur. Özel öğretmenlerden ingilizce, Yunanca, Latince öğrendi. 1865’te deniz Akademisini bitirdi. ‘Gül’ anlamına gelen Pierre Loti adını Tahitililer taktı.

On iki yıl denizlerde dolaştı. Her gittiği yerin insanlarını, yaşama biçimlerini, tarihini, törelerini yakından tanıma imkanı buldu. Birkaç kez istanbul’a geldi; Türkleri çok sevdi; iyi bir Türk dostu olarak tanındı. istanbul’da bir caddenin Pierre Loti adını taşıması bu sevgi dolayısıyladır
Eserleri
Aziyade, Loti’nin Evlenmesi, Sipahi Aşkı, Madam Krizantem

Türkçe’nin Sırları Nihat Sami Banarlı

Türkçe’nin Sırları
Nihat Sami Banarlı

Nihat Sami BANARLI’nın Türkçe’nin Sırları adlı eseri, Türk Dilinin güzelliklerini, inceliklerini ve ahengini ele aldığı yazılardan oluşmaktadır. Her biri ayrı bir başlık halinde toplam kırk üç ayrı çalışmadan meydana gelen eserdeki yazılar birbirini tamamlar nitelikte olup Türkçe’nin estetiğine dikkat çeken bir bütünlük meydana getirmiştir. Türk Dili üzerine uzun yıllar yaptığı araştırmalarını dilimizin ses, şekil ve mûsikisi arasındaki bağlantılarını ele alan bu eser ilk basımından zamanımıza kadar ilgiyle okunmaktadır.Aşağıda kitaba ait önemli noktaların özeti sunulmuştur…

Bir Dil Konferansı başlıklı yazıda; Nihat Sami Banarlı: Dilin millet için öneminden bahsederek zaman içinde kaynağını dışarıdan alan ideolojilerin milleti tahrip etmek için dili bozmaya yöneleceğine dair kaygılarını dile getirmektedir. Bir Türk dili sevdalısı olan Banarlı “Şu fâni dünya saadetleri içinde hiçbir şey aziz Türk çocuklarına Türk Dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.” diyerek dilimizi öğretmenin önemine işaret ederek bu vazifenin yalnızca Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlere ait bir vazife olmadığına dikkat çeker, diğer öğretmenlerin ve anne babaların bu konuda sorumluluk almaları gerektiğini vurgular. Türk Dilindeki kelimelerdeki nağme güzelliğine dikkat çeken Banarlı, Türkçe’nin ideal bir şiir dil oluşundan da bahseder. Türkçe’nin bir imparatorluk dili olduğunu belirten yazarımız, “Türkçe hüküm sürdüğü toprakların neresinde güzel bir ses bulmuşsa onu kendi bünyesine almıştır.” der. Öz Türkçecilik adına halkın benimsediği bu tür kelimeleri değiştirmenin yanlışlığına işaret eden yazar şöyle demektedir: “Böyle bir tarih boyunca işlene yontula güzelleşmiş halk şiirine, aile harimine, millî vicdana yerleşmiş kelimeleri sevmemiz, anlamamız ve korumamız tabiidir. Böyle kelimeler dillerde, efsanenin Nisan yağmurundan düşen damlaları sedef içinde saklayıp işledikten sonra iri ve parlak inciler haline koyması gibi zamanla ve sabırla işlenmişlerdir. Bu halis incileri birtakım encik boncukla değiştirmek en azından incideki kıymeti anlamamaktadır.”Yanı sıra yazar Türk toplumundaki uzun hece kavramından bahsedip,atalarımızın eski zamanlarda iletişim zor olduğundan kısa ama uzun heceli kelimeler kullandığına;bu yüzden de günümüzdeki eski eserlerin çoğunda bu kavramın olduğundan bahsetmiştir.

İmparatorluk Dilleri başlıklı yazı, “Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” şeklindeki Yahya Kemal’e ait cümleyle başlamaktadır. Türkçe’yi sevmenin ve anlamının önce Türk milletini sevmek ve milletimizin tarih boyunca emek verip meydana getirdiği her millî eseri sevmek, anlamak gereği ifade edilerek bir dilin imparatorluk dili olması için sahip olması gerekli şartlar aktarılır. Yazar; Türkçe’nin de bir imparatorluk dili olduğuna işaret eder. Türkçe’nin hüküm sürdüğü imparatorluk içinde kullanılan ve halk tarafından benimsenen kelimeleri değiştirmemek gerektiğini vurgulayarak bunun yanlışlığına temas eder: “Bir dilin doğuşunda, karakterinde, ananesinde ve dehasında başka dillerden derlenmiş kelimeleri millîleştirme hayatı ve kudreti varsa artık o dili öz dil yapmaya kalkmak, dili kendi tabiatından ve dehasından uzaklaştırmaktır ki, bunu ancak cehaletin ve dalâletin elleri yapar… Hakikat şudur ki Türk milleti gibi asırlarca hatta çağlarca dünya sathında konuşmuş büyük ve fatih bir milletin dili öz dil olamaz imparatorluk dili olur.” Türkçe’yi Yahya Kemal’in eserlerinde kullandığı dil olarak tanımlayan yazarımız görüşlerini şu şekilde dile getirir: “Türk dili Kendi Gök Kubbemiz kitabını meydana getiren muhteşem şiirlerin söylendiği lisandır. Bir dil Açık Deniz gibi, Sülaymaniye’de Bayram Sabahı gibi Bir Tepeden, Itrî, Vuslat ve Erenköyü’nde Bahar gibi şiirler söyleyebiliyorsa bu dil hatta dünya ölçüsünde büyük lisan demektir. Kendi Gök Kubbemiz bir semboldür. Türkçe ona benzer ve onun ayarında İstiklal Marşı gibi Çanakkale Şehitleri gibi Bülbül vb. gibi Ahmet Haşim’in Piyalesi’nde musikîleşen şiirler gibi, Orhan Seyfi’nin Peri Kızıyla Çoban Hikâyesi gibi Faruk Nafiz’in Han Duvarları gibi daha nice şiirler söylenmiştir. Bir milleti ebediyen ayakta tutabilecek kudretteki bu müstesna şiirler biliyoruz milletimizi çürütmek isteyenlerin kâbusudur.”

Bir Dil Nasıl Güzelleşir başlıklı yazıda: “Dilleri dil yapanlar birtakım alaylı hatta âlim dilciler değil milletlerdir; milletlerin dile bir güzellik ve bir güzel ses vermek için yaratılmış kadın erkek ve adsız evlâtlarıdır. Bir de milletlerin dillerini seven anlayan ve ilâhî bir güzellikte kullanan büyük şairlerdir.” diyen Banarlı, eserindeki bu başlık altında daha çok şairlerin Türk Dilini şiirleriyle güzelleştirdiklerinin altını çizer. Fransız şiirinden örneklerle düşüncelerini pekiştiren yazar şiirlerdeki halkın benimsediği dili kullanmanın avantajına dikkat çeker.

Bahar ve Türkçe başlığı altında Banarlı; Türkçe’nin yaşadığı ideolojik sıkıntılardan uzaklaşarak onu bir bahar sabahının ümit verici güzelliği içinde bir bahar güneşi kadar beyaz ve berrak bir duyguyla hatırlamak istediğini ifade ederek Türkçe’ye hizmet edenleri yâd eder. Tarihteki en büyük Türk Dili âşıklarından olan Ali Şir Nevâî’nin Türkçe’nin üstünlüğü ile ilgili tespitlerine atıflarda bulunarak Türkçe kelimelerin Nevâî zamanında birer bahar gülü olduğunu söyleyerek Nevâî’nin şu sözlerine yer verir: “Bu âlemin gül bahçelerine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik el değmedik daha neler ve neler vardı. Ama bu mahzenin yılanı kan dökücü ve bu güllerin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki: Demek bizim Türk şairleri bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri için Türkçe’yi bırakıp gitmişler. Ben Türkçe’nin fezasında tabiatımın atını koşturdum; hayalimin kuşunu kanatlandırdım. Vicdanım bu hazineden nihayetsiz kıymetli taşlar la’ller, inciler aldı; gönlüm bu gül bahçesinin türlü çiçeklerinden uçsuz bucaksız güzel kokular kokladı.” Türkçe’nin güzellikleriyle söylenmiş her söz ve şiiri birer gül demetine benzeten Banarlı, Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu bu güllerden biri olarak vasıflandırır.

Beyaz Lisan başlıklı yazıda; Türkçe’nin Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî dönemindeki seyrinden bahsedilir. Abdülhak Hamîd, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Faruk Nafiz’den Türkçe’nin hakiki sanatkârları olarak bahsedilir.Ömer Seyfettin’in asıl Türkçe’yi bu lisanlardan uyanışla başlattığına dikkat çeker,ve Seyfettin’in bu lisana ‘Beyaz Lisan’ adını verdiği söylenir.

Altın Yumurtlayan Tavuk başlığı altında yazıya başlık olan hikâye aktarılarak “Yirminci asır Türkçe’si başlangıçta milletimize altın gibi kıymetli ve güzel kelimeler kazandıran tılsımlı bir talih kuşuydu. Günümüz dilcileri onu boğazladılar. Hikâye budur. Bugün Türkçe’mizi her bakımdan huzursuzluk ve yoksulluk içinde bırakanların kelime diye yaydıkları bu müzahrefat, onların hoyratça boğazladıkları altın yumurtlayan tavuğun kursağında bulduklarıdır. Gerçek Türkçecilik milletin zevkine ve sevgisine yedire yedire işlenen millî kelimeler ve söyleyişler anlayışıdır.” denilerek konu atıfta bulunulan hikâye ile özdeşleştirilir.

Benim Dünyam başlıklı yazıda Türk Halk zevkinin bir kelimeyi Türkçeleştirirken ona verdiği ahenk ve sihirli söyleyişe dikkat çekilir Giyim ve kuşamlarda kullanılan elbiselerin isimlerinden bahsedilerek bunların salt bir nesne adı olmaktan çok elbisenin işlevi ile Türk zevkini çağrıştırıcı bir mânâ zenginliği taşımasının önemine temas edilerek şöyle denilir: “Son yıllarda şehir kızlarımızın giydiği kaba, iri makine dikişli, soluk renkli dar Amerikan pantolonlarının zevksizliği yanında yörük kızı Ayşe’nin hâlâ çok güzel ve çok millî bir hava ile dalgalanan zarif şalvarını ondan da yani gömlekten de cana yakın bulurdum.”

Kelimelerin İzdivacı başlıklı yazıda: izdivaçta olması gereken uyumdan örneklerle söz edilerek bunun zorluğundan bahsedilir. Ancak ikiz ruhlarla bunun mümkün olduğundan bahisle Türk Dilindeki kelimelerin izdivacının böyle sihirli bir izdivaç olduğu söylenir. Türk halkının kudretli lisan zevki ile renkli ve ışıklı terkiplerin bu şekilde oluştuğunu bahsederek bunlar nur topu gibi yeni ve millî bir izdivacın evlâtları olarak vasıflandırılır: Akarsu, anadili, anayol, akağa, bindallı, bozkır, cankurtaran, çamsakızı, yanardağ, demiryolu, ateşböceği, kuş dili, ebemkuşağı, karakalem, karayel, hanımeli, yavruağzı, gülkurusu, camgöbeği, gece mavisi, su yeşili, nar kırmızısı örnekleri verilir. Kelimelerin izdivacı bazen insanların izdivacından doğan güzel yavrulara ad olur, diyen Banarlı, bu tür isimlere şunları örnek olarak verir: Gülnur, Gülşah, Gülten, Güldalı, Gülderen, Gönlügül, Ayşegül, Yazgülü.. Ayrıca bunların Türkçe’nin gelişmesinde önemli yeri olduğu anlatılır.

Güzel Evin Hikâyesi başlıklı yazıda; Ev kelimesinin öztürkçe oluşundan bahsedilerek kelimenin Türk Dil tarihi içindeki seyrinden bahsedilmiştir.Genel olarak bu bölümde de halkın kabul ettiği dile sahip çıkma tavsiye edilir: “Bizim dil konusunda yapacağımız iş kelime fethinden hatta kelime idhalinden korkmamaktır. Şu şartla ki İngilizlerin, Fransızların bilhassa büyük Türk halkının yaptığı gibi derhal millî damgamızı vurabilelim. Onları Türkçe’nin sesiyle ve kendi estetiğimizle millîleştirelim.Çünkü ortak medeniyetler içinde milletlerin en büyük zaferi işte bunu yapmak, bunu yapabilmektir.”Ayrıca Türk milletinin böyle önemli kelimeleri her şeye karşın koruduğundan bahsedilmiştir.

29 Ocak 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Osman Hamdi Bey'in Romanı-Kitap Tanıtımı

Osman Hamdi Bey'in Romanı


Bu kitap, sadece Osman Hamdi’yi değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki kültür ve sanat politikalarını da anlamamızı sağlayan geniş bir perspektiften anlatıyor ünlü ressamın yaşamını.13 Ocak 2009 13:38


Asuman Kafaoğlu Büke'nin kitap kritiği

80’li ve 90’lı yıllarda Türkiye’de yayıncılığın en önemli eksiklerinden birinin az sayıda nitelikli biyografi yayımlanması olduğunu düşünürdüm. Kuşkusuz tek suçlu yayıncılar değildi, iyi araştırmacı yazarlar da biyografiye fazla ilgi göstermiyorlardı. İlk başlarda nehir söyleşi formunda, sanatçının kendini anlattığı yaşamöyküleri yayımlanmaya başladı; bunlar form olarak daha az araştırmayla ortaya çıkan türden yaşam öyküleriydi. Son yıllarda neyse ki, nitelikli ve her okura hitap edecek türden çeşitli biyografiler daha sık yayınlanır oldu. Bu hafta, resimlerini çok sevdiğim ve hayat hikâyesini merak ettiğim ama hakkında fazla bir şey bilmediğim, Osman Hamdi Bey’in biyografisi okudum. Kitabın başlığı ressamın en ünlü tablolarından ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ ile aynı adı taşıyor; altbaşlık olarak da ‘Osman Hamdi Bey’in Romanı’ denilmiş. Başlıktaki ‘roman’ sözcüğü ilk başlarda daha kurgusal bir metinle karşılaşacağım hissini vermişti fakat Emre Caner’in Kaplumbağa Terbiyecisi tam anlamıyla temiz yazılmış iyi bir biyografi, roman hiç değil.

Bazı yaşamöyküleri sadece anlatılan kişinin hayatını biraz daha yakından tanımaya yararlar. Bu kitap, sadece Osman Hamdi’yi değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki kültür ve sanat politikalarını da anlamamızı sağlayan geniş bir perspektiften anlatıyor ünlü ressamın yaşamını.

Osman Hamdi’nin hayat hikâyesi birçok açıdan çok önemli, çünkü hayatı hep sanat-kültür-politikanın merkezinde geçmiş. Babası İbrahim Edhem Paşa, Abdülmecit, Abdülaziz, V. Murat ve Abdülhamit dönemlerinde çeşitli bakanlık, sefirlik ve hatta sadrazamlık yapmış olduğu için, Osman Hamdi hem ev içinde, hem de kendi devlet görevlerinde hep olayların tam göbeğinde bulunmuş. Onun hayat öyküsünü okurken, Osmanlı’nın son dönemi hakkında ve 19. yüzyıl Avrupa’sında şekillenen sömürgeci politikalar hakkında net fikirler ediniyor okur.

Kaplumbağa Terbiyecisi altı bölümden oluşuyor. Kitap, Osman Hamdi’nin 1860 yılında on sekiz yaşında Paris’e ilk gidişiyle başlıyor. Paris’in heykelleri, binaları ve elbette müzeleri onu adeta büyülüyor. Fakat ilk büyülenmesi Paris’te olmuyor, çok daha önce, on bir yaşındayken babası eve bir gün Fransız bir ressamla geliyor ve ona aile portreleri yaptırıyor.

Ressamın karşısında uzunca süre poz veren çocuk Osman Hamdi, merakla bekliyor ve sonra babasının elindeki resmi ilk kez gördüğü anı ömrü boyunca unutamıyor. “Resim karşısında kendini bulmuş, büyülenmişti” diye dile getiriyor yazar o anı.

Hukuk eğitimi için gittiği Paris’te kısa zamanda Ecole des Beaux-Arts onu kendine çekiyor. Aslında gerçekten de büyülenilmeyecek gibi değil o yılların Paris’i. Manet, Degas, Renoir, Cezanne gibi genç ressamlar sadece Fransız resmine değil, sanat tarihine yeni bir soluk getirmişlerdi. Bugün artık başyapıt sayılan “Kırda Kahvaltı” gibi tabloları henüz yirmi bir yaşında bir delikanlı olarak görmüştü Osman Hamdi, heyecanlanmaması mümkün değildi. Ayrıca Jean Leon Gerome’un öğrencisi olabilmesi de inanılmaz bir mucizeydi. Oryantalist ressam, dünya görüşünün açıklığı ve iyi hocalığı ile ün yapmıştı zaten. Hocasıyla hep iyi ilişkileri oldu Osman Hamdi’nin, yıllar sonra Gerome İstanbul’a geldiğinde de görüşüp hasret giderdiler.

Birçok ilk bir arada
Emre Caner, Osman Hamdi’nin hayat hikâyesini merkeze koymuş kitabında fakat kitap başka yanlarıyla da büyük bir zevk veriyor. Paris’te birlikte okuduğu dostu Ahmed Ali, sonraları sevimli kişiliği sayesinde Şeker Ahmed Paşa adını alan ressamdan başkası değil. Bağdat’ta görev yaparken tanıştığı Ahmed adlı genç gazeteci yazar ise, Osmanlıca ilk romanlardan birini yazan Ahmed Mithad’ın ta kendisi. Bağdat’ta ünlü reformist Mithad Paşa’nın yanında görev yapıyor ve onun fikirlerinden ve fikirlerini korkusuzca savunmasından çok etkileniyor. Kitaba bu açıdan baktığımızda, Osmanlı’da ilk romanın yazılışı, ilk resim sergisinin açılışı, ilk reformlar, ilk müze gibi çok fazla ilkin yer aldığını da görüyoruz. Bunları aslında sayıları çok fazla olmayan bu kültür adamları başarıyorlar. Bunca çabalarına rağmen yine de Batı’nın çok gerisinde kaldıklarının farkındalar aynı zamanda.

Osman Hamdi’nin bir döneme imza attığını bilsek de, onun ne kadar etkileyici bir karakter olduğunu Emre Caner bu kitapta inandırıcı kılıyor. İnatçı kişiliği sayesinde, olayların üstüne gitmekten geri durmuyor; yılmadan kendi arzuları doğrultusunda hayatını ve çevresini kuruyor. Her şeyden önce “yozlaşmış adetlerimiz” dediği görücü usulü evliliğe karşı çıkıyor ve Fransa’da tanıştığı ve sevdiği genç kızla kimsenin karşı çıkmasına fırsat vermeyecek şekilde evleniyor. Daha sonraları ikinci evliliğini de geleneklere aldırmadan yapıyor. Hukuk fakültesini bırakıp resim atölyelerine gitmesi de yine benzer bir cesaret örneği. İstanbul’a döndükten sonra Osmanlı’nın sanat politikalarını modası geçmiş ve geri kalmış bularak bunları değiştirmeye çabalıyor. Şimdi bile mucize gibi gelen, yedi ay gibi kısa bir sürede Sanayi-i Nefise’nin inşaatını tamamlatıyor ve okulu açıyor. Bunların hepsini başarmasında inatçı karakterinin rol oynadığı kuşku götürmüyor ama bunun yanı sıra, insanları yönetmeyi ve tanıştığı insanlardaki yetenekleri keşfetmeyi de bilen sezgilere sahip.

Kaplumbağa Terbiyecisi‘nin en hoş yanı, kitabın çok sade bir dilde yazılmış olması. Özellikle de Osman Hamdi’nin babasıyla mektuplaşmalarından bölümler benim çok hoşuma gitti. Kitapta ayrıca ne bir dipnot ne de fazladan verilen detay bilgiler var. Bu nedenle kitap, bir biyografide ender bulunacak bir sürükleyiciliğe sahip. Fakat yine tam bu nedenden dolayı biraz da kuşku uyandırıyor belki. Her şeyden önce mektupların gerçekliği konusu netlik kazanmıyor. Kitabın arkasındaki teşekkür notunda Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi’nden yararlanıldığı anlaşılıyor fakat bu mektuplar nasıl ve kim tarafından çevrildi söylenmiyor. Kitabın içinde değilse de sona eklenecek küçük bir kaynakçada özgün metinler ve mektuplar belirtilebilirdi.

Bu tür kitaplar çoğaldıkça hiç kuşkusuz sanata ilgi de artacaktır. Bu kitabı okuyup da Pera Müzesine Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunu görmeden durabilecek insan yoktur. Ben özellikle mimar Alexander Vallaury’nin Arkeoloji müzesine yeni bir ziyaret yapma isteği duydum. Geçen yaz bahçesinde konser dinlediğim bu muhteşem müzenin yapılış öyküsü kitabın en etkileyici bölümlerinden biri.

Osman Hamdi’nın bu kitapta öne çıkan bir yanı da, Batı sömürgeciliğinin, Orta Doğu ve tüm dünyada, kültürel mirasları talan ederek başladığını ilk gören insanlardan biri olması. Osmanlı İmparatorluğu Osman Hamdi sayesinde, Batı’nın tarihi eserleri kaçırmasına engel koyan ilk devletlerden biri oluyor. O güne kadar Osmanlı topraklarından kaçırılanlar Almanya, Fransa ve İngiltere’de müzeleri doldurmaya yetiyor fakat talanın sürmesine izin vermeyen kişi olarak Osman Hamdi sadece Türkiye için değil, tüm tarihi talan edilen ülkeler için çok önemli bir örnek oluşturuyor. Kaplumbağa Terbiyecisi’ni özellikle sanata meraklı gençlerin büyük bir zevkle okuyacaklarını sanıyorum.

(Radikal)

21 Ocak 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

İlk Popüler Bilim Kütüphanesi Açılıyor

İlk popüler bilim kütüphanesi açılıyor


TÜBİTAK popüler bilim kütüphanelerinin ilki Konya'da açılıyor21 Ocak 2009 13:17


Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından ülke genelinde başlatılan Popüler Bilim Kütüphaneleri kurulması projesinin ilki Konya'da hayata geçiriliyor. Kütüphane'nin açılışını Devlet Bakanı Mehmet Aydın gerçekleştirecek.

TÜBİTAK bilgi toplumunun oluşmasına destek olmak amacıyla, popüler bilim yayınlarını ülke çapında ücretsiz olarak dağıtacağı bağış projesini hayata geçiriyor. Bu kapsamda 81 ildeki il, ilçe ve kasaba halk kütüphaneleri ile Türkiye genelinde 593 Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'na (YİBO), TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları'ndan oluşan birer kütüphane kurulması hedefleniyor. Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün işbirliği sayesinde kütüphanelere her türlü desteğin verildiği söyledi. Başkan Tahir Akyürek hayata geçirilecek proje kapsamında ilk aşamada Konya'daki 11 Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nda okuyan 3 bin 470 öğrenciye ulaşılacağını açıkladı.

TÜBİTAK Popüler Bilim kütüphaneleri kurulması projesinin ilk olarak Konya'da hayata geçirileceğini ifade eden Başkan Akyürek, "Bu sayede Konya genelindeki 38 kütüphanede bu birim kurulacak. Kurulacak kitaplık sayesinde öğrencilerimiz araştıran, sorgulayan ve okuyan bireyler olarak yetişecek." dedi. Konya'nın pilot il olarak seçildiği bilgisini de veren Başkan Tahir Akyürek, kurulan kütüphanenin açılışının Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın'ın katılımıyla Sare Özkaşıkçı Yatılı İlköğretim Bölge Okulu Yurdu'nda açılacağını duyurdu.

Pipes Output

Blog Archive

etiket bulutu

Widget edited by Davut Erarslan