revizyon ile organize matbaacılık brnckvvtmllttrhaberi

Arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Arkeoloji : Arkeometri

Arkeometri hakkında bilgi
Arkeometri Sir Christopher Hawkes tarafından, yayımına 1958’de başlanan History of Art at Oxford ve Arkeoloji Araştırma Laboratuarı bülteninin ismi olarak bulunmuş bir kelimedir.
Arkeometri Sir Christopher Hawkes tarafından, yayımına 1958’de başlanan History of Art at Oxford ve Arkeoloji Araştırma Laboratuarı bülteninin ismi olarak bulunmuş bir kelimedir.

Arkeometri kelimesi arkeoloji ve metric ( Grekçe meitron kelimesinden “ölçme işlemi” bir ölçüm) kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir ve arkeolojik buluntuların değerlendirilmesinde kullanılan ölçüm veya sistemler anlamına gelmektedir.

Bu kelimenin ikinci kısmının arkaik olarak gösterilen anlamı arkeologlarla fizik ve tabii bilimciler arasında ortak bir yüzey temin etme konusunda arkeometrinin rolü ile anlam kazanmıştır. Çok kısa olarak arkeometri, arkeolojik verilerin fiziksel ve kimyasal metodlarla, matematiksel modelleme, istatistiksel analiz ve bilgi edinme teknikleri ile değerlendirilmesi şeklinde açıklanabilir.

Arkeometri’yi çeşitli disiplinlerin Arkeoloji’de ortak çalışması diye özetleyebiliriz. Bu disiplinlere Antropoloji, Zooloji, Botanik, Biyoloji, Biyokimya, Keramoloji, Metalurji, Malzeme Bilimi, Yerbilimleri, Fizik, Kimya, Matematik, İstatistik, Bilgisayar Bilimleri ve çeşitli tarihleme metodları örnek olarak sayılabilir. Eskiden Arkeometri denince sadece arkeolojik seramik üzerine yapılan çalışmalar kasdedilirdi.

Arkeolojide oluşan somut bir soru üzerine, bu sayılan displinlerden biri veya birkaçı arkeolojiyle ortak çalışmalar yapabilmektedir.

Arkeolojik çalışmaların başlangıcı çok eski zamanlara dayanmaktadır. Bununla birlikte bu bahsedilen disiplinlerin kullanımı ve uygulanması ortalama olarak son 50 yıldır büyük bir gelişme göstermiştir.

Arkeoloji sosyal bir bilimdir. Ancak arkeolojik araştırmalarda kullanılan bazı verilerin elde edilmesi ve incelenmesi için çeşitli fenni bilimlere başvurulmaktadır. Örneğin metal buluntulardan alınan örneklerin elektron mikroskobuyla incelenerek yapım tekniklerinin araştırılması, seramiklerin kesitlerinin alınıp kullanılan kilin yatağının belirlenmesi, seramik kaplardaki mikroskobik miktardaki yemek artıklarının analiz edilip tanımlanması arkeometri bilminin işidir.

Organik veya inorganik materiyalleri Radyakarbon(C-14), Dendrokronoloji, Elektron Spin Rezonans(ESR), Termolüminesans(TL) ve OSL gibi arkeometrinin en önemli uygulamaları arasında sayılabilecek yöntemlerle tarihlendirmek mümkündür.

Arkeolojik bulguların tarihlendirilmesinde kullanılan bazı yöntemler:

Potasyum Argon Metodu (KA): Radyoaktif olan bir maddenin (potasyumun) radyoaktif olmayan Argon40 gazına dönüşmesi olayıdır. Özellikle jeolojik tabakalar içinde bulunan fosil kalıntılarına uygulanır. 100.000 yılı aşkın volkanik kayalara da uygulanmaktadır.

Radyokarbon Metodu (C-14): 1955’ te Amerika’da Chicago Üniversitesi’nde W. Libby ve arkadaşları bu metodu uygulamışlardır. Bu tarihten itibaren en geçerli, en yaygın trihlendirme metodudur. Özellikle tarih öncesi arkeolojide kullanılır.

Tüm organik maddelerde bulunan radyoaktif karbonun, bunların canlılıklarını kaybetmelerinden sonra belirli bir tempoda azaldığı gözlenmiştir. Bu oran bilindiğinden, bulunan organik maddenin yaşı, bu gözönünde tutularak bulunur. Ölçülere göre yaklaşık olarak organik maddelerin ömürlerinin yarısı boyunca yılda 5568 karbon kaybettikleri anlaşılmıştır.

Bu temel üzerine hesaplar yapılmaktadır. Fakat 5568’in sonradan 5730 (yarı ömür) olduğu saptanmış, yine de eskiden vazgeçilmemiştir. Sakıncalı yanı tam doğru netice vermemesidir. Nedeni de atmosferin her zaman aynı miktarda karbon ihtiva etmemesidir.

Dendrokronoloji: Amerikalı A.E. Douglass tarafından bulunan, ağaç gövdelerinin enine kesitinde görülen yıllık halka tabakalarının incelenmesine dayanan tarihlendirme yöntemidir.

Ağaçlar her yıl gövdesinde yeni bir halka oluşturur. Bu halka bol yağışlı yıllarda kalın, az yağışlı yıllarda ince olur. Douglass eski evlerde kullanılan ağaçlardan özel bir teknikle kesit alarak, üzerlerindeki halkaları sayıp yaoıların tarihini saptamayı başarmıştır.

Termolüminesans Metodu: Taş, keramik, cam gibi kristal yapıya sahip maddelerin içindeki enerji birikimleri ısıtıldıkları zaman, bu enerji birikimleri ışık olarak çıkar.

İncelenecek madde önce ışınlarla bombardıman edilir, 100 santigraddan itibaren ısıtılır. Bunu takiben radyasyaon verilir. Elde edilen keolojik doz yıllık doza bölünerek maddenin yaşı tesbit edilir.

Obsidien aletlere uygulanan hidrasyon hızına göre yaş tayini, pişmiş toprakların mıknatıslanma derecesinin ölçülmesi, fosilleşmiş kemiklerin flüor bakımından incelenmesi, flora gelişmesinin incelenmesiyle bazı arkeolojik çevrelerin tarihlerini tesbit etmeye yarayan palinoloji ya da polen analizi de (polenlerin bulunduğu tabakadan iklim anlaşılır) yine arkeolojik tarihlendirmelerde yararlanılacak yöntemlerdir. Ayrıca mimaride de bazı özellikler kronolojik bir gelişim göstererek tarihlendirmede ipucu verirler.

AYASOFYA MÜZESİ DÖŞEME TAŞLARI VE HARÇLARININ XRD İLE ANALİZLERİ

Özet Dünyanın en ünlü ve eski eserlerinden biri olan Ayasofya Müzesi’nin inşaasında döşeme taşlarını tutturmada kullanılan bazı harç ve döşeme taşları X-ışını kırınım yöntemiyle incelendi. Ayrıca ince kesitleri alınarak mikroskopla petrografik tanımlamaları yapıldı. Harçların Bizans ve Osmanlı dönemine ait olup kireç, kum ve kil karışımından hazırlandığı anlaşıldı. Döşeme taşı ve mihrap kaplamada kullanılan iki değişik taş ve medrese kısmının altında kazı sonucu bulunan bir taşın da kimyasal bileşimi aynı yöntemle aydınlatıldı.

Giriş Bizans İmparatorluğu’nun en ünlü eserlerinden olan Ayasofya, esas binası 70.9
74.8 boyutlarındadır ve tuğladan yapılmıştır. Dha sonra birçok ortodoks mimarlar benzerini yapmak istemişlerse de başaramamışlardır. Bina ağırlığı 107 sütun tarafından taşınmaktadır. Bunların bir kısmı koyu vişne renginde Mısır porfirindendir. Diğerleri ise yeşil somaki mermerindendir ve Efes antik kentinden getirilmiştir.

Döşeme, Marmara Adası mermerleriyle kaplanmıştır. Duvarlar, kemerlerin başlangıcına kadar yeşil Thesselia; pembe damarlı Phriygia, açık yeşil damarlı Karytos, fildişi renkli Kappadokia mermerleriyle kaplanmış ve bunlar arasına koyu vişne renkli Mısır porfiri yerleştirilmiştir.

Bu çalışmada değişik yerlerden alınan harçlar ve kaplama taşlarının XRD ile analizleri yapılarak mineral bileşimleri ve petrografik tanımları yapıldı.

Materyal ve Metod Harç örnekleri, bulundukları yerden koparılarak alınmış, döşeme taşı örnekleri ise bulundukları yerdeki kırılmış parçalardan toplanmıştır. Örneklerin özellikleri ve devirleri aşağıdaki çizelgede verilmektedir.

Ayasofya Harç ve Taş Örneklerinin Özellikleri

Bulgular ve Tartışma Analizi yapılan dört harç örneğinin sonuçları aşağıda verilmektedir.

Harçların XRD Analiz Sonuçları

Günümüzde duvar harcı olarak kireç, kum ve çimento karışımı ve mermer kaplama harcı olarak çimento ve kum kullanılmaktadır. Ayasofya’da harç olarak kullanılan malzemenin ana bileşenleri de kireçtaşı (kalsit)’dir.

A2, A3 ve A4’ün Bizans dönemine ait olduğu bilinmektedir. A2 ile aynı bileşime sahip A1 harcının da muhtemelen Bizans dönemine ait olması veya Osmanlı döneminde de aynı ocağın kullanılmış olması sonucunu göstermektedir. A2 ve A3 harçları kireç taşına kum ilave edilerek hazırlanmış olabilir. Döşeme ve duvar kaplamasında kullanılan üç tür taşın XRD analizleri aşağıda verilmektedir. Genellikle bu amaçla mermer en yaygın kullanılan taştır.

Kaplama Amaçlı Kullanılan Taşların XRD Analiz Sonuçları

Mermerin ana bileşimi kalsiyum karbonattır. Her üç taş da mermer değildir. Döşemede kullanılan (A3) Korkuteli’ndebulunan bir tür sert parlak taştır. A6 no’lu örnek ise ahmeri atik veya porfido rosso antico isimli Mısır’ın Duham Dağı’nda ocakları bulunan kırmızı porfirdir ve volkanik bir kayadır. Kırmızı renk içeriği demir oksitten kaynaklanmaktadır. A7 no’lu örnek, kalsedon bileşimindedir. İnce kesit çalışması, paralel sönmeli lifler halinde izlenen mikrokristalen kuvars kristallerinden oluştuğunu göstermektedir.

Bu sonuçlar da göstermektedir ki, Ayasofya’nın inşaasında masraflardan kaçınılmamış ve Bizans topraklarının her tarafından süsleme amaçlı değişik taşlar kullanılmıştır. Sonuç olarak, XRD analizleri bize Ayasofya’nın inşasında kullanılan harç ve döşeme taşlarının yapısını aydınlatmada oldukça yararlı sonuçlar vermektedir. Bu analiz sonuçları, ince kesit incelemeleri ile oldukça uyum göstermiştir. Harç imalinde iki ayrı ocağın kirecinin kullanıldığını, kaplamada da mermerle birlikte ender bulunan değişik taşların da kullanıldığı anlaşılmaktadır. KURŞUN İZOTOP ANALİZLERİYLE BAZI BULUNTULARIN KAYNAKLARININ BELİRLENMESİ

Giriş Arkeolojik örneklerin üretiminde kullanılan hammaddelerin kaynak belirleme çalışmaları arkeolojik açıdan önemlidir ve elde edilen bilgiler eski kültürlerarası ilişkiler ve ticaret yollarını belirleme amacıyla kullanılmaktadır.

Arkeolojik açıdan Yukarı Fırat havzası Türkiya’nin önemli bölgelerinden biridir. Bu bölgede yerli ve yabancı arkeologlar kazı yapmışlardır ve değerli buluntular bölgedeki müzelerde sergilenmektedir. Yukarı Fırat havzasında Neolitik Çağ’dan beri değişik kültürler yaşamıştır. Ancak bu bölgede kullanılan hammeddelerin kaynağı hakkında bu güne kadar kayda değer bir yayın bulunmamaktadır.

Bronz buluntularının yapımunda kullanılan metal ve filizlerin kaynaklarının belirlenmesi için uygun bir bilimsel yöntem bulunmamaktadır. Eser elementlerden yararlanma değişik araştırıcılar tarafından denenmektedir. Diğer bir yöntem ise kurşun izotop oranlarından yararlanmadır. Bronz buluntular ve bunların üretiminde kullanılan bakır filizlerindeki kurşunun izotopik bileşimi fiziksel ve metalurjik işlemlerde değişmeden kaldığı varsayımlanmaktadır.

Öte yandan maden yatağının içerdiği elementlerin izotopik yapısı gözönüne alındığında yatağın her yanında aşağı yukarı aynı olmalı fakat yataktan yatağa değişmelidir. Ayrıca üretim sürecinde değişmeden kalabilmelidir.

Arkeolojik eserlerin kurşun izotop analizleri hangi bölgeye düşerse eserin kaynağı o bölge maden yatağına ait olduğu kesinlik kazanır.

Materyal ve Yöntem Bu çalışmada kullanılan arkeolojik buluntular ile filiz örnekleri Yukarı Fırat havzasında çeşitli yerlerden, bir kısmı doğrudan kazı sorumlusundan, bir kısmı da bakanlık izniyle müze müdürlüklerinden temin edildi. Arkeolojik buluntuların uygun kimyasal analiz yöntemleri ile ana ve eser elementleri belirlendi. Yaklaşık 50 mg.lık örneklerdeki kurşun önce iyon değiştirici reçineli kolonlarda ayrıldıktan ve anodik alaktroliz yöntemi ile yeterince saflaştırıldıktan sonra çeşitli kurşun izotop oranları termal iyonlaşmalı kütle spektrometresi ile analizlenerek hesaplandı.

Sonuçlar Eserler, Geç Kalkolitik-Urartu dönemlerini kapsamaktadır. Bu araştırmanın sonucunda buluntuların çoğunun Maden, Yapraklı, Amasya-Tokat, Siirt bakır maden yataklarına ait olduğu tesbit edilmiştir.



Türkiye Bakır Madeni Yatakları

BAZI FOSİL KEMİKLERİNİN KİMYASAL ANALİZİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

Arkeolojik kemikler toprak altında uzun süre kaldıkları için kimyasal değişmelere uğrarlar ve fosil kemik adını alırlar. Değişmeler çeşitli şekillerde olmaktadır. Kemiğin organik kısımları bozunur, aminoasitlerine ayrınarak çözünür, dolayısıyla azot içeriği zaman geçtikçe azalır. Kemik yapısındaki OH grupları yerine kısmen flor geçerek zamanla flor miktarı artar. Genelde yüksek flor içeriği kemiğin yaşlılığı hakkında bir işarettir.

Fosil kemikteki azot ve flor miktarının bulunması kemiğin yaşı hakkında bilgi verebilir. Ancak kimyasal değişme çevre koşullarına bağlı olduğundan ancak göreli bir yaş belirlenmesi mümkündür.

Fosilleşme süresindeki diğer bir değişme demir oksit ve kalsiyum karbonat gibi bazı maddelerin kemik yapısındaki toplanmasıdır.

Ayrıca kemik yapısındaki eser element miktarları da değişebilir. Ancak stronsiyum ve çinko gibi bazı eser elementler toprak altında önemli bir değişmeye uğramamaktadır.

Stronsiyumun yüksek oluşu gıda rejiminin bitkisel ,çinkonun yüksek oluşu ise hayvansal olduğunu gösterir. Böylece incelenen bireylerin etçil ve otçul olarak sınıflandırılmaları mümkün olmaktadır.
Arkometri
Arkeometri, arkeolojide çeşitli fen ve doğa bilim dallarının matematiksel ölçüm ve analiz yöntemlerinin uygulanması ve kullanılması olarak tanımlanabilir. Bu bilim alanında günümüzde yapılan arkeolojik araştırmaların kültür tarihi açısından, elden geldiğince eksiksiz olarak değerlendirilebilmeleri için, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli dallarından birlikte yararlanılır. Aslında arkeometrinin başlangıcının 19.yy’ın başlarına kadar geriye gittiği söylenebilir. 1800’de ilk kez M.H. KLAPROTH (1743-1817) Berlin Bilim Akademisinde sikkeler, camlar ve Ortaçağ heykelleri üzerinde gerçekleştirdiği bazı kimyasal analizlerin sonuçları hakkında bir bildiri verir. (J.Riederer 1982) 19.yy’ın sonlarına doğru ve yüzyılımız başlarında gerek Avrupa’da Üst Paleolitik Devir mağara duvar resimlerinin bulunuşu, Önasya’da, Anadolu’da başlayan ve yoğunluk kazanan arkeolojik kazılarda ele geçen çeşitli buluntular, metal, keramik, cam, duvar resimlerinin boyaları gibi organik malzemeden yapılan araç ve gerecin kimyasal analizleri büyük ölçüde artmaya başlar. Troya kazıları, Ur Kral Mezarları’nın keşfi, Mısır’da özellikle Flinders Petrie’nin Negade kültürüne ait buluntuları, bu analizlerin daha yoğun bir biçimde yapılmasını sağlar. Böylece Kalaproth’un analizlerini, F. Rathgen, C.H Besch, J.R Partington, H.H Coghlan ve daha birçoklarının araştırmaları izler ve bunlar gitgide daha büyük bir ilgi ile karşılanır. 1878’de Baron De Geer İsveç’de göl ve bataklık tortul kültelerindeki yıllık ömürlü bitki kalıntılarını inceleyerek, bunların içinde bulunduğu balçık katmanlarının sayımına dayanan, “Varv analizleri” olarak adlandırılan bir mutlak tarihlendirme yöntemi geliştirir. Böylece günümüzden yaklaşık 9 bin yıl öncesine kadar giden mutlak bir yaş tayini yapma imkanı doğar. 1920’lerde Yugoslav matematikçi ve astronomlarından Milutin Milankovitz ise, güneş sistemindeki lekelerin dünyada iklim değişmelerine neden olduğu varsayımından hareket eder; bu değişimlerin matematiksel olarak hesaplanması Buzul Çağlarının 600.000 yıl kadar geriye tarihlendirilebileceğini ortaya koyar.

1901’de bulunan, fakat arkeoloji alanında 1929’da ilk olarak uygulanan bir diğer yöntem ise “dendrokronoloji”dir. Uzun ömürlü ağaçların yatay kesitlerindeki halkların oluşumları ve bunların sayılmaları ile, ağacın kesildiği zamandaki yaşının mutlak olarak bulunabileceği anlaşılır. Buzul Devirlerinde yaşamış olan hayvanların türlerinin tesbiti, hem iklimsel, hem de paleocoğrafya açısından, yaş tayinleri için kullanılmaya başlar. Gene 1916’da İsveç’li botanikçi Lonnar von Post’un ilk olarak geliştirdiği “polinoloji” (çiçek tozlarının analizleri) yöntemi, gerek Buzul Çağlarının gerekse Postpleistosendeki bitki örtüsü, iklim değişmeleri ve tarihlendirme için kullanılır. 2.Dünya Savaşına kadar arkeolojik buluntuların değerlendirilmesi için, gerek çeşitli kimyasal ve fiziksel yöntemlerle yapılan malzeme analizleri, gerekse mutlak tarihlendirmeler için daha birçok yöntemlerin geliştirildikleri görülür. Ancak arkeolojiye dönük bu araştırmaların “ARKEOMETRİ” adı altında yeni bir boyut kazanması ve bugünkü konumuna kavuşması 1950-60 yılları arasına rastlar. Libby (1955) ve arkadaşlarının, yaşamları sona ermiş organik maddelerin içinde bulunan radyoaktif karbon 14’ün ölçülmesi ile (C-14) arkeolojiye yeni bir mutlak tarihlendirme yöntemini armağan etmeleri bir anlamda gerçek arkeometrinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bilindiği gibi, eskisinden farklı olarak bugün artık arkeolojik araştırmalar geçmiş uygarlıkları, tarihsel gelişimleri içinde, mümkün olduğunca eksiksiz bir şekilde değerlendirebilmeyi, amaçlamaktadır. Bu yüzden eski bir kültürün hakkıyla anlaşılabilmesi, tanımlanabilmesi için, o kültürü meydan getiren insanların, o günkü doğal çevrelerinin, içinde yaşadıkları biyolojik ortamı oluşturan hayvan ve bitki topluluklarının (yani ekolojilerinin), insan, hayvan, bitki ilişkilerinin, ellerindeki kaynaklardan yararlanma biçim ve derecelerine bağlı olarak ekonomilerinin, teknolojilerinin, sosyal, politik, sanatsal düzeylerinin aydınlatılması gerekmektedir. Gene aynı bağlam içinde, o kültürleri oluşturan insan topluluklarının içinde yaşadıkları devrin mutlak tarihlendirilmelerinin yapılmasına, gerek çağdaşları olan, diğer kültürleri, ya da uygarlıkları meydana getiren topluluklarla, gerekse doğal ve biyolojik çevreleri ile olan ilişki ve karşılıklı etkileşimlerinin tümüyle açıklığa kavuşturulmasına çalışılmaktadır.

ARKEOMETRİNİN UYGULAMA ALANLARI VE YÖNTEMLERİ

A. Arkeolojik toprak altı ve üstü kalıntıların, ören yerlerinin saptanmasında: 1. Optik yöntemler (Prospection-Önceden görme-yöntemleri) Hava fotoğrafı arkeolojisi Fotogrametri 2. Jeofiziksel / fiziksel yöntemler Rezistivite Elektrik sondası vb yöntemlerden yararlanılmaktadır. B. Arkeolojide çeşitli kalıntıların yaş tayinleri ile mutlak tarihlendirmelerde. 1. Radyoaktif yöntemler a. Radyoaktif parçalanmadan kaynaklananlar. C-14 (radyokarbon) K40 – Ar40 (potasyum-Argon) U-238 (Uranium 238) U-235 (Uranium 235) Th-232 (Thorium 232) Fizyon izleri sayımı v.b gibi b. radyasyon etkisiyle enerji birikiminden kaynaklananlar. TL (Termoluminesans) ESR (Elektron Spin Rezonans) 2. Radyoaktif olmayan yöntemler Jeofiziksel / manyetik alan değişimlerine dayananlar: paleo/arkeomanyetizma Rasemizasyon (kemiklerde amino-asid değişimi) Uranium / Florin (U ve F miktarının ölçümüne dayananlar) Obsidiyen Hidrasyonu (hidrasyon tabakasının ölçümü) Cam yüzeyi tabakaları (cam yüzeyin değişiminden oluşan tabakaların ölçümü) Varv analizi (balçık tabakaları sayımı / ritmik doğa olaylarından kaynaklananlar) Dendrokronoloji (ağaç halkaları sayımı / ritmik doğa olaylarına bağladı; C-14 için denetleyici ve düzeltici tarihlendirme yöntemi) Polinoloji (pollen analizi, pollen spektrumlarının belirleyici özelliği) Hayvan kemiği analizleri (hayvan kronolojisi) gibi yöntemler çoğunlukla uygulanmaktadır. C. Arkeolojik kalıntılarda ham maddelerin saptanması / Kaynak analizleri. Hammaddelerin tesbiti ile teknolojik düzey, ticaret, kültürel ilişkilerin aydınlatılmasında yararlanıldığı gibi, dolaylı olarak da doğal çevre ve iklim hakkında da bazen bilgiler edinilebilir. Bu amaçlar için genellikle taş, mermer, obsidiyen, kil çanak çömlek, toprak, metal, curuf vs örneklerin analizleri yapılır. Bugün çoğunlukta ıslak kimyasal yöntemler yerlerini daha çok aşağıdaki yöntemlere bırakmışlardır: 1. Radyoaktif yöntemler TL (termoluminesans) Neutron aktivasyonu Atomik soğurma spektrometresi 2. Diğer fiziksel yöntemler Optik mikroskobi Optik Emisyon spektrometresi (spektral analiz) X-ışını-floresansı Elektron prob mikroanalizi X-ışını saçınımı Kızılötesi soğurma vb gibi. Kaynak analizlerinde bu ve benzeri yöntemler, çoğu kez birarada da kullanılır. TL analizlerinde optik mikroskobiden yararlanıldığı gibi. D. Doğal çevre ve biyolojik ortamın, ekolojinin aydınlatılması, besin ekonomisi, eski toprak kullanım alanlarının belirlenmesinde, nüfus saptamalarında: Palco/arkeo-antropoloji Paleo/arkeo-botani Polinoloji Paleo/arkeo-zooloji Jeomorfolojik ve Jeokronolojik çeşitli yöntemler Toprak analizleri v.s den yararlanılmaktadır.



E. Müzeoloji ve arkeolojik kalıntıların restorasyon ve konservasyonlarının yapılmasında Çeşitli kimyasal analizler Çeşitli fiziksel analizler uygulanmaktadır. F. Arkeolojik kalıntıların tipolojik (tipsel) sınıflandırılmalarında, teknolojik düzeyin belirlenmesinde: Matematiksel kümeleme ve serileme teknikleri Bilgisayar arkeoloji ve İstatistik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak çeşitli gruplara giren yöntemlerin aynı alanların dışında, değişik amaçlar için de kullanıldıkları unutulmamalıdır. Örnek olarak polen analizi (polinoloji) pollenkronolojisi için olduğu kadar, doğal çevre, bitki örtüsü, iklim koşulları için de önemli bir gösterge sayılmaktadır. Görüldüğü gibi, kültür tarihinin her yönüyle araştırılmasında yardımcı olmak üzere uygulanan bu yeni arkeometrik yöntemlerin arkeolojiye kazandırdığı büyük katkıların yanında yeni bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Buna bir anlamda yeni bazı yükümlülükler de denilebilir. 1950’yi başlangıç olarak kabul edersek, bugün daha 35 yıllık bir geçmişi olan bu, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli yeni yöntemler topluluklarından oluşan bilim alanının, yani arkeometrinin tek tek her yönteminin kendine özgü bir dili ve değerlendirilme biçimi vardır. Bu arkeometrik yöntemlerle araştırma yapanlar, bugün, zaman zaman arkeometrist olarak adlandırılmaktadır. Arkeometristlerin araştırmalarını onlarla birlikte asıl yorumlayacak ve sonuçlara ulaştıracak olan kimse ise arkeolog dur. Bu bakımdan arkeologların bu yeni yöntemlerin dilinden anlayabilmeleri ve onlardan edinecekleri bilgileri doğru yorumlara kavuşturabilmeleri için arkeometrik yönden eğitilmeleri gerekir. Bu tarzda eğitim yapan kurumlara, bugün çeşitli ülkelerin üniversitelerinde rastlanmaktadır. Ülkemizde de böyle bir eğitim programına yer verilmesi artık zorunlu gibi gözükmektedir. Bu da herhalde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümleri olan ünivcersitelerimizde, Yüksek lisans düzeyinde eğitim yapabilecek, fen ve doğa bilimcilerle birlikte arkeologların da yer alacağı “ARKEOMETRİ Enstitüleri” nin kurulması ile gerçekleşebilecektir.

UZAKTAN ALGILAMA

Uzaktan algılama daha çok cisimler tarafından yansıtılan, dağıtılan ve yayılan elektromanyetik enerjinin ölçülmesiyle ilgilidir. Fotoğraf makineleri kısa dalga ölçü aletleri, spektradyometreler, çok bantlı tarayıcılar ve insan gözü, uzaktan algılayıcı sistemlere birer örnektir. Elektromanyetik enerji, ışık, ısı ve radyo dalgaları olarak düşünülebilir. Enerji kaynağı, genellikle güneştir. Uzaktan algılamada cisimlerden olan yansıma farklılıklarının saptanması yeryüzü şekillerinin havadan ve uzaydan alınan görüntülerle tanınmasını sağlar. Elektromanyetik tayf, dalga boylarına göre farklı şekillerde sınıflandırılmıştır, bu aralıklar bant olarak tanımlanır. İnsan gözü, elektromanyetik tayfın 0.4-0.7 m aralığına rastlayan bölümü algılayabilir. Elektromanyetik tayfın diğer kısımları sadece farklı aletlerin yardımıyla algılanabilmektedir. Çözünürlük, uydu görüntüsünün ayırım gücünü belirler. Landsat TM görüntüsünün çözünürlüğü 30 m/piksel, Landsat MSS görüntüsünün çözünürlüğü 80 m/pikseldir. Fransız SPOT uydusu XS görüntüsü ile 20 m/piksel ve Pankromatik görüntüsü ile 10 m/piksel çözünürlüğe sahiptir. Bu sayısal görüntüler, farklı yorumlama yöntemleri sunan bilgisayar sistemleri ile işlenirler. Araştırılan konu ile ilgili referans bilgilerin ne zaman ve nerede yardımcı olabileceği belirlenerek, verinin analizine başlanır. Referans veriler ve uzaktan algılama ile elde edilen sayısal görüntüler, bilgisayar sistemi içinde birleştirilerek, sonuç bilgileri üretilir.

ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASI

Arazi çalışması sırasında höyük tümülüs yerleşme bölgeleri ve antik yol kalıntıları arkeologlarca arazi üzerinde tespit edilmiştir. Arkeolojik elemanların kesin coğrafi koordinatları küresel yer belirleme (GS) adı verilen uydularla iletişim kurarak en boylam ve yükseklik ölçümleri yapan taşınabilir bir aygıt kullanılarak saptanmıştır.

ARKEOLOJİDE TARİHLENDİRME YÖNTEMLERİ

Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini kabaca iki bölümde incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi; radyoaktif yöntemler, ikincisi ise, radyoaktif olmayan fakat başka periyodik veya sürekli değişimlere dayanan yöntemlerdir. Radyoaktif yöntemleri de yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan yöntemlerdir ki, bunlara örnek olarak Karbon 14, Potasyum Argon yöntemlerini gösterebiliriz. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin madde içinde biriktirilmesi olayına dayanır. Bu tür tarihlendirmeye örnek olarak da termoluminesans ve elektron spin rezonans yöntemlerini gösterebiliriz. Radyoaktif olmayan yöntemlere gelince; bunlar da bir şekilde sürekli veya ritmik değişimlere dayanır. Örneğin, yerin manyetik alanının yön ve şiddetinin değişimi, yahut sürekli kimyasal değişimler gibi. Radyoaktif tarihlendirme yöntemlerinin tümü radyoaktifliğin tabiatından dolayı mutlak tarihlendirme yöntemidir. Oysa radyoaktif olmayan sürekli ve periyodik değişimlerin çoğu doğal çevre şartlarına bağlı olmalarından dolayı, genellikle bağıl tarihlendirme yöntemi olarak kullanılırlar. Mutlak tarihlendirme yöntemi olarak kullanılabilmeleri için gereken şartlar için kalibrasyon eğrilerinin elde edilmiş olması gerekmektedir.

RADYOAKTİF YÖNTEMLER

Radyoaktif elementler kararsız olup, parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında alfa, beta veya gama gibi adlar verilen enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Örneğin, potasyumun radyoaktif olan izotopu (40K) parçalanarak Argon (40Ar) dönüşür. Bu dönüşüm sırasında beta parçacığı salınır, Belli bir elementin radyoaktif parçalanma hızı, hiç bir şekilde çevre koşullarına bağlı değildir. Dünyanın her yerinde her türlü aşırı çevre şartlarında hep aynı hızla parçalanır. Bu nedenle mutlak tarihlendirme için ideal bir olaydır. Radyoaktif parçalanma olayı belli bir element için yarılanma süresi ile tarif edilir. Yarılanma süresi, radyoaktif elementin başlangıçtaki miktarının yarıya düşmesi için geçen zamandır. Böylece yarılanma süresi ve radyoaktif parçalanma olayının başladığı andaki radyoaktif madde miktarı biliniyorsa, parçalanmanın başlamasından ölçüm zamanına kadar geçen süre saptanabilir. Doğada bilindiğinden pek çok daha fazla radyoaktif element vardır. Ancak günümüzün teknoloji ile arkeolojide kullanılabilecek elementler sınırlıdır ve bunlar Tablo II’de verilmiştir. Radyoaktif yöntemlerle tarihlendirebilme süresi, izotopun yarılanma süresine bağlıdır. Örneğin, radyo karbonla tarihlendirilebilecek en eski örnek, yarılanma süresinin 10 katı kadar olan 50.000 yıl kadardır. Son yıllarda yapılan tarihlendirmeler sonunda geçmiş zamanlarda yaşayan organizmanın ihtiva ettiği karbon miktarında değişimler gözlenmiş, bu nedenle de ölçülen yaşların gerçek yaşlardan farklı olduğu bulunmuştur. Yaşı kesin bilinen ağaç halkalarının ölçümü ile bu tür değişimler düzeltilebilmektedir. Radyo karbon ile tarihlendirme için en uygun örnek türü odun, odun kömürü ise de tahıl, kumaş, çeşitli hayvan kabukları ve kemik gibi tüm karbon ihtiva eden örnekler bu yöntemle tarihlendirilebilir.

RADYOKARBON YÖNTEMİ VE ORANTILI KARBONDİOKSİT GAZ SAYIMI İLE TARİHLENDİRME Radyokarbon yönteminin temelleri Libby tarafından yaklaşık otuz dokuz yıl önce atılmıştır. (Libby 1946) Yöntemin bulunmasından bu yana çok sayıda laboratuvar binlerce örneği tarihlemiş, teori ve uygulamadaki değişikliklere karşılık temel yöntem uzun yıllar aynı kalmıştır. Radyokarbon veya öteki adıyla karbon-14 14C, 5730 yıllık yarı ömrüyle doğada var olan uzun ömürlü en yaygın radyoizotoptur. Radyokarbon atmosferin üst tabakalarında azot 14N, atomlarının kozmik ışınlarının yarattığı nötronlarla etkileşmesi sonucu oluşmaktadır. Bu etkileşmeyi 14N (n,p)14C veya 14N + n  14C + p şeklinde yazabiliriz. Buradan n nötronu, p protonu belirtmektedir. Görüldüğü gibi atmosfere girmeye çalışan kozmik ışınlar yarattıkları nötronlar aracılığı ile radyokarbonun yerkürede var olmasına neden olmaktadır. Böylece oluşan radyokarbon kısa sürede oksijen ile birleşip karbondioksit, CO2, gazına dönüşür ve tüm atmosfere dağılır. Buradan da bitki ve hayvanlardan oluşan canlılar evrenine, okyanuslara geçerek öteki karbon izotopları 12C ve 13C ile birlikte tüm organik maddelerin yapısında varolmaya başlar. Her yıl yaklaşık 75 kg radyokarbon oluştuğu hesaplanmaktadır. Radyokarbon 5730 yıl yarı ömürlü bir radyoizotoptur demiştik. Yani şu anda elimizde 1 kg radyokarbon olsa 5730 yıl sonra elimizde 0.5 kg radyokarbon kalır. Çünkü radyokarbon atomları çekirdeklerinden beta parçacıkları  fırlatarak bozunmakta ve tekrar azot, 14N, atomlarına dönüşmektedir. Bu radyoaktif bozunmayı 14C14N+ şeklinde yazabiliriz. İşte bu bozunma sonucu tüm organik maddeler belirli Bir radyokarbon aktivitesine sahip olur. Bu aktivite canlı çevresi ile karbon alışverişinde bulunduğu sürece, yani yaşadığı sürece sabittir ve 1 gram karbon için yaklaşık 14 bozunma/dakika kadardır. Bu özgül aktifliğin sabit olması her yıl yerkürede 7.5 kg radyokarbon oluşurken 7.5 kg radyokarbonun da bozunup azota dönüştüğünü, yani bir dengenin kurulmuş olduğunu belirtir. Bu denge durumu bütün canlılar için geçerlidir ve alınan radyokarbon kadarı bozunduğundan özgül aktiflik sabittir. Ne zaman ki canlı ölür ve çevresi ile karbon alışverişi kesilirse, sağlığında sahip olduğu özgül aktiflik 5730 yılda yarılanacak şekilde azalmaya başlar. Yani bir canlı 5730 yıl önce ölmüşse kalıntısının özgül aktifliği 7 bozunma/dakika, 11460 yıl (2x5730 yıl) önce ölmüşse kalıntısının özgül aktifliği 3.5 bozunma/dakika olacaktır. Görüldüğü gibi tarihleme demek aslında kalıntıdaki halen var olan radyokarbon özgül aktifliğinin bulunması demektir. Yalnız bunun için bazı varsayımlar yapmamız gerekir. Bunlardan birincisine göre yaşayan canlıların geçmişten günümüze özgül aktiflikleri daima yaklaşık 14 bozunma/dakikadır. İkinci varsayımımıza göre ise tüm canlılar yaşadıkları sürece aynı özgül aktifliğe sahiptir. Üçüncü varsayımımız canlı öldükten sonra çevresi ile karbon alışverişinin olmadığıdır. Bu temel varsayımlarla başlanılan radyokarbon yöntemi daha sonraları varsayımların doğru olmadığının anlaşılması üzerine değişikliklere uğramış, fakat elde edilen tarihlerin günümüzden yaklaşık 10000 yıl öncesine kadar düzeltilebilmesi sağlanmıştır. Çünkü geçmişte özgül aktifliğin önemli artmalar ve azalmalar gösterdiği bazı organik maddelerin izotop ayrışması denilen olay sonucu 14C bakımından 12C ve 13C atomlarına göre zenginleştiği veya fakirleştiği, toprak altında bazı örnek türlerinin çevreleriyle karbon alışverişini sürdürdükleri bulunmuştur. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi bütün bu sapmaları bilmek ve hesaplanan tarihte düzeltme yapmak ve örneğin öldüğü tarihi saptamak mümkündür ve yapılmaktadır. Tarihleme için özgül aktiflik ölçümleri kullanılabileceği gibi, bir örnekte halen var olan 14C/12C oranını da kullanmak mümkündür. Çünkü bu oran yaşayan canlılarda yaklaşık 1/1012 değerindedir. Yani bir örnekte her 1012 12C atomuna karşılık yalnız 1 tane 14C atomu vardır. Benzer 14C/13C oranı ise yaklaşık 1/1010 dur. Görüldüğü gibi doğada radyokarbon öteki karbon izotoplarına göre çok çok azdır. Buna karşılık uygulamada gerek radyoaktif sayım yöntemleri gerekse son yıllarda geliştirilen hızlandırıcılı kütle spektrometreleri (Gove ve ark.1980, Hall 1980, Hedges 1981, Gillespie ve ark.1984, Wölfli 1984, Özbakan 1985) bir örnekteki için özgül aktiflik ve 14C/12C oranlarının örneklerin öldükleri zamandan günümüze nasıl değiştiklerini kabaca görelim.

Orantılı Karbondioksit Gaz Sayımı Tarihlenmesi istenen bir örnekte halen var olan özgül radyokarbon aktivitesinin ölçülmesi için radyoaktivite sayımı yönteminin kullanıldığından söz etmiştik. Bu yöntemler uygulamada farklılıklar göstermekle birlikte, hepsinden kazı yerinden bulunup getirilen örnekler önce fiziksel ve kimyasal işlemlerle, örnek ile birlikte var olabilecek başka organik maddelerden temizlenir. Daha sonra örnek oksijen ile yakılarak karbondioksit, CO2 gazı elde edilir. İşte bu işlem basamağından sonra uygulamalar değişmeye başlar. Bazı sistemlerde elde edilen CO2 daha sonra asetilen, C2H2 gazına dönüştürülür ve sayım gazı olarak sayaçlara doldurulur, bazı sistemlerde elde edilen CO2 benzene, C6 H6, dönüştürülüp sıvı sintilasyon yöntemi ile aktivite sayımı yapılır. Bazı sistemlerde ise elde edilen CO2 gazı iyice saflaştırıldıktan sonra orantılı gaz sayacına doldurulup sayım gazı olarak kullanılır. ODTÜ Fizik Bölümü Radyokarbon Araştırma Laboratuvarı’nda kullanılan bu sonuncu yöntemdir. Kazı yerlerinden usulüne uygun toplanan örnekler laboratuvarda ön işlemden geçirildikten sonra oksijen ile quartz tüp içinde kontrollu olarak yakılır ve CO2 elde edilir. Saflaştırılan CO2 daha sonra yaklaşık üç haftalık beklemeye alınıp CO2 ile birlikte var olabilecek ve yarı ömrü yaklaşık 4 gün olan radyoaktif radonun yok olması sağlanır. Daha sonra örnek tekrar saflaştırılıp orantılı gaz sayacına belirli bir basınçta doldurulur ve sayacın plato eğrisi çizilip sayım voltajı hesaplandıktan sonra sayım işlemine geçilir. Sayım belirli aralıklarla tekrarlanarak yaklaşık 48 saat sürdürülür. Aynı işlemler günümüz özgül aktifliğinin, yani örneklerin yaşadıkları sürece sahip oldukları aktifliğin, bulunması amacıyla kullanılan NBS Oksalik Asit örneği ve sayım sisteminin tabansayımı için kullanılan antrasit örneği içinde uygulanır.

ELEKTRON SPIN REZONANS (ESR) TARİHLENDİRME YÖNTEMİ

Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini radyoaktif olan ve radyoaktif olmayan diye kabaca iki bölüme ayırmak mümkündür. Radyoaktif olan yöntemler yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelenir. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan, Karbon-14 ve Potasyum/Argon gibi yöntemlerdir. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin madde içinde biriktirilmesi olayına dayanır ki elektron spin rezonans bu tür tarihlendirme yöntemlerine bir örnektir. Uzun zamandır yaş tayininde kullanılagelen bu gruptaki termolüminesans (TL) yöntemiyle aynı prensibi paylaşmasına karşın ESR yönteminin TL yöntemine göre bazı üstünlükleri vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Ölçüm sırasında ESR merkezleri bozulmadığı için ölçü istenilen sayıda aynı örnekle tekrarlanabilir. 2. ESR yüzeysel olaylara karşı daha az duyarlı olduğu için kullanılan maddenin taneciklerinin belirli bir büyüklükte olma şartı yoktur. 3. Örnek hazırlama ve oda sıcaklığında ölçü alma işlemleri çok daha kolaydır. 4. Tekstil vs gibi organik maddelerin incelenmesinde de bu yöntem başarı ile kullanılmaktadır.

ESR Yöntemi : Radyoaktif elementler kararsız olup parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında farklı adlarda (alfa, beta, gama) enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Böyle radyoaktif elementler birçok kayaç ve minarellerin kristal yapısında eser miktarda bulunur ve saldıkları enerji taşıyan parçacıklar yapıdaki elektronları bağlı bulundukları yerlerden koparırlar. Normalde elektronlar bağlı oldukları çekirdek etrafında dolanırken kendi eksenleri etrafında da dönerler (spin hareketi) ve zıt yönde spio hareketi yapan elektron çiftleri şeklinde bulunurlar. Bunlardan birinin yerinden koparılması halinde geride tek elektron kalır. Buna çiftleşmemiş elektron da diyebiliriz. Böyle bir elektronun spin hareketi bu elektrona manyetik bir özellik kazandırır ve bu elektron bir mıknatıscık olarak düşünülebilir. Bu özelliğe sahip maddelere paramanyetik maddeler denir. Bir manyetik alana konmadığı takdirde madde içindeki bu mıknatıscıklar gelişi güzel yönlerde dağılmışlardır ve hepsi aynı enerjiye sahiptirler. Madde manyetik alana konduğunda bu mıknatıscıklar ya manyetik alan yönünde ya da buna zıt yönde yönlenirler. Manyetik alan H ise, H nın zıt yönünde yönlenenlerin enerjileri M kadar artacak, H nın aynı yönünde yönlenenlerin enerjileri ise aynı miktar (H) azalacaktır. Burada  elektronun manyetik momenti olup  = : spin kuvantum sayısı, : Bohr magneton ve g: elektronun çekirdek etrafında dolanmasının ve spin hareketinin mıknatıs özelliğine katkı derecesini gösteren faktör. Böylece elektronlar manyetik alanla aynı yönde yönlenenler veya zıt yönde yönlenenler olarak iki gruba ayrılırlar. İki grubun enerjileri farklı değerdedir ve aralarında gH kadar enerji farkı vardır. Enerjisi bu enerji farkına eşit olan bir elektromanyetik dalga maddeye gönderilirse düşük enerjiye sahip olan elektronlar bu enerjiyi alıp yüksek enerjili elektron grubuna dönüşürler. Diğer bir deyişle, H manyetik alanı yönünde yönlenmiş elektron mıknatısları elektromanyetik enerjiyi alınca H manyetik alanının zıt yönünde yönlenirler.

TERMOLÜMİNESANS YÖNTEMİ İLE ARKEOLOJİK YAŞ TAYİNİ

Keramik, pişmiş tuğla, yanmış çakmaktaşı ve obsidyen, volkanik, kül, meteor, curuf, sarkıt ve dikit gibi kalsit oluşumları ve benzeri inorganik obje ve malzemelerin içerisinde şifreli saat gibi çalışan fiziksel mekanizmalar vardır. Bu şifreli saat bir arkeolojik zaman-ölçer aygıtı gibi çalışır; hem sıfırlama özelliği vardır hem de otomatiktir. Temel problem, saatin şifresini çözerek gerçek zamanı, yani arkeolojik yaşı bulmaktır. Saati inceleyip şifresini çözen fiziksel yöntemlerden biri de termolüminesans (TL) yöntemidir. Burada amacımız TL yöntemini ve bu yöntemin arkeolojideki uygulamalarını kısaca anlatmak; bir başka deyişle saatin çalışma prensiplerini ve şifresinin çözüm tekniğini genel çizgileriyle sunmaktır. Yalnız yöntemi anlatmaya başlamadan önce TL olayının ne olduğunu, böyle bir amaç için nasıl kullanılabildiğini kısaca görelim.

Termolüminesans : Bazı maddeler ısıtıldıkları zaman ışıma yaparlar. Bu fiziksel olaya ısıtma ile ışıma anlamına gelen termolüminesans (TL) denir. Hemen belirtelim ki, TL olayı başka bir olayın sonucunda oluşmaktadır. Maddelerin içlerinde ve çevrelerinde eser miktarda uranyum (U) toryum (Th) ve potasyum (K) gibi radyoaktif elementler vardır. Bunlardan çıkan radyasyonlar alfa () ve beta () parçacıkları ile gama () ışınları maddenin atomları ile etkileşerek enerjilerini yitirirler. Bu enerjinin bir kıssmı madde içinde birikir ve maddenin 300 0C – 500 0C ye kadar ısıtılma durumunda ışık olarak çıkar. Çıkan ışık miktarı maddenin biriktirdiği radyasyon enerjisi miktarına bağlıdır. Ne kadar çok enerji birikirse o kadar çok ışık çıkar. Hiç enerji birikmemiş ise, veya biriken enerji herhangi bir nedenle, örneğin ısınma ile, boşalmış ise, doğal olarak hiç ışık görünmeyecek yani hiç TL olmayacaktır. Demek oluyor ki TL, maddenin etkileştiği toplam radyasyon miktarı (dozu) sonucunda biriken enerjinin ve bu enerjinin birikmesi için geçen sürenin dolaylı bir ölçüsüdür. Yöntemin temel problemi de bu sürenin bulunmasıdır. Maddede enerji birikimi şu şekilde olmaktadır: maddenin atomları ile etkileşen radyasyonlar atomları bağlı elektronların bazılarını koparır ve enerji kazandırırlar. Bu elektronların bir kısmı kazandığı enerjiyi anında geri vererek eski yerlerine veya benzer yerlere geri dönerler. Bir kısmı ise maddenin kristal yapısınd çeşitli nedenlerle oluşan ve tuzak denilen yerlere bağlanırlar ve böylece eski yerlerine dönen elektronların tersine radyasyondan aldıkları enerjiyi geri vermeyip bu tuzaklarda biriktirmiş olurlar. Biriken enerjinin saklanabilme süresi, yani elektronların tuzaklarda kalma süreleri çevre şartlarına ve tuzak özelliklerine bağlıdır. Birkaç dakikadan bir milyon yıla kadar elektronları tutabilen tuzaklar vardır. Doğal olarak bizi ilgilendiren uzun ömürlü tuzaklardır. Çünkü, ancak bu tuzaklar baştan itibaren yakaladıkları tüm elektronları korurlar ve böylece radyasyonla sağlanan enerji tam olarak birikmiş olur. İleriki satırlarda da belirttiğimiz gibi, bu tarihleme için sağlanması gereken koşullardan biridir

AMİNO ASİT RESAMİZASYONU

Amino asit resamizasyonu, C14 gibi fosil kemiklere doğrudan uygulanan bir tarihleme metodudur, ve paleoantropojide hominidlerin erken evrim aşamalarında kullanılabilmektedir. Bu tarihleme metodunun prensibi; optik etkinliği olan maddelerin, optik etkinliği olmayan maddelere dönüşmesidir ve teknik olarak resamizasyon süreci optik-akif maddenin, inaktif madde haline dönüşmesine bağımlıdır. Tüm yaşayan canlıların proteinlerinde (L) amino asitleri vardır ve ölümünden uzun bir süre sonra tüm (L) amino asitler (glycine hariç) resamizasyon denilen değişime uğrarlar ve proteinsiz (D) amino asit haline dönüşürler. (L) ile (D) arasında oran zamanla artar. İşte fosil kemiklerde bu artışın hesaplanması bize yıl olarak bir kronolojik ölçü verebilmektedir. Bu metodla yaklaşık 100.000 yıl eskiye yaşlandırma yapmak mümkün olmakla birlikte; fosil kemiklerdeki amino asitler, ısı, iklim değişmeleri, toprağın PH oranı gibi faktörlerden etkilendiği için araştırıcılar tarafından, ihtiyatla kullanılması gerektiği önerilmektedir.

FLUORIN, NİTROJEN VE URANYUM TARİHLEMESİ

Fluorin, nitrojen ve uranyum tarihlemesi, özellikle tarih edilmiş kazı yerlerinde ele geçen fosil kemiklerde uygulanmaktadır. Bir kemiğin relativ yaşı, aynı kazı alanından ya da aynı lokalitede bulunmuş başka bir kemiğin karşılaştırılabilir koşullarda saklanmış olmaları şartıyla kimyasal yapılarının kıyaslanması ile saptanabilir. Toprakta gömülü olan kemiklerin yapısındaki kimyasal değişim farklı hızlarda olmaktadır. Kemiğin organik maddesinde yağ hızla yok olurken protein çok yavaş bir tempoda ortadan kalkar. Bunun miktarını ölçmek, relativ bir yaş elde etmek demektir.

Fluorin tarihlemesinde yeraltı sularının fosil kemikleri etkilemesinin ölçümü yapılmaktadır. Yeraltı sularında bulunan fluorin, kemikteki kalsiyum ile birleşerek fluoropatite oluşturur. Bu maddenin, değişik kemiklerde ölçülmesi, hemzaman olup olmadıklarını göstermektedir; çünkü hem zaman olan kemiklerin kabaca aynı miktarda fluorapatite içermesi beklenir. Paleoantropoloji araştırmalarında, bilinen en iyi fluorin tarihlemesi, İngiltere’de Swanscombe teraslarında bulunmuş olan, Pildown ve Galley Hill fosillerine uygulanan metodtur; ve yaş post-pleistosen olarak verilmiştir. Nitrojen taihlemesi C14 tarihlemesi yapmak için fosil kemikte yeterli miktarda protein (collogen) eksilmesinin olup olmadığının saptanabilmesi açısından başvurulan bir yöntemdir. Galley Hill ve Piltdown fosilleri C14 tarihlemesinden önce, nitrojen ve fluorin testlerinden geçirilmiştir. Nitrojen tarihlemesi, sonuçlar açısından fluorin testleri ile birlikte yapılır; çünkü kemikte az fluorin birikmişse, çok nitrojen bulunacaktır ya da bunun tersi söz konusudur. Uranyum tarihlemesi ise, gömülü kemiklerde absorbe edilmiş olan uranyumun ölçülmesi esasına dayalıdır. Uranyum radyoaktif olduğu için ölçülebilir; şöyle ki, kemik deposite ne kadar uzun zaman gömülü kalmış ise, o kadar çok uranyum absorbe edecektir. Bilindiği gibi radyoaktivite bir yerden ötekine değişir ama, artan kronolojik yaş ile, uranyum miktarının da çoğaldığı saptanmıştır. Uranyum tarihlemesi, fosil kemiklerin, içinde bulunduğu depositten (depositin yaşından) daha yeni, ya da eski olduğunun bilinmesi açısından bizlere yardımcı olmaktadır. Bu test uygulanırken, kemik parçalanmadan kullanıldığı için, öteki testlerden daha avantajlıdır. Her üç tarihleme metodunun (fluorin, nitrojen, uranyum) en önemli eksiği, çapraz-tarihlemeye imkan vermemesidir. Öte yandan, birçok değişkenin ortamda mevcut olması nedeniyle, bir fosil örneğin jeolojik yaşının kabaca saptanmasından başka bir sonuç alınmamaktadır.

NÖTRON AKTİVASYON ANALİZİ YÖNTEMİ

Elementlerin büyük bir kısmı reaktöre konup nötronlarla ışınlandıklarında radyoaktif hale dönüşürler. Bu dönüşme elementin çekirdiğinin bir nötron yakalamasıyla olur. Her elementin meydana gelen radyoaktif izotopu belli bir enerjide (bazen bir kaç enerjide) gama ışını yayınlayarak parçalanmaya uğrar. Gama ışını spektrometresi dediğimiz bir ölçü sistemi ile her bir gama enerjisinin şiddeti ölçülür. Bu tür çalışmalarda bir de bileşimi tam olarak bilinen bir standartın örneğe gerek vardır. Keramik analiznde standart olarak bileşimi bilinen kil örnekler kullanılır. Analiz yapılacak örneklerden ve standarttan hassas olarak tartışılmış miktarlar (100-200 mg) kuvars tüplere konarak reaktörde aynı şartlarda ışınlaşır. Daha sonra bütün örneklerin gama ışınları ölçülür. Yapılacak basit bir karşılaştırma sonunda örnekteki element miktarları hesaplanır. Radyoaktif izotoplar yayınladıkları ışınların yanısıra yarı ömür dediğimiz bir özellikle de tanımlanırlar. Yarı ömür bir radyoaktif izotopun miktarının yarıya inmesi için geçen süredir. Bu süre değişik radyoaktif izotoplar için saniye, gün, ay veya yıl mertebesinde olabilmektedir. Reaktördeki ışınlamanın bitiminden gama enerjisinin ölçümüne kadar geçen zamana bağlı olarak çok kısa yarı ömürlü bazı izotopların tayin edilmesi mümkün olamamaktadır. Bizim çalışma şartlarımızda tayin edebildiğimiz elementler, rubidium (Rb) sezıum (Cs), baryum (Ba), uranium (U), toryum (Th), lantanyum (La), lutetium (Lu), skandium (Sc) hafnium (Hf), europium (Eu), serium (Ce), tantal (Ta), krom (Cr) ve demir (Fe)’dir. Bu elementlerden her zaman hepsi keramiklerin gruplandırılmasında kullanılamamaktadır. Rb, Ba ve Cr gibi bazılarının miktarı aynı bir kil yatağı içinde çok değişmekte, diğer bazı elementlerin miktarları da bazı örneklerde ölçülemeyecek kadar küçük olmaktadır. Demir dışında, tayin edilen elementler çok az miktarlarda olduğu için dışarıdan bir bulaşmanın olmamasına özen gösterilmesi gerekir. Bu nedenle keramik parçaların dış yüzeyleri özel bir matkapla temizlendikten sonra analiz için örnek alınmaktadır. Kimyasal analizden sonra yapılacak iş, örneklerin eser element birleşimi bakımından benzer olanlarını gruplar halinde ayırmaktır. Böyle bir işlemin elle yapılması imkansız olduğundan gruplandırma istatistik yöntemler kullanılarak bilgisayarda yapılmaktadır.

26 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Arkeoloji : Piramitler - Keops Piramidi

Keops Piramidi hakkında bilgi
Keops Piramidi veya Büyük Piramit, Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Gizze Yaylasında bulunmaktadır. Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eserdir.
Keops Piramidi veya Büyük Piramit, Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Gizze Yaylasında bulunmaktadır. Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eserdir.

Keops Piramidi'nin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikeranos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.

Piramit, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve o öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir. Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi Keopstur.

Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.

Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.
Ayrıca bakınız
Dünyanın yedi harikası

--------------------------------------------------------------------------------

Bu makale, online kullanıcı topluluğu tarafından oluşturulan ve düzenlenen özgür ansiklopedi projesi Wikipedia'nın Türkçe versiyonu Vikipedi'deki Keops Piramidi maddesinden kopyalanmıştır. Bu makale, GNU Özgür Belgeleme Lisansı ilkeleri kapsamında özgürce kullanılabilir.
Ek bilgi
Dünyanin yedi harikasindan günümüze kadar ulasan tek eser, Misir'daki Keops Piramididir. Misir'in baskenti Kahire yakinindaki Nil Nehrinin batisinda bulunan Giza Yaylasinda bulunmaktadir.

Keops Piramidinin yaninda biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadir. Ayrica, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakin yardimcilarina ait mumyalarin bulundugu bes piramit daha vardir. Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yillarina dogru hüküm süren Misir'in 4. Sülale devri hükümdarlarindan Keops'un mezaridir. Ikinci büyük piramit, Keops'un kardesi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yillarda hüküm süren Mikerinos'a aittir. Misir piramitleri yeryüzündeki anit-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunlarin en hasmetlisi olan Keops Piramidi dis görünüsü ile de "Dünyanin Birinci Harikasi" olma niteligine hak kazanmistir. Piramitler, firavunun mumyasi ile hepsi birbirinden degerli essiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde sakliyordu ve bu essiz hazineleri saklamak için yapilmislardir.

Keops Piramidinin yüksekligi 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar asinmistir. Bazilari 10-15 ton agirliginda olan 2.300.000 adet blok tasin üst üste yigilmasiyla olusturulmustur. Bir kenari 227 metre olan dörtgen tabani 50.524 metrekarelik bir alani kaplar. Piramidin iç ortasinda, tepeden 100 metre kadar asagida ve tabandan 40 metre kadar yukarida firavunun odasi vardir. Firavunun mumyasi, hazinesi ve özel esyasi bu odaya konmustur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genislikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardir.

Tarihçi Herodot'a göre, agir granit bloklari, piramidin üst bölümlerine çikarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genislikte bir rampa yapilmistir. Sadece bu rampanin yapilmasi bile 10 yil sürmüstür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalismasiyla 30 yilda tamamlanmistir. Daha sonra da Keops'un ve esinin mumyalanmis cesetleri bu mezara yerlestirilmistir.

18 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Arkeoloji : Arkeomagnetizma Yöntemiyle Tarihleme

Arkeomagnetizma yöntemiyle tarihleme hakkında bilgi
Arkeolojide kullanılan ve Yer'in magnetik alanının geçirdiği sürekli değişimden yararlanarak Yer'in yaşını belirlemeye dayanan tarihleme yöntemi. Yer'in magnetik alanının, sapma (magnetik kutup ile coğrafi kutup arasındaki fark), eğiklik (magnetik alan çizgilerinin yatay doğrultuyla yaptığı açı) ve şiddeti gibi üç temel özelliğinin zaman içinde düzenli biçimde değiştiği sanılmaktadır.

Bu değişimin tarihi de, bazı jeolojik örneklerde rastlanan artık magne-tizma (paleomagnetizma) yardımıyla belirlenebilir. Başka bir deyişle, artık magnetiz-ma özelliği gösteren jeolojik örneklerin başka yöntemlerle hesaplanan yaşlarından yararlanılarak, Yer'in magnetik alanının zamana bağlı değişimini gösteren bir eğri elde edilebilir. Günümüzde yürütülen çalışmaların amacı, Yer'in tarihinin son 10 bin yılına ilişkin eğrilerin elde edilmesidir. Bu tür bir eğri, artık magnetizma gösteren arkeolojik buluntuların yaşını belirleme olanağı verir.

Artık magnetizma gösteien arkeolojik buluntuların çoğu, demir oksitleri içeren kil türlerinden yapılmış eşyadır. Bu kil türleri belirli bir sıcaklığa kadar ısıtıldıklarında magnetik özelliklerini yitirir, soğumaya bırakıldıklarında yeniden kazanırlar. Son soğuma noktasında kazandıkları magnetizma, Yer'in o andaki magnetik alanının sapması, eğikliği ve şiddetiyle uyumludur. Aynı zamanda kalıcı olan bu magnetizma, yapay yolla yaratılmış artık magnetizmadır ve olağan koşullarda değişmeden günümüze değin kalır. Soğumaya başladıkları andan sonra hiç yer değiştirmemiş olan ve artık magnetizma gösteren arkeolojik buluntular (örn. bir çömlekçi fırınında bulunan eşya) Yer'in magnetik alanının yalnızca şiddetini değil, sapmasını ve eğikliğini de yansıttığından, bu tür buluntuların yaşları daha kesin biçimde belirlenebilir.

12 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Arkeoloji : Anıtkabirin Tanıtımı

Anıtkabir tanıtımı hakkında bilgi
A NITKBİR Türk Kurtuluş Savaşı'nın ve Türk İnkılâplarının büyük önderi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk vatanının bağımsızlığını kazanması için giriştiği savaş ve Türk milletini çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirdiği inkılâplarla geçen yaşamı 57 yıl sürmüş ve Büyük Önder 10 Kasım 1938'de ebediyete intikal etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'yi bütün kurumları ile çağdaş uygarlığın bir üyesi yapan, insanlık tarihine mal olmuş büyük bir önderdir. O'nun yüceliğini her yönüyle temsil edecek, ilke ve inkılâpları ile çağdaşlaşmaya yönelik düşüncelerini yansıtacak bir anıtmezar yapma fikri, Atatürk'ü kaybetmenin derin hüznü içindeki Türk milletinin ortak isteği olarak belirmiş ve yapımına karar verilmiştir.

RASATTEPE (ANITTEPE) Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin ismi Rasattepe idi. Bu tepede, M.Ö 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkarılan eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.

ANITKABİR'İN İNŞAASI Anıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk aşamada kamulaştırılma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir'in inşaatı ise 9 Ekim 1944'de görkemli bir temel atma töreni ile başladı. Anıtkabir'in inşası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır. Birinci Kısım İnşaat: 1944-1945 Toprak seviyesi ve aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 Ekim 1944'te başlamış ve 1945'te tamamlanmıştır. İkinci Kısım İnşaat: 1945-1950 Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 Eylül 1945'te başlamış, 8 Ağustos 1950'de tamamlanmıştır. Bu aşamada inşaatın kâgir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması göz önünde tutularak, anıt kütlesinin "temel projesinin" hazırlanması kararlaştırılmıştır. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlanmış ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğinde betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına gelmiştir. Giriş kuleleri ile yol düzeninin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlanmıştır. Üçüncü Kısım İnşaat: 1950 Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, aslanlı yol, tören meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü Kısım İnşaat: 1950-1953 Anıtkabir'in 4. kısım inşaatı ise şeref holü döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve şeref holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaat 20 Kasım 1950'de başlamış ve 1 Eylül 1953'te bitirilmiştir. "Anıtkabir Projesi"nde mozolenin kolonat üstünde yükselen tonoz bir bölüm vardı. 4 Aralık 1951 tarihinde hükümet, şeref holünün 28 m.lik yüksekliğinin azaltılması ile yapının daha çabuk bitirilmesinin mümkün olup olmadığını mimarlara sordu. Mimarlar yaptıkları çalışmalar sonunda şeref holünü taş bir tonoz yerine, bir betonarme tavan ile örtmenin mümkün olduğunu bildirdiler. Böylece tonoz yapının zemine vereceği ağırlık ve bunun doğuracağı teknik mahzurlar da ortadan kalkıyordu. Anıtkabir yapımında beton üzerine dış kaplama malzemesi olarak kolay işlenebilen gözenekli, çeşitli renklerde traverten, mozole içi kaplamalarında ise mermer kullanılmıştır. Heykel grupları, aslan heykelleri ve mozole kolonlarında kullanılan beyaz travertenler Kayseri Pınarbaşı İlçesi'nden, kulenin iç duvarlarında kullanılan beyaz travertenler ise Polatlı ve Malıköy'den getirilmiştir. Kayseri Boğazköprü mevkiinden getirilen siyah ve kırmızı travertenler tören meydanı ve kulelerin zemin döşemelerinde, Çankırı Eskipazar'dan getirilen sarı travertenler zafer kabartmaları, şeref holü dış, duvarları ve tören meydanını çevreleyen kolonların yapımında kullanılmıştır. Şeref holünün zemininde kullanılan krem, kırmızı ve siyah mermerler Çanakkale, Hatay ve Adana'dan, şeref holü iç yan duvarlarında kullanılan kaplan postu Afyon'dan, yeşil renk mermer Bilecik'ten getirilmiştir. 40 ton ağırlığındaki yekpare lahit taşı Adana'nın Osmaniye İlçesi'nden, lahitin yan duvarlarını kaplayan beyaz mermer ise Afyon'dan getirilmiştir.

ANITKABİR'İN MİMARİ ÖZELLİKLERİ Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arası, "II. Ulusal Mimarlık Dönemi" olarak adlandırılır. Bu dönemde daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı binalar yapılmıştır. Anıtkabir bu dönemin özelliklerini taşımaktadır. Bu dönem özellikleri ile birlikte Anıtkabir'de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır. Örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir'in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır. Bütün bu özellikleriyle yapıldığı dönemin en iyi örneklerinden biri olan Anıtkabir yaklaşık 750.000 m² lik bir alanı kaplamakta olup, Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır.

A- BARIŞ PARKI Anıtkabir; Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla oluşturulan Barış Parkı içinde yükselmektedir. Afganistan, A.B.D., Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Irak, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Kıbrıs, Mısır, Norveç, Portekiz, Yugoslavya ve Yunanistan'dan çeşitli ağaç ve fidanlar getirilmiştir. Bugün Barış Parkı'nda 104 ayrı türden yaklaşık 48.500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır.

B- ANIT BLOKU Anıtkabir Anıt Bloku üç bölümden oluşmaktadır. 1- Aslanlı Yol 2- Tören Meydanı 3- Mozole Anıtkabir'e Tandoğan kapısından girildiğinde Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan Aslanlı Yol başındaki 26 basamaklı geniş merdivenlere ulaşılır. Merdivenin hemen başında karşılıklı olarak istiklal ve hürriyet kuleleri yer alır. Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere ulusumuzun ve devletimizin oluşumunda büyük tesirleri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir. Kareye yakın 12 x14 x7,20 m. boyutlarında dikdörtgen plan üzerine kurulmuş olan kulelerin üzeri piramit biçiminde çatılarla örtülüdür. Çatıların tepelerinde, eski Türk çadırlarında görülen tunç mızrak ucu vardır. Eski Türk kilim desenlerinden alınmış geometrik süslemeler, fresk tekniğinde uygulanmıştır. Ayrıca kulelerin iç duvarlarında, o kulenin ismiyle ilgili bir kompozisyon ve Atatürk'ün özlü sözleri bulunmaktadır.

İSTİKLAL KULESİ Aslanlı yolun sağ başındaki İstiklal Kulesi'nin iç duvarlarında bulunan kabartmada, ayakta duran ve iki eliyle kılıç tutan bir gencin yanında bir kaya üzerine konmuş kartal figürü görülmektedir. Kartal, mitolojide ve Selçuklu sanatında gücün, istiklâl ve bağımsızlığın sembolü olarak tasvir edilmiştir. Kılıç tutan genç ise istiklali savunan Türk milletini temsil etmektedir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. Ayrıca kule duvarlarında yazı bordürü olarak Atatürk'ün istiklalle ilgili şu sözleri yer almaktadır: "Ulusumuz en korkunç yok oluşla son buluyor gibi görünmüşken, tutsak edilmesine karşı evladını ayaklanmaya davet eden atalarının sesi, kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son Kurtuluş Savaşı'na çağırdı." (1921) "Hayat demek savaşma, çarpışma demektir. Hayatta başarı kesinlikle savaşta başarı kazanmakla mümkündür." (1927) "Biz hayat ve bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı hiçe sayarız." (1921) "İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar." (1927) "Bu ulus bağımsızlıktan yoksun olarak yaşamamıştır, yaşıyamaz ve yaşamıyacaktır, ya istiklal ya ölüm." (1919) Kulenin içinde ise Anıtkabir maketi ile Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.

HÜRRİYET KULESİ Aslanlı Yol'un sol başında bulunan Hürriyet Kulesi içindeki kabartmada; elinde kağıt tutan melek figürü ile meleğin yanında şaha kalkmış bir at tasvir edilmiştir. Melek figürü bağımsızlığın kutsallığını, elindeki kağıt "Hürriyet Beyannamesi"ni sembolize etmektedir. At figürü ise hürriyet ve bağımsızlık sembolüdür. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. Kule duvarlarında Atatürk'ün hürriyet ile ilgili şu sözleri yazılıdır. "Esas, Türk ulusunun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz." (1927) "Bence, bir ulusta şerefin, onurun, namusun ve insanlığın sürekli olarak bulunabilmesi kesinlikle o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına sahip olabilmesiyle mümkündür." "Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayandığı ulusal egemenliktir." "Bütün tarihsel yaşantımızda özgürlük ve bağımsızlığa sembol olmuş bir ulusuz." Kule içinde Anıtkabir'in inşaat çalışmalarını gösteren fotoğraf sergisi ve inşaatta kullanılan taş örnekleri bulunmaktadır.

KADIN HEYKEL GRUBU İstiklal kulesinin önünde, ulusal giysiler giymiş üç kadından oluşan bir heykel grubu vardır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk'e tanrıdan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır. Bu üçlü grup, Türk kadınlarının Atatürk'ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağırbaşlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Özkan'ın eseridir.

ERKEK HEYKEL GRUBU Hürriyet Kulesi'nin önünde üç erkekten oluşan heykel grubu vardır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerini temsil ederken, onun yanında elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanı, biraz gerisinde ise yerel kıyafetlerle Türk köylüsü temsil edilmiştir. Her üç heykelin yüzünde derin acı ile Türk milletinin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu, Hüseyin Özkan'ın eseridir.

ASLANLI YOL Ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 m. uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 aslan heykeli bulunmaktadır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem sebebiyle, Anadolu'da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükuneti temsil etmektedir. Heykeller Hüseyin Özkan'ın eseridir.

TÖREN MEYDANI Aslanlı yolun sonunda yer alan tören meydanı 129 x84,25 m. boyutlarındadır. 15.000 kişi kapasiteli bu alanın zemini; siyah, kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir.

MEHMETÇİK KULESİ Aslanlı yolun bitiminde sağda Mehmetçik Kulesi yer almaktadır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada; cepheye gitmekte olan Mehmetçiğin evinden ayrılışı ifade edilmektedir. Bu komposizyonda, elini asker oğlunun omuzuna atmış onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü, fakat gururlu anne tasvir edilmiştir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir. Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Mehmetçik ve Türk kadınları hakkında söylediği özlü sözler yer almaktadır: "Kahraman Türk eri Anadolu savaşlarının anlamını kavramış, yeni bir ülke ile savaşmıştır." (1921) "Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ulusunda Anadolu köylü kadının üstünde kadın çalışmasından söz etmek imkânı yoktur." (1923) "Bu ulusun çocuklarının özverileri, kahramanlıkları için ölçü birimi bulunamaz." Kulenin içinde; Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili çeşitli kitaplar ve hediyelik eşyalar ziyaretçilere sunulmaktadır.

ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ Mehmetçik ve Zafer kuleleri arasında yer alan; müze, kitaplık ve Kültürel Faaliyetler Müdürlüğü'nün içindeki birimde "Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi" bulunmaktadır. Atatürk, milli mücadele ve inkılâplar konulu Türkçe ve yabancı dillerde kitapların bulunduğu bir "İhtisas Kütüphanesi" olarak, her kesimden araştırmacı ve okuyucuya hafta içi 09.00-12.30 / 13.30-17.00 saatleri arasında hizmet vermektedir.

ZAFER KULESİ Kulenin duvarlarında Atatürk'ün en önemli üç zaferinin tarihi ve zaferle ilgili özlü sözleri yazılıdır. Kule içinde Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938'de İstanbul Dolmabahçe Sarayı'ndan alarak Sarayburnu'nda donanmaya teslim eden top arabası sergilenmektedir.

İSMET İNÖNÜ'NÜN LAHTİ Barış ve Zafer Kuleleri arasında yanları açık sütunların oluşturduğu galerinin ortasında 25 Aralık 1973 yılında vefat eden Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı, Türk Milli Mücadelesinin Batı Cephesi komutanı ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün sembolik lahdi bulunmaktadır. Mezar odası alt kattadır. İsmet İnönü, Anıtkabir'e 28 Aralık 1973'te Bakanlar Kurulu Kararı ile defnedilmiştir.

BARIŞ KULESİ Kulenin iç duvarında Atatürk'ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesini dile getiren bir kabartma kompozisyonu yer almaktadır. Bu kabartmada çiftçilik yapan köylüler ve yanlarında kılıcını uzatarak onları koruyan bir asker figür tasvir edilmiştir. Bu asker barışın sağlam ve güvenli kaynağı olan Türk ordusunu sembolize etmektedir. Bu şekilde insanlar Türk ordusunun sağladığı huzur ortamı içinde günlük hayatlarını devam ettirmektedirler. Kabartma, Nusret Suman'ın eseridir. Kule duvarlarında Atatürk'ün barış ile ilgili şu sözleri yer almaktadır. "Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir." (1935) "Yurtta Barış, Cihanda Barış." "Ulusun hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir." (1923) Kulenin içinde ise Atatürk'ün 1935-1938 yılları arasında kullandığı Lincoln marka tören ve makam otomobilleri sergilenmektedir.

23 NİSAN KULESİ Kulenin iç duvarında 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışını temsil eden bir kabartma yer almaktadır. Bu kabartmada, ayakta duran kadının tuttuğu kağıdın üzerinde 23 Nisan 1920 yazılıdır. Kadının diğer elinde Millet Meclisimizin açılışını simgeleyen bir anahtar bulunmaktadır. Kabartma, Hakkı Atamulu'nun eseridir. Kule duvarlarında meclisin açılışıyla ilgili Atatürk'ün özlü sözleri yer almaktadır: "Bir tek karar vardı: O da ulusal egemenliğe dayalı, hiçbir koşula bağlı olmayan bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmak." (1919) "Türkiye Devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir." "Bizim bakış açılarımız kuvvetin, gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır." Kulede Atatürk'ün 1936-1938 yılları arasında kullandığı Cadillac marka özel otomobili sergilenmektedir.

BAYRAK DİREĞİ Anıtkabir'in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanına giriş merdivenlerinin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk bayrağı dalgalanır. Amerika'da özel olarak yaptırılan 33.53 m. yüksekliğindeki bu direk, Avrupa'daki tek parça çelik bayrak direklerinin en yükseğidir. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmaktadır. Amerika'da yaşayan Türk asıllı Amerika vatandaşı Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında imal edilerek 1946 yılında Anıtkabir'e hediye edilmiştir. Bayrak direğinin kaidesinde yer alan kabartmada; meşale Türk medeniyetini, kılıç taarruz gücünü, miğfer savunma gücünü, meşe dalı zaferi, zeytin dalı ise barışı simgelemektedir. Türk bayrağı, ulusumuzun yurdunu savunma, zafer kazanma, barışı koruma ve uygarlık kurma gibi yüce değerleri üzerinde dalgalanmaktadır. Kabartma Kenan Yontuç'un eseridir.

MİSAK-I MİLLİ KULESİ Müzenin girişindeki bu kulenin içinde bulunan kabartma, tek vücut olarak kenetlenmemizi sembolize etmektedir. Kabartma, bir kılıç kabzası üzerinde üst üste konmuş dört elden ibarettir. Bu komposizyon Türk vatanının kurtarılması için içilen millet andını ifade etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir. Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Milli Misak ile ilgili şu sözleri yazılıdır: "Kurtuluşumuzun genel kuralı olan ulusal andı tarih safhasına yazan ulusun demir elidir." (1923) "Ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamak istiyoruz." (1921) "Ulusal benliği bulamayan uluslar başka ulusların avıdır." (1923) Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Müzenin girişi olan bu kulede bulunan aktüalite panolarında Anıtkabir'de yapılan önemli törenlere ait fotoğraflar da sergilenmektedir.

ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılâp kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. Bu amaçla 21 Haziran 1960'ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk'ün kullandığı eşyalar ve kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir. Müzede ayrıca Atatürk'ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen'in müzeye armağan ettikleri Atatürk'e ait eşyalar sergilenmektedir.

İNKILÂP KULESİ Müzenin devamı olan bu kulede Atatürk'ün giydiği elbiseler sergilenmektedir. Kulenin iç duvarında yer alan kabartmada zayıf, güçsüz bir elin tuttuğu sönmek üzere olan bir meşale, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nu simgelemektedir. Güçlü bir elin göklere doğru kaldırdığı ışıklar saçan diğer bir meşale ise, yeni Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'ün Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için yaptığı inkılâpları simgelemektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir. Kule duvarlarında Atatürk'ün inkılâplarla ilgili şu sözleri yazılıdır: "Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse ilerlemesine, uygarlaşmasına teknik imkân ve bilimsel ihtimal yoktur." "Biz ilhamlarımızı gökten ve bilinmeyen alemden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." Müzenin giysi bölümü olarak kullanılan bu kulede; Anadolu Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr.Yılmaz Büyükerşen'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumu heykeli bulunmaktadır.

CUMHURİYET KULESİ Sanat Galerisi'nin girişi olan bu kulenin duvarlarında Atatürk'ün Cumhuriyet ile ilgili şu özlü sözü bulunmaktadır. "En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız, ulusal egemenliğimizi kavramış ve onu eylemli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi gerçekten kanıtlamış olduğumuzdur." Kulenin içinde, Atatürk'ün öğrenim gördüğü Manastır Askeri İdadisi ile Sivas ve Erzurum Kongre binaları ve I. T.B.M.M. binalarının maketleri ve o dönemlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.

SANAT GALERİSİ Cumhuriyet Kulesi ve Müdafaa-i Hukuk Kuleleri arasında yer alan bu bölümde Atatürk'ün özel kitaplığı teşhir edilmektedir. Duvarlarda Atatürk'ü ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamları ile Atatürk'ü birlikte tasvir eden yağlı boya tablolar bulunmaktadır. Bu tablolar, ressam Rahmi Pehlivanlı'nın eseridir. Galeride ayrıca, Atatürk, Milli Mücadele ve Anıtkabir konulu belgesel filmlerin gösterildiği sinevizyon bölümü yer almaktadır.

KURTULUŞ MÜZESİ MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ Bu kule duvarının dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşımızda ulusal birliğimizin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileri uzatmış sınırlarımızı geçen düşmana "Dur!" diyen bir erkek figür tasvir edilmiştir. İleri uzatılan elin altında bulunan ulu ağaç yurdumuzu, onu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milletimizi temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir. Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Müdafaa-i Hukuk konusunda söylediği sözler yer almaktadır: "Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır." (1919) "Ulus bundan sonra hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına şahsen kendisi sahip çıkacaktır." (1923) "Tarih; bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez." (1919) "Türk ulusunun kalbinden, vicdanından doğan ve onu esinlendiren en esaslı, en belirgin istek ve iman belli olmuştu: Kurtuluş." (1927) Kulenin içinde "Atatürk ve Milli Mücadele" konulu periyodik sergiler düzenlenmektedir. Ayrıca Atatürk'ün öğrenim gördüğü Harbiye Mektebi'nin maketi bulunmaktadır. SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMA Komposizyonun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek bulunmaktadır.Bunlar, savaşın ilk döneminde düşman saldırıları karşısında evlerini bırakıp yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya dönmüş, sol elini kaldırıp yumruğunu sıkarak düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir. Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın ile ayakta bir yiğit ve ona bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürleri, Sakarya Muharebesi başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk, düşman istilası altında, Türk ordusunu bekleyen halkımızı simgelemektedir. Bu halkın üzerinden uçarak Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır. Komposizyonun sonunda yere oturan kadın vatan anayı, diz çöken genç Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanan Türk ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk ordusunun zaferinin simgesi olan meşe ağacını göstermektedir. Kabartma İlhan Koman'ın eseridir.

BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMA Komposizyonun solunda yer alan ve bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Sonraki bölümde; Atatürk bir elini ileri uzatmış ve "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek, Ata'nın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Bundan sonraki bölümüde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde ellerinde kalkan ve kılıçlı bir asker Türk ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Önde ise elinde Türk bayrağı ile Türk ordusunu çağıran zafer meleği bulunmaktadır. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.

MOZOLE Anıtkabir'in en önemli bölümü olan mozoleye çıkan 42 basamaklı merdivenlerin ortasında "hitabet kürsüsü" yer almaktadır. Mermer kürsünün tören meydanı cephesi dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk'ün "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözü yazılıdır. Kürsü Kenan Yontuç'un eseridir. Mozole 72x52x17 m. boyutlarında uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuş olup, ön ve arka sekiz, yan cepheler ise 14.40 m. yüksekliğinde ondört kolonatla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde, solda Atatürk'ün Türk gençliğine hitabı, sağda ise Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümünde söylediği nutku yer almaktadır. Harfler taş kabartma üzerine altın yaldızlarla yazılmıştır.

ŞEREF HOLÜ Şeref holüne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk'ün 29 Ekim 1938 tarihli Türk ordusuna son mesajı, solda ise 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Atatürk'ün ölümü üzerine yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli Türk milletine taziye mesajı yer almaktadır. Bu iki yazıt Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981'de yazılmıştır. Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde, Atatürk'ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Lahit taşı tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref holünün zemini Adana ve Hatay'dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır. Şeref holünün 27 kirişten oluşan tavanı ile yan galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref holünün yüksekliği 17 m. olup, yan duvarlarında altışardan 12 adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozole yapısının üstü, düz kurşun çatı ile örtülüdür.

MEZAR ODASI Atatürk'ün aziz naaşı, mozolenin zemin katında doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozolenin birinci katı olan şeref holündeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası Selçuklu ve Osmanlı mimari stilinde sekizgen planlı olup, piramidal külahlı, tavanı geometrik motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının ortasında kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresinde bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.

11 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Arkeoloji : İskender Lahti

İskender Lahti, İÖ 4. yüzyılın son çeyreğinde yapıldığı sanılan, adını üstündeki kabartmalar arasında bulunan Büyük İskender figüründen alan lahit. Osman Hamdi Bey'in 1887'de yaptığı Sayda (bugün Lübnan'da) kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde sergilenmektedir.

Kime ait olduğu bilinmemekle birlikte, İskender'in olmadığı kesindir. Lahit, yassı bir taban bölümünün üstünde yanlamasına duran bir dikdörtgenler prizması biçimindedir; tepesinde bir Yunan tapınağınınkini andıran bir beşik çatı vardır. Prizmanın dört yan yüzüyle çatının üçgen alınlıkları kabartmalarla kaplıdır. Uzun yüzlerden birinde Yunanlılarla Persler arasındaki bir çarpışma canlandırılmıştır. Bu kabartmanın sol yanındaki, at üstünde betimlenmiş figür İskender'dir. Sırtında Herakles' in simgesi olan aslan postu vardır. Öbür uzun yüzde bir aslan ve geyik avı sahnesi yer almaktadır. Dar yüzlerden birinde ve bunun üstündeki alınlıkta birer çarpışma sahnesine yer verilirken, öbür dar yüzde bir pars avı, alınlıkta ise gene Perslerle Yunanlıların çarpışması konu edilmiştir. Eski Yunan sanatında âdet olduğu gibi, beyaz mermerden yapılmış İskender Lahti' nin de bütün kabartmaları çeşitli canlı renklerle boyanmıştı. Epeyce solmuş ve yer yer kaybolmuş olmakla birlikte, bu boyaların izleri bugün de seçilebilmektedir.

10 Mart 2009 Salı | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Arkeoloji : Alacahöyük

Ç orum’a bağlı Alaca ilçesinin kuzeybatısında yer alan höyük. Önemli Hitit merkezlerinden olan bu höyük, 310 m genişliğinde 20 m yüksekliğindedir. Çok eski devirlerin önemli doğu - batı yolu üzerindedir.


İlk olarak 1835’de W.G. Hamilton tarafından gezilen Alacahöyük, o zamandan beri çeşitli araştırma ve kazılarla hakkında bilgi edinilmeye çalışılan bir yerdi. Buradaki kazılar esaslı olarak 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına yapılmaya başlandı. Bu araştırmaların neticesinde höyükte, dört kültür çağı ve on dört yapı katı tesbit edildi.

Birinci kültür çağı denilen dönem M.Ö. 3200 - 2600 yıllarını içine alır. Bu kültür çağına ait olan höyükte kerpiç, kamış, ince ağaç dallarından yapılmış evlerin kalıntıları ile mezarlar ve çanak çömlek bulundu.

İkinci kültür çağının dönemi ise, M.Ö. 2500 - 2100 büyük bir yangın neticesinde ortadan kalkmıştır. Burada sadece on dört kral mezarı bulunabilmiştir.

Üçüncü kültür çağı olan devre, M.Ö. 2000-1200 yıllarına rastlamakta olup, Hititlere aittir. Bu devrede dört yapı katı göze çarpar.

Eski Hitit çağına rastlayan yapı katında temel taşları ufaktır.

Evler, bakır çağının son yapıları yakılıp yıkıldıktan sonra kurulmuştur. Evlerin kiler ve fırınları arasında bulunan sokaklar, eski Hitit çağının şehircilik sistemi yönünden bir fikir verir. Orta Hitit çağında bir tapınak meydana çıkarılmıştır. Ayrıca şehrin büyük kanalizasyonu, sokakları, kaldırımları ve özel evleri bu çağdaki gelişmeleri iyice ortaya koyar.

Büyük Hitit çağının ilk devresi, çift kapılı Hitit tapınağı veya sarayı ile meşhurdur. Bu tapınakta; üstü açık bir avlu, avluyu çevreleyen salonlar, odalar, taş tabanları yerinde bulunan çift sıra sütunlar ve heykel tabanı bulunmakta olup, bunlar Hitit dini yapılarının özelliğini taşıyan kalıntılardır. Büyük Hitit çağının ikinci devresine ait olarak ise sfenksli kapı ortaya çıkarılmıştır. Kapının sağ ve sol tarafı kabartmalarla tezyin edilmiştir. Bu kapı şimdi Ankara müzesine getirilmiştir. Yine bu devrede Alacahöyük; çanak, çömlek, bakır, tunç, kurşun ve altın araçlar, küçük figürler gibi ele geçen eserlerle küçük san’atlar bakımından da gelişmiş olduğunu sergilemiştir.

Dördüncü kültür çağı yani son kültür çağında Alacahöyük; Frigler ile Osmanlılar ve bunların arasındaki medeniyetlere sahne olmuştur. Friglere ait önemli eserler olmamakla beraber, bunları takib eden medeniyetlere ait binalar, çanak, çömlek, para vs. gibi eserler, yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Arkeolojik bakımdan önem kazanan Alacahöyük’te yapılan kazılar neticesinde bulunan eserler bugün orada yapılmış olan müzede sergilenmektedir.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

Alacahöyük, Çorum'un 45 km. güneyinde, Alaca Ilçesi'nin 17 km. kuzeybatisinda yer almakta olup, Bogazköy'e 34, Ankara'ya ise 210 km. uzakliktaki Alacahöyük Köyü yerlesim alani içerisindedir. Höyük, bilim alemine ilk kez 1835 yilinda W.C. Hamilton tarafindan tanitilmis olup, bu yillardan itibaren höyük Orta Anadolu'yu ziyaret eden bilginlerin ugrak yeri olmustur. 1861 yilinda ise G. Perrot Anadolu gezisi sirasinda höyüge gelmis ve kapinin sag ve solundaki dört köse kulenin plani ile orthostatlardan birini açiga çikarmisir. Perrot bu çalismadan sonra bu kabartmalarin hitit dönemine ait oldugunu da ilk olarak ileri süren kisi olmustur. Törensel Sembol Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binin ikinci yarisi, Yüksekligi 34 cm. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Anadolu'nun tarihi cografyasinda emegi büyük olan W. Ramsey de Wilson ile birlikte 1881 yilinda höyügü inceleyerek birkaç yeni kabartmayi daha önce bilinenlere eklemislerdir. 1893 yilinda ise E. Chantre Anadolu'ya geldiginde ilk olarak höyüge gelmis ve o da sfenkslerin arasindaki dört köse dehlizi ve onun gerisindeki ikinci kapiyi ve kapinin sövelerini ortaya çikarmistir. Kabartmalarin mülajini alan Chantre, kabartmalarin konularina bakarak, Perrot gibi burasinin bir saraydan ziyade mabet kapisi olabilecegini ileri sürmüstür. Sfenksli kapinin güneyindeki aslanlari da inceleyen Chantre bu kapilardan biri üzerinde yer alan yazinin Frig yazisi oldugu görüsünü Ramsey'in yazisindan sonra daha da kuvvetlendirmistir. Daha sonra 1906 yilindan beri Bogazköy'de çalisan H. Winckler, Makridi Bey ve Istanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Ethem Bey'in teklifi üzerine Höyük'te arastirma yapmaya karar vermislerdir. 1907 yilinda Makridi Bey sfenksli kapida yaklasik 15 gün süren bir çalisma yapmis, bu çalisma sonucunda kapi önünde birkaç yeni orthostat daha bulmustur. Höyügün birkaç yerinde sondaj çalismasi yaptiktan sonra, höyügün kuzey etegindeki poterni (girisi) görerek bunu Bogazköy'deki poternle karsilastirmistir. Höyük'te gerçek anlamda ilk sistemli kazilar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafindan baslatilmistir. 1935 yilinda Türk Tarih Kurumu adina Hamit Zübeyr Kosay, Remzi Oguz Arik ve Mahmut Akok gerçeklestirdigi ilk kazi çalismalari 1983 yilina kadar sürdürülmüstür. Bu tarihten itibaren ara verilen kazilara 1997 yilinda Prof. Dr. Aykut Çinaroglu tarafindan tekrar baslanmistir. Törensel Sembol Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi, Yüksekligi 24 cm. Dövme ve dökme teknigiyle yapilmistir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Yapilan arastirma ve kazilar sonucunda Alacahöyük'ün Kalkolitik Çagdan günümüze kadar kesintisiz olarak iskâna sahne olan höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit ve Frig dönemlerini kapsayan bu katlar kendi aralarinda 15 ayri mimari tabakaya ayrilmaktadir. Buna göre; Kalkolitik Çag : M.Ö. 4000-3000 ana toprak üzerine 15-9 tabakada, Eski Tunç Çagi : M.Ö. 3000-2000 8-5 tabakada, Hitit Çagi : M.Ö. 1800-1200 4-2 tabakada, Frig Çagi : M.Ö. 750'den itibaren 1. tabakada yer almaktadir. Höyük'te Kalkolitik Dönemde gerçeklestirilen ilk iskân kuzey kisimlari tepeciklerle korunan ve su seviyesinden yüksek bir konumda güneye bakan bir alan seçilerek gerçeklestirilmis olup, bu yerlesme küçük bir köy durumundan ileriye gidememistir. Bu dönemde mimari, tas temel ve kerpiçle örülen duvara dayaniyordu; çati saz ve kamisla örtülerek, üzeri düz dam toprakla sikistiriliyordu. Geyik Heykeli Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi, Yüksekligi 52.5 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Kalkolitik Dönemi takip eden ve 4 yapi kati ile temsil edilen Eski Tunç Çagi Alacahöyük'te 13 kral mezari ile önem kazanmistir. 5. ve 7. kata ait oldugu ileri sürülen mezarlar sehrin özel bir alaninda yer almaktadir. Bunlar biçimleri bakimindan Anadolu'nun ve hatta Önasya'nin essiz mezar örnekleri olarak nitelenebilir. Mezarlar yetiskin erkek ve kadinlara aittir. Bu mezarlara çocuk ve bebek gömülmemistir. Ayrica bu mezarlarda birden fazla gömüye de rastlanmamistir. Orta Anadolu'daki diger mezar tiplerinin aksine Alacahöyük'te hem mezarlarin hem de ölülerin istikametinde bir birlik vardir. Ölü hediyeleri Eski Tunç Çaginda Ege ve Önasya'da bilinenlerin en zengini ve çesitlisidir. Bunlarin arasinda bugüne kadar benzerlerine diger kültür bölgelerinde rastlanmayan günes kurslari, geyik ve boga heykelleri, süs esyalari, kama, kiliç, balta gibi savas aletleri ile pismis toprak, tas, altin, gümüs, tunç, bakir ve elektrondan yapilmis eserler de vardir. Eski Tunç Çaginda Alacahöyük'ün mimari sistemi, Anadolu'nun özgün yapi teknigine dayanmaktadir; bu teknige göre yapilan tas temelli, kerpiç duvarli, düz tavanli, sivali taban ve toprak çatilidir. Alacahöyük'ün su an görülebilir kismini olusturan Hitit tabakalari üç yapi katindan olusmaktadir. Bu dönemde, 250 m. çapinda daireye yakin sekildeki höyügün kenarinda bir savunma sistemi olusturulmus olup, savunma sistemi üzerinde sehre girisi saglayan iki ana kapinin varligi tespit edilmistir. Bunlardan biri güneydogudaki sfenksli kapi, digeri höyügün batisindaki kapidir. Kadeh Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi, Yüksekligi 13.9 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Höyük'te olasi sehrin dinsel kapisini olusturan güneydogudaki sfenksli kapida, iki sfenks yer almaktadir. Iki metreden yüksek olan ve monolit tas lentolari üzerine yontulmus olan sfenks protomlarinda baslar dikkati çekmektedir. Disari taskin siskin gövdeli sfenksler ayrik ve kisa bacaklar üzerinde durmaktadir. Dogu tarafindaki sfenksin iç yüzünde pençelerinde tavsan tasiyan çift basli kartal bulunmaktadir. Sfenksli kapinin dogu ve batisinda yer alan kulelerin altinda bulunan kabartmalar alçak kabartma teknigiyle islenmis, ayrintilar plastik olarak verilmistir. Bati kulesi orthostatlarinin hemen hemen hepsi tüm bir friz olarak izlenir. Bu kisimda altta kült-libasyon konularinin ve üst sirada ise av sahnelerinin betimlendigi görülmektedir. Firtina tanrisi onuruna kutlanan ve Hitit dini metinlerinden de bilinen bayram törenlerinde basrahip ve rahibesi olan kral ve kraliçe burada boga karsisinda dua pozisyonunda gösterilmis, bunu izleyen kabartmalarda ise törenin diger bölümleri betimlenmistir. Dogu kulesindeki kabartmalarda oturan tanriça önünde dua eden sahislar yer almaktadir; bunlar kült törenlerinin devam ettigini göstermektedirler. Gaga Agizli Kap Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi, Yüksekligi 14.3 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Sfenksli kapidan içeri girip, giris kompleksini geçtikten sonra sag tarafta "Mabet-Saray" olarak adlandirilan büyük bir Hitit yapisinin temelleri görülmektedir. Bu yapi, çesitli depo odalari vve diger komplekslerden olusmaktadir. ALACAHÖYÜK Cumhuriyet döneminin ilk kazilarindandir. M.Ö. IV. bin ortasindan günümüze kadar sürekli iskan mevcuttur. Höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolotik çaga ait olan iskanin üzerinden Tunçun yaygin olarak kullanilmasindan dolayi Anadolu'da Eski Tunç çagi olarak bilinen III. bin tabakalari gelir ve Alacahöyük bu buluntulari ile bu devrin önemli temsilcileridir. Altin, gümüs, elektron gibi kiymetli madenlerden yapilma esyalara sahip bu çaga ait 13 mezar ortaya çikartilmistir. Çok zengin buluntulardan dolayi kral veya prens mezari olarak adlandirilmaktadir. Bu mezarlarda ortak hediye "Günes Kurslari" olarak bilinen dini amblemlerdir. Hitit imparatorluk çagi yerlesimine ait sfenksli kapi sehrin güneyindedir Girisin iki tarafini süsleyen kabartmalar Hitit dini törenlerinden birini tasvir etmektedir. Höyük'ün kuzeybatisinda da potern yer almaktadir. Ören yeri içerisinde bir de müze mevcuttur. Ayrica; Alaca Ilçesinde Pazarli, Büyük Güllücek, Eskiyapar; Kalinkaya, Mahmudiye köylerinde basta Eski Tunç çagi olmak üzere Hitit, Firik çaglarina ait eserler mevcuttur

8 Mart 2009 Pazar | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Pipes Output

Blog Archive

etiket bulutu

Widget edited by Davut Erarslan