revizyon ile organize matbaacılık brnckvvtmllttrhaberi

Sosyal Bilimler ve Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal Bilimler ve Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Felsefe : Daimicilik

Daimicilik hakkında bilgi
Genel olarak, insanın toplumun ve yaşamın değişmez bazı temel yönleri, gerçekleri bulunduğunu bu öz ya da yönle ­kaldığını savunan öğreti.
G enel olarak, insanın toplumun ve yaşamın değişmez bazı temel yönleri, gerçekleri bulunduğunu bu öz ya da yönle ­kaldığını savunan öğreti.

26 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Sosyal Bilimler : Toplum Bilimi

Toplum Bilimi hakkında bilgi
Sosyoloji (latince socio+logos) ; “Toplum Bilimi” veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir. Sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal olaylar ve olgular), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal
Sosyoloji (latince socio+logos) ; Toplum Bilimi veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir.

Sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal olaylar ve olgular), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir bilimdir.

Geniş anlamıyla sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal ilişkileri, sosyal gruplar, kurumlar ve örgütler arasındaki ilişkileri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve bilimsel olarak mercek altına alan bir bilim dalıdır.

Sosyoloji, fertten ziyâde toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden sorunları ele alıyorsa da, sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir.


Tarihçesi


Toplumsal olaylar, her ne kadar insanlık tarihi ile başlatılmakta ise de hadiselere toplumsal yaklaşım tarzı daha çok 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır.

Toplumbilimi terimi, ilk kez bir toplumbilimci olmaktan ziyâde bir bilim felsefecisi olan Fransız August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış ve İngiliz Herbert Spencer (1820-1903) tarafından da geniş kitlelere tanıtılmıştır.

Ancak, toplumbiliminin ilk temel esaslarını, ilmî yöntemlerle ortaya seren ilk bilim adamı belki de İbni Haldun'dur (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, toplumbiliminin ilk büyük kurucusudur. Toplumsal kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda göçebe unsura yer verdiği, bunların medeni halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, toplumsal psikoloji, toplumsal ekonomi, tarih felsefesi, etnografya, toplumsal coğrafya, toplumsal felsefe, kentleşme, toplumsal insanbilimi gibi toplumsal bilim dallarına ait toplumsal kuramları, ciddî mânâda ancak 19. asırda kavranabilmiş ve bir çok Avrupalı bilim adamının çalışmalarına temel dayanak vazifesi görmüştür.


Dallar



Ahlâk Toplumbilimi
Askeri Toplumbilimi
Beden Toplumbilimi
Bilgi Toplumbilimi
Bilim Toplumbilimi
Çalışma Toplumbilimi
Din Toplumbilimi
Eğitim Toplumbilimi
Folk Toplumbilimi
Gender Toplumbilimi
Hukuk Toplumbilimi
İktisat Toplumbilimi
İnsan Ekolojisi ve Nüfusbilimi
Kent Toplumbilimi
Köy Toplumbilimi
Kurumlar Toplumbilimi
Küçük Topluluklar Toplumbilimi
Kültür Toplumbilimi
Medikal Toplumbilimi
Natüralist Toplumbilimi
Sağlık Toplumbilimi
Sanat Toplumbilimi
Sanayi Toplumbilimi
Siyaset Toplumbilimi
Toplumsal Psikoloji
Toplumbilimsel Kuram
Tarih Toplumbilimi
Tatbikî Toplumbilimi
Vergi Toplumbilimi


Toplumbilimciler
İbn'i Haldun
Saint Simon
August Comte
Émile Durkheim
Ziya Gökalp
Jürgen Habermas
Karl Marx
Vilfredo Pareto
Talcott Parsons
Ferdinand Tönnies
Max Weber
Immanuel Wallerstein


Felsefe : Varoluşçuluk

Varoluşçuluk hakkında bilgi
İdealardan fiziksel nesnelere, canlı varlıkların kökeninden, Tanrı'nın doğasına kadar felsefenin inceleme alanına giren en önemli temalar, varoluş sorunuyla çok yakından ilgilidir.
Varoluşçuluk J. P. Sartre, K. Jaspers, M. Heidegger ve G. Marcel gibi düşünür ta­rafından savunulmuş olan çağdaş felsefe akımı. İnsanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren felsefe okulu.

Genel bir çerçeve içinde, dünyada bir insan varlığı olarak varolmanın ne olduğunu açıklama çabası içine giren bir okul ya da sistemden ziyade belli ortak ilgileri ve önkabulleri olan filozoflar tarafından oluşturulan felsefe hareketi ya da akımı olarak varoluşçuluğun soyağacı, genellikle iki ayrı parçaya ayrılır: Bunlardan, kendi içinde teolojik ve laik diye iki ayrı parça ya da geleneğe ayrılan birincisi, bir irade sahibi varlık, irade bir fail olarak insana verdiği önemle seçkinleşen etik gelenektir. Birincisinde S. Kierkegaard, ikincisinde ise Nietsche bulunur.

Varoluşçuluğun soyağacındaki ikinci temel parça, varoluşçu felsefeye bir yöntem sağlayan, insanın dünya ile olan ilişkisine dair sistematik bir açıklama için gerekli altyapıyı tedarik eden fenomenolojidir. Buradan hareketle varoluşçuluğun söz konusu iki atanın, etik gelenekle Husserl fenomeno­lojisinin evliliğinden doğduğu söylenebilir.

Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir: 1- Varoluşçuluk, her şeyden önce egzistans ya da varoluşun hep tikel ve bireysel, yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı, o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye, gerçekliğin Tin, Akıl, Geist, Bilinç İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizmlerin karşı çıkar. 2- Akını, varoluşun öncelikle bir varlık problemi, varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, her tür bilimci, nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk, özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla, Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti, belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.

3- Bu bağlamda varoluşçuluk, epistemolojik açıdan dünyanın insanın ilgi ve eylemlerinin etkisi ya da müdahalesinden bağımsız olan, bütünüyle ve mutlak olarak nesnel bir tasvirinin olabileceğini yadsır. Dünya verilmiş olup, onun varoluşundan kuşku duymanın bir anlamı yoktur. Ama, dünya ya da varlık mutlaka insanla olan ilişkisi içinde betimlenmek veya araştırılmak durumundadır.

4- Varoluşçuluğa göre, varlığa ilişkin araştırma, varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, varoluşçu felsefe, geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi, özün varoluştan önce değil de, varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu, daha sonra kendisini tanımlayıp, özünü yarattığını dile getirir. Yani, varoluşçuluğa göre, insanların insan varlıkları diye nitelenebilmeleri için, kendisine uymak durumunda oldukları sabit ve değişmez bir öz yoktur. İnsan bilinci, fiziki nesnelerin varlık tarzından bütünüyle farklı bir varlık tarzına sahiptir. O sadece bir şey (beden) olarak varolmaz, fakat aynı zamanda hiçbir şey, yani bir bilinç ve boşluk olarak varolur. Bilinci onu her ne ya da kim olacaksa, onu seçebilmesinin önkoşuludur.

İşte bu bağlamda, insanın kendisine yabancı bir dünyaya fırlatılmış bulunduğunu, onun kendisini nasıl oluşturursa, öyle olacağını; kendisinin belirleyeceğini öne süren ve dolayısıyla determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduklarından tümüyle farklı biri olabileceklerini dile getirir.

5- İnsana öz ünü oluşturma şansı veren bu imkanlar, onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için, varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise, varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizme taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.

6- Varoluşçuluk, nesneden yola çıkan. varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı, özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin, varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp, nesnelliği araması yerine, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu, insanlık halini ele alıp, öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup, hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.

7- Varoluşçuluk, özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde, evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp, özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu, evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını, evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.

8- Böyle bir evrende, insanın hazır bulduğu ahlâk kuralları olmadığından; varoluşçuluk, ahlâki ilkelerin, kendi eylemleri dışında, başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.
Varoluşçuluk
İdealardan fiziksel nesnelere, canlı varlıkların kökeninden, Tanrı'nın doğasına kadar felsefenin inceleme alanına giren en önemli temalar, varoluş sorunuyla çok yakından ilgilidir. Bununla birlikte, Pascal, Kierkegaard, Heidegger, Sartre gibi belli başlı temsilcileri arasındaki derin görüş farklılığına rağmen, varoluşçuluk adıyla nitelenen bir düşünce akımı vardır ve özellikle insan varoluşunun özgüllüğünü belirleme sorunuyla ilgilidir.

Bilinçli bir varlık için kendi öz varlığı önce tartışılmaz bir olgudur ve bu noktada o düşünülebilir olmayan yoklukla çelişir. Aziz Augustinus'un da söylemiş olduğu gibi, yaşadığımızı (varolduğumuzu) bildiğimiz kadar kesin hiçbir şeyi bilemeyiz; yaşadığını (varolduğunu) bildiğini söyleyen asla ne yanılmış, ne de yalan söylemiş olur. H Descartes'çı Alain için "varolmak her şeydir varolmamak ise hiçbir şey". Çünkü varolma olgusu her türlü düşünceye önceliklidir, bu düşüncelerin sonucu değildir.
Varolmak ve düşünmek
Descartes'ın ünlü Cogito'sunda gösterdiği gibi, varoluş, ancak varolduğunun bilincinde, düşünen bir varlığın varolması koşuluyla düşünülebilir. "Düşünüyorum, o halde varım ve Cogito sum, (“Düşünüyorum, benim, varım”) biçimindeki iki Descartes'çı önermeden ikincisi, düşünce ve varlığın dayanışmasını daha kuvvetle vurgulamaktadır; çünkü bu formülde "varolmak» ve "varolduğunu düşünmek aynı şeydir.

Bir şeyi (veya bir varlığı) düşünmek ve bu şeyin (veya varlığın) varolduğunu düşünmek, o şeye (veya varlığa) hiçbir şey katmaz. İster gerçek, ister düşsel olsun, her türlü düşünce gelip varoluşta düğümlenir. Bu nedenle Kant, “ontolojik kanıt”ın Tanrının varlığına ilişkin kanıtlayıcı önermesini eleştirecek ve hiçbir gerçek varlığını sadece onun varoluşunun düşünülmesinden çıkarılamayacağını öne sürecektir.

Buna karşılık, varoluşun içine savrulduğu, üstün bir güç ( Tanrı veya Varlık) tarafından yaratıklar veya “olanlar” dünyasına terk edildiği düşünülen tek başına bir öznenin kendisinin bilincine varması ve Tanrı'ya veya Varlik'a göre ahlakî yalnızlığını (terk edilmişlik duygusuyla) haykırırken içine düştüğü endişe ve kaygı, varoluş düşüncesini olumsuz etkilemektedir.

Demek ki, kendini düşünen öznenin bilincine kabul ettiren varolma olgusu ile düşüncenin varlığa sanki yabancı ve denetlenemez bir verilmiş gibi çarptığı düşünme olgusu arasında, temel bir ikilik söz konusudur. Sınırlı, geçici ve kökten biçimde olumsal yaşantısı olan her tikel varoluş, öznel bir gerçekliktir ve bu haliyle her türlü nesnel bilim alanının olabildiğince dışındadır ama olumsallığın egemen olduğu alanda zorunluluğu ve tikeli: ötesindeki evrenseli keşfedebilme yeteneği bulunan (tutkulardan, kaygılardan ve sıradan varoluşun çıkar hesaplarından arınmış) akılcı düşüncenin dışında da kalmazlar.
Varoluşçuluk ve ontoloji
Varoluş ile bilgi arasında uzlaşmaz bir çelişkiye dönüşen bir çatışma üzerine varoluşçuluk, Katoliklikten ( Pascal) Protestanlığa (Kierkegaard) ve tanrıtanımazlığa (Sartre) dek bir çok değişil yaklaşım sundu.

Varoluşçu düşünürler, sadece insan varlığının biricikliğini keşfederek değil, ama aynı zamanda insanlık durumunun trajik görüntüsünü varolma duygusu üzerinde temellendirmek suretiyle de felsefe geleneğinden ayrılmaktadırlar.

Heidegger'in eserlerindeki varolma düşüncesinin özgünlüğü ölümün her zaman ve her yerde hazır bulunuşunun çok sık vurgulanmasıyla, kimi zaman köktenci bir nihilizme ve mutlak bir mistisizme yaklaşır. Aslında Heidegger, son derece kararlı bir şekilde “varlık sorununu” varoluşun alışılagelmiş sorunlarının yerine geçirmektedir. O andan itibaren varoluş, "varlığın” bakış açısında yapay ve zorlama bir kılığa bürünmekte ve bu yapaylık tüm düşüncenin saygınlığım zedelemektedir. Varoluş, Dasein'in (Heidegger düşüncesinin anahtar sözcüğü; “varoluş” anlamında kullandığı "orada olmak”, insanın varolması) kalbinde onarılmaz bir kaygı yaratmaktadır. Varlığın unutuluşunun çaresi yoktur. Heidegger, kanıtlayıcı olmaktan çok şiirsel olan bir yazısında, varoluşun yapaylığı, terkedilmişlik duygusu, yüzüstü bırakılma, bunalım gibi terimleri, onlara mutlak bir anlam vererek biraraya getirmektedir. Varlık düşüncesi varoluş açısından asaldır, ama buna karşılık hiçbir zaman aşılmış bir düşünce olarak da alınamaz ve işte bu niteliğiyle de otantik varoluş açısından kuşku yaratmakta, gölge düşürmektedir. Varoluşun trajiğine derinden bağlanmış olan Heidegger ci söylem, sonu olmayan bir gerçeğin çukurunun dibini bulmaya çalışıyor gibidir. Varoluşun ötesine atılmış, “olanlar” arasında Varlığın dışına sürgün edilmiş olan insanoğlu, kim ne derse desin, Varlığa karşı, hiçbir zaman kurtulamayacağı biçimde borçlanmış bulunmaktadır. Çünkü her şey olan bu varlık hakkında hiçbir zaman, hiç bir şey bilemeyecektir.

Bu varlık kuramının (ontoloji) çözümsüz açmazı (paradoksu), bir hiçlik ontolojisi olmasındandır. Varlığın Heideggerci kaygısı, her şey olan bir hiçin karşısında kendisinin bir hiç olduğunu keşfeden bir “olan” bunalımıdır. Genellikle sanki bir kelime oyunuymuş gibi sunulan böylesi bir varoluş düşüncesi, özenle geliştirilmiş edebî bir üslup içersinde nihilizmin en uç noktalarını temsil etmektedir.
Öznellik ve felsefe
Jean-Paul Sartre, "Varoluşçuların ortak noktası, sadece varoluşun özden önce gelmesi veya dilerseniz, öznellikten hareket edilmesi gereğidir. diye yazıyordu. Oysa, öznelliğin zorunlu bir hareket noktası olmasını, Descartes daha önce “düşünüyorum, benim, varım” biçiminde ifade ederek formüle etmişti; böylelikle de, cesur bir şekilde “ben” diyerek, geçmişteki ve gelecekteki her türlü aydınlık düşmanlığına karşı, bizi “doğanın efendisi ve sahibi” yapmaya yönelik akılcı ve yöntemsel girişimi kurmuş oluyordu. Kuşkusuz varlığımızın içersinde sürüp gittiği dünya, nitel bir dünyadır (iyi ve kötünün, anlamların ve değerlerin dünyasıdır); bu nedenle de tam nesnel ve eksiksiz bilgi edinilemez. Beri yandan bilimsel olarak tanıdığınız dünya, nicel bir dünyadır (yasalar edimler ve soyut ilişkiler dünyasıdır); burada öznelliğe yer yoktur. Ne var ki öznellik tüm nesnel çerçevelerin, tanıklıkların ve tüm ilişkilerin dışında da bırakılamaz. Aynı biçimde varlık da tüm nesnelleştirmelerin, söylemlerin ve tüm felsefelerin dışında temsil edilemez. Bununla birlikte, en yetkin bilge filozof örneğini, "varoluşun en yüksek insanî kavranışının Sokrates'te gören düşünür de, özelde Hegel'in, genelde ise akılcı felsefenin amansız düşmanı olan Kierkegaard'dır.

Varoluşun Kierkegaard tarafından “dinsel aşama” diye adlandırılan bu yüce aşamasına (ki bunun olağanüstü biricik örneğini ancak Hz. lbrahim verebilir) girebildiğimizi varsayarsak, felsefenin babası Socrates bizleri "estetik aşamanın üzerine yükseltecek ve varoluşun “ahlaki aşamasının” doruğuna ulaştıracaklar: bu, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etme kaygısını duyan ve amacı herkese ve herşeye daha iyi bir varoluş sağlamak olan insanın durumudur. Böylelikle ismen belirttiği bireyler tarafından temsil edilen varoluş aşamalarım birbirlerinden ayırt eden Kierkegaard, varoluşun genel kavramının karşılaşıp çarpıştığı en büyük güçlüğün de altını çizmektedir. Cogito ile dünyaya uyanan bilinç için varoluş bir olgudur. Varlık ve Zaman'ın (Sein und Zeit) yazarı Heidegger'e göre otantik varlık, varlığı (varlığa yönelen) düşünmenin vesilesinden başka bir şey değildir; bizleri, hiçbir zaman ulaşamayacağınız varlığı düşünmeye yönlendiren koşuldur. Bu “varoluşcuk” bakış açısından yaklaşıldığında, düşünmek bireyin kendisinin sonu, varoluş ötesi ise ancak bir araçtır.

Buna karşın yalnızca varolma olgusunu değil, bu olgu üzerine üretilen düşünceleri de kendisine konu olarak alan felsefe açısından varlık bir sondur, düşünce de buna ulaşmak için en iyi araçtır. Bunun dışında, büyük yazarların varlık sorununa ilişkin, değişik biçimlerde ifade edilmiş olsalar da sabit olan cevapları, görüş ve fikirlerin filozoflara sunduklarıyla çakışmaktadır nasıl ki bilgi ancak davranış ile bileştiğinde anlam ifade ediyorsa, düşünce de ancak varolma durumunda anlam taşımaktadır. Olabildiğince iyi düşünmek zorundaysak bu daha iyi yaşamak ve olabildiğince varolmak, yani daha bilinçli olarak ( Descartes), daha tutkulu olarak (Kierkegaard), daha insanca ( Kant, Comte), daha tehlikeli (Nietzsche), daha serinkanlı (Leibniz) yaşamak içindir.

Aristoteles başlayıp da Epiktetos'tan, Montaigne'den, Descartes'tan ve Leibniz'den geçerek Auguste Comte'a dek tüm felsefe, düşüncenin bir son olmayıp, aslında gerçek varlığın başlangıcı olduğunu, hiçliğin büyüleyiciliğine ve mutlak'ın saygınlığına hiçbir şey borçlu olmadığını doğrulamaktadır. Kuşkusuz tamamiyle göreceli olarak insan varlığı da, yüceliğini bu görecelikten alarak düşüncenin kendisini uygulamasına ve bizleri bu Dünya üzerinde birleştiren ilişkileri keşfetmesine imkân vermektedir. Ne var ki ölüm düşüncesi ("En sonunda kafanın üzerine biraz toprak atılır ve bu durum sonsuza dek sürer”) ve varoluşun değersizliği (“İnsanoğlunun nesnelere ilişkin olarak biraz zekasının olmasının ne önemi var?” altında ezildiğini itiraf eden Pascal bile bunu kabul ediyordu: "Evren onu ezdiği zaman bile insanoğlu onu öldürenden çok daha soylu olacaktır, çünkü öldüğünü bilmektedir... Bir boşluk olarak evren beni içeriyor ve minicik bir nokta gibi yutuyor ama düşünce olarak ben onu anlıyorum. Bilgilerimiz ve aklımızın kaynakları ne kadar kısıtlı ve sınırlı olursa olsun, anlayabilmenin keyfi ve zevki bizleri varolmanın bunalımından kurtarmaktadır.
Varoluş ve akıl
İnsan varlığım acınası diye niteleyen yargılar, Platonculuğun geniş bir kabul alanına yayarak sunduğu eski bir efsaneden kaynaklanmaktadırlar. Bu, akledilebilir dünyadan duyular dünyasına düşüşü, yani özler dünyasından varoluşlar dünyasına düşüş mitosudur.

Düşüş ve günah kavramlarına karşı ilgisiz ve yansız kalan Montaigne ise varoluşu, "kendisine ihsan edildiği için~ benimsenmektedir. Leibniz için ise varoluşun tümü düşüşün karşıtıdır; bu mümkün olanın gerçek olana karşı seçimidir. Varolmanın daha iyi olduğunu kuvvetle vurgulayan Leibniz, Theodicee'sinde kendisini Tanrının avukatı yerine koyan naif bir iyimser olarak sunmaktadır. Bu eser, Dünyamızın, varolduğuna göre “mümkün olanların en iyisi”olduğunu öne sürmektedir: Tanrı tarafından var edildiğine göre, varolmaya aday olan “olası” tüm diğer dünyalardan daha üstündür. Böylelikle, varolmanın anlamından kaygılanmaktansa, olabilecek dünyaların en iyisinde her şey da- ha iyi içindir (yeter sebep) ilkesini koymak daha uygun olacak- tır; gerçekte bizim dünyamızdan daha olumlu olmayan, tüm kötülüklerin bulunduğu bir dünyada varolmaktansa, yapılacak pek çok şey bulunan bir dünyada varolmak çok daha iyidir. Nitekim Leibniz'e göre de “öznelliğin at gözlüklerinden” kurtarılmış aklın varoluşa bakış açısı budur.

Leibniz Tanrıyı mutsuzluklarımızdan sorumlu tutmayarak ve böylelikle iyi kavramını görecelileştirerek bir yandan özgürlüklerinin değerini görmeyen ve akıllarını kullanmayı bilmeyen insanoğlunu kötülüklerin varlığından dolayı suçlamakta, beri yandan sadece ve ancak akıl üzerine kurulu bir öğretinin gerçekten bir varoluş felsefesi olarak değerlendirilebileceğini belirtmektedir

18 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Felsefe : Postmodernizm

Postmodernizm hakkında bilgi
Postmodernizm kavramı ve bu eksende yürütülen tartışmalar, genel olarak, teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar vb. alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır.
Postmodernizm kavramı ve bu eksende yürütülen tartışmalar, genel olarak, teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar vb. alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır.

II. Dünya savaşının ardından ortaya çıkan iki durum vardı:

1- insanın içindeki kötücül potansiyel ve bu kötülüğün, kilisenin ona öğretmeye çalıştığı gibi yalnızca iyiliğin yokluğu olmayacağı. 2- ikinci nokta ise, köktenci düşünce kalıplarının açmazıydı. Çünkü kökencilik Auschwitz' de (Nazilerin Yahudi toplama kampı) kanıtlandığı üzere, aynı soydan ve kökenden gelmeyenlerin yadsınarak yok edilmesini içeriyordu.

Gelecek artık geçmişteki kökenlere göre düzenlenemez oluyordu. Auschwitz'le birlikte sürekli yeniden gündeme gelen acının anlamı sorusu (yani eğer tanrı varsa, bunca acıya nasıl izin verir?) yeni bir doğrultuda ele alınmaya başlanıyordu Nag Hammadi Metinleriyle (1945-46 yıllarında Mısır çölünde bulunan, o güne değin bilinen gnostik metinlerin en önemlisidir); batı tarihi ve düşüncesi bu metinlerin ışığında yeniden değerlendiriliyordu. Bu metinlerde dile getirilen düşüncenin çarpıcılığı insanı ve dünyayı yeni bir ilişki içinde tanımlamasından kaynaklanıyordu. İnsan, bu dünyada yaşamasına karşın, bu dünyalı değil, tersine; bu dünyaya yabancıydı gnostiklere göre. Çünkü 'olası dünyaların en iyisinde' kötülüğün kökeni sorusuna yanıt bulamayan gnostikler, yalnızca tek bir evren, tek bir evrenbilim, tek bir yaradılış ve tek bir tanrıdan yola çıkan dinlere karşı gelerek, varoluş nedeninin birbirinden farklı iki güç olması gerektiğini düşünüyorlardı. Nasıl hastalık, yalnızca sağlığın yokluğu değil de kendi başına apayrı bir gerçeklikse; kötülüğü de iyiliğin öteki yüzü olarak değil, iyilikten bağımsız bir gerçeklik olarak düşünüyorlardı.

Kötülüğün tanrısıyla iyiliğin tanrısının aynı yaradan olamayacağı sonucunu çıkarıyorlardı. Böylece; aydınlığın gücüyle, karanlığın gücünün birbirinden bağımsız iki farklı güç olması gerektiği sonucuna varıyorlardı. Heidegger'den iki bin yıl önce onunla aynı kavramları kullanan "antik çağın bu varoluş felsefecileri" insanın yabancısı olduğu bir "varoluşun içine fırlatıldığını" ve bu varoluşta mutsuz olduğunu söylüyorlardı. İnsanın içine fırlatıldığı bu dünyayla bir ilgisi olmadığı gibi, ışıktan düşerek gelmişti yabancısı olduğu bu varoluşa; onun ışıktan olan özü ,varolmayı, kabullenmek zorunda kaldığı bir yük olarak algılıyor ,bedenin içinde tutuklu olan özünü bir acı çekme kaynağı olarak görüyordu. Bu dünyada karanlık gücün tutuklusu olmuştu insanın ruhu; özlemi,yabancısı olduğu bu dünyadan ve onu bu dünyaya tutuklu kılan kötülükten kurtularak ışıktan olan özüne, kendi benliğine geri dönmekti.

Gerek Hellenizmin, gerekse hırıstiyanlığın evrenbilimine karşı çıkılıyordu iki bin yıl önce; bedeni ve maddeyi yaratan tanrıyla ruhu ve ışığı yaratan tanrı kesin bir ikilikle birbirinden ayrılıyordu.

Böylece gnostikler dünyanın sonunu beklemeye başladılar. Oysa ortaçağın ardından, geç ortaçağ gnostikleri bu dünyaya artık değişiklik istemiyle ayak basıyor, kötülüğü bu dünyadan kaldırmak istiyor ve bunun uğruna savaşıyorlardı.

Kilise baskıyla bu işi halledemeyeceğini anlayınca akıl yoluna başvurdu; Leibniz 'Tanrı kötü değildir. Ama tanrı dünyaya yabancı bir tanrı olmadığı için yalnızca iyi niyetli de değil, tersine akkıl ve gerçekçi bir tanrıdır. Sonlu bir dünyada her şey sonlu olduğu için, kusursuz olamaz ve olmamalıdır. Tanrının amacı, dünyaların en iyisi değil, olası dünyaların en iyisini yaratmaktadır. Bu yüzden tanrı iyiliğin arasına kötülükte serpiştirivermiştir. Dolayısıyla tanrı, yalnızca olası dünyaların en iyisinin en iyi tanrısıdır.

Kusursuz görünmesine karşın, Leibniz felsefesinde açıklığa kavuşmamış çok önemli bir nokta vardı: eğer tanrı iyi değil de, ancak olası dünyaların en iyisini yaratabilecek bir güce sahiptiyse, neden dünyayı yaratmakatan vazgeçmemişti ? neden dünyayı yaratmakta ısrar etmişti ? Bu sorunun Kant ve Fichte' den gelen köktenci yanıtı, dünyayı yaratanın tanrı değil, insanın ta kendisi olduğuydu.

Cennetten kovulduğu andan itibaren dünyanın sorumlusu insanın kendisiydi. Yaradan artık tanrı değil, insandı ve kendini yaratan bu insan kesin bilimlerin deney ve kullanım dünyasını (Kant) tarihi de ( Fichte, Hegel) kendisi yaratmıştı.

Tarih insanın cennetten kovulduğu an başlıyordu. Cennetten kovulmayla insan, kendi yaratısı olmayan bir sonsuzluktan kendi yaratısı olan bir sorumluluğa geçiyordu. Daniel bell' in eskilerin sonuncusu, yenilerin ilki dediği Hegel' le birlikte gelen tarih felsefesi, büyük bir denge değişikliğine yol açıyordu. Hegel' le birlikte, o güne değin tanrıya özgü olan öngörü, mutlak bellek, tanrıdan alınarak tarihe veriliyordu. Zamansızlıktan zaman, cennetten dünyaya geçildikten sonra artık her şey insanın ve tarihin elindeydi. Tarih felsefesi kavramı bile anlayamayacağı bir şeydi eskilerin, zamansızlığın uzamıydı çünkü eskiden felsefe, oysa şimdi, insan aklının geliştiği yer, zamana ve tarihe dönüşüyor; anlam, artık zamansızlıkta değil, sonlulukta ve tarihte aranıyordu. Kötülüğün kökeni artık belli ki tanrının eksikliğinde ya da kötülüğünde değil, tarihin ve insanın kötülüğünde aranmalıydı. Metafizik yerine insanbilim, mutlak yerine tarih felsefesi.

Heine 1895 yılında ' Almanya'da dinin ve felsefenin tarihi' adlı kitabını 'çanların çaldığını duyuyor musunuz ? Diz çökün ! Ölen bir tanrıya ekmekle şarap getirin' cümlesiyle bitiriyordu. Yeniçağda insanlar tanrıyı öldürmüşlerdi. Acıların ve kötülüklerin kol gezdiği bu dünyada tanrı ancak ölümüyle ve yokluğuyla savunulabilirdi. Tanrıdan kalan boşluğu ise insanın kendisi doldurmak zorunda kalıyordu.
Genel bakış
Postmodernizm kavramı ve bu eksende yürütülen tartışmalar, genel olarak, teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar vb. alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır. Modernizmin ''sonrası'' ya da ''ötesi'' anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. Bu tartışmalar zamanla diğer birçok alanlara ve disiplinlere de yansımıştır ve sonuçta bir bütün olarak Modernite'nin sorgulanmasına ve aşılması arayışına dönüşmüştür. Bununla birlikte postmodernizmi yeni bir tarihsel evre olarak anlamaktansa modernizmin kendi içinde bir aşama ya da özgül bir dönem olarak anlama çabaları da sözkonusudur. Postmodernizm, bu anlamda kendine yönelik itiraz ve eleştirileri de içine alacak şekilde süregiden bir modernizm/modernite/modernlik soruşturması ve tartışması olarak görülmektedir.
Postmodernizmin tarihsel ve düşünsel çerçevesi
Çoklu yapısı ve karmaşık değerlendirilmeleriyle, "Postmodernizm tam olarak nedir?" sorusuna birden fazla yanıt vermek mümkün görünmektedir. ''Postmodernizm'' kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Buna göre, sözkonusu dönem "Postmodern durum" (Lyotard) olarak adlandırılır. Aynı zamanda yeni bir felsefi konseptin, yeni bir düşüncenin, üslubun, yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun), yeni bir söylemin ''de'' adıdır postmodernizm. Bu, hem kültürel hem düşünsel hem de maddi nitelikler açısından bir dönemin sona ermesi ve ''kendi içinden'' ötesine geçilmesi anlamında ileri sürülen bir kavramlaştırmadır.

Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği varsayılan tarihtir.Nitekim temel olarak, ''Postmodernizm'' olarak anılan düşünce ve pratiklerin tamamının II.Dünya savaşı sonrasında ortaya çıktığı görülür. Kesin bir dönemleştirme yapmak ve tarihsel sınırları saptamak olanaklı görünmemekle birlikte ve hatta öncülleri bizzat modernizm icinde yer almakla birlikte, Postmodernizm olarak ifade edilen süreci ve düşünceleri, tarihsel zaman dilimi açısından II.Dünya savaşı sonrasından itibaren ele almak yerinde olacaktır.

Daha sonra, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren, Fransa'da görülen teorik çalışmaların ve felsefi tartışmaların sonucunda, Postmodernizm, felsefi olarak da kendini ifade etmeye başlar. Postyapısalcı felsefe, Postmodernizmin düşünsel felsefi arkaplanını doldurmaktadır. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiş ve bu ülkülere kaynaklık eden düşünce biçimleri ya da temel kuramsal kavram ve kategoriler açıktan sorgulanmaya başlanmıştır; bilim, teknoloji, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı ilerleme ve insanın özgürleşmesidir, oysa varılan sonuçların böyle olmadığı açıklık kazanmıştır.

Bu sürecin sonucunda varılan noktayı Lyotard, Meta-anlatılar'ın (yada Büyük Anlatılar'ın) sonu olarak adlandırır. Bunları Aydınlanma, İdealizm ve Tarihselcilik olarak belirtebiliriz.

Modernitenin projelerinin ( Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik vb. gibi) başarısızlıklarını değerlendirmek değil, bu başarısızlığın ''teorik temellerini anlamak ve aşmak'' postmodern düşüncenin temel hedefidir. Dolayısıyla yalnızca modern projelerin eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak degil, bizzat modernitenin kendisini tanımlamakta kullanıdığı temel ''argümantasyon yapısının'' yapıbozum' a (daha doğru bir degişle yapısöküm'e )uğratılması gerçekleştirilmiştir.
Postmodernizm kelimesi
Postmodernizmdeki ''post'' eki ''sonra'' anlamına gelmekle birlikte modernizmden devam eden, ondan kaynaklanan ve onun sorunsallaştırılması ve aşılmaya çalışılması anlamlarına gelir. Postmodernizm, söylemlerinde görülen aşırılıklara rağmen bir çağın kapanıp başka bir çağın açılması anlamında bir kopuş u ifade etmez. Burada modernizmle paradoksal bir ilişki sözkonusudur. Modernizmin kendi içinde varılan sınırların sonrası, o sınırlardan itibaren geriye dönük bir kökten sorunsallaştırma girişimi ve yeniden değerlendirme çabası olarak belirtilebilir.

Arnold Toynbee ''Bir Tarih İncelemesi'' (1939) adlı eserinde modern dönemin 1. Dünya Savaşı'yla sona erdiğini, bundan sonraki dönemin postmodern dönem olduğunu ileri sürerek ilk kez ''postmodern'' terimini kullanmıştır. Yine 1934 yılında Amerika'da yayınlanan bir şiir antolojisinde postmodern sözcüğü yer almıştır. 1950'lerde modernizmdeki hemen tüm olgulara bir tepki olarak ortaya çıkıp mimarlık, sanat, politika, eğitim, toplum gibi çok farklı alanda kendinden iyice söz ettirmeye başlayan postmodernizm 1980'lerin başlarında yaygın olarak kullanılan bir kavram olmuştur.

Post-modernizm; belli bir anlamda belli bir ideolojiyi ya da öğretiyi hedeflemez. Bazı postmodern teorisyenlerin özellikle belli başlı ideolojilerle polemik halinde olması bunu yadsımaz. ''Post'' öneki burada, bir ''sonralık'' anlamına geldiği kadar, ''ötesi'' anlamına da gelir ve bu bağlamda tartışmalar belli bir ideoloji hakkında değil de daha çok ve asıl olarak, ideolojinin ideoloji olmaklığı hakkında yürütülür. Belli bir öğreti ya da felsefi fikir değil asıl olarak bütün öğretilerin ve felsefi sistemlerin üzerinde durudugu kuramsal zemin sorunsallaştırılır. Bu anlamda modernleşme projesinin ve hatta Batı felsefesi ya da Batı düşüncesi denilen düşünce yapısının başlangıcından itibaren ''genel geçerliliğe'' sahip olan Hümanizm, özgürlük, kurtuluş, evrensellik, bilim ve akıl gibi nosyonlar da sorunsallaştırılır ve yerlerinden edilir.

Postmodernizmin, ekonomik ve toplumsal koşullar anlamında başlangıcı ve kaynakları II. Dünya Savaşı sonrasında bulunabilir. Düşünsel temelleri ise karmaşık bir şekilde çok daha öncelere uzanmaktadır, ama yine de bir belirleme yapmak gerekirse Nietzsche ve sonrasında postmodernizmin düşünsel kavram ve kategorilerinin ipuçlarını bulabiliriz.
Ayrımlar:Postmodernizm, Postmodern durum, Postmodern felsefe
Bu noktada bazı tanımları netleştirebilmek için kavramsal ayrımları yapmak gerekmektedir. Postmodernizm, Postmodern durum, Postmodern felsefe, daha da özgül bir anlamda olan Postyapısalcı felsefe farklı anlamlarda ve içeriklerde ele alınıp değerlendirilmelidir.

Postmodernizm, belirli bir durum icinde ve olumlu ya da olumsuz anlamda modernizmden farklılaşan, tüm siyasal ve maddi/toplumsal değişimleri, öte yandan düşünsel ve kuramsal ürünleri ve kültürel pratikleri kapsayan bir formülasyondur.

''Postmodern durum'', II. Dünya Savaşı sonrasında belirginleşen, sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlenişlerle bağlantılı olarak ortaya çıkan genel ''durumu'' işaret ederken, ''postmodern felsefe'' postmodernizmdeki tutum ve eğilimlerin felsefi/ teorik arkaplanını göstermektedir.

Postmodern felsefe, genel olarak belirgin bir şekilde Platon'dan günümüze uzanan felsefe geleneğinin (" metafiziksel felsefe" olarak adlandırılan) yadsınması girişimidir. "Özcülük", "temelcilik", "gerçekçilik", "nesnellik", "özne" ya da "ben" gibi modern felsefeye içkin kavramların genel geçerlilikleri sorgulanmakta ve büyük ölcüde yadsınmaktadır. ''Postyapısalcı felsefe'' ise, farklı düşünürlerce farklı şekillerde ortaya konulmuş ''yapısalcılık-sonrası'' belli bir felsefe eğiliminin genel adıdır ve postmodern düşüncenin en önemli kuramsal ayağını oluşturmaktadır.
Postmodern söylemin ögeleri
Kendini karşı-modernlik ya da modernizm-ötesi olarak sunan postmodernizm söylemini şöyle özetleyebiliriz:


Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerinin reddedilmesi,
Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
Söylem çoğulluğunun benimsenmesi,
Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp benimsenmesi; gerçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, güvensizlik duymamak,
Gerçeği olabildiğince yorumlamak, belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü/özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak,
Metnin dışının olanaksızlığını öne sürmek.
Postmodernizmin siyasal yönelimleri
Bu söylemde artık önemli olan ''daha doğru bilginin'' araştırılması değil, doğruluk kategorisinin işleyiş mekanizmalarının deşifre edilmesi ve bu bağlamda yeni doğruların oluşturulmasıdır. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullar, çağın gerekliliğidir. Postmodern Etik, modernizmin evrensel ve sabit ahlak ilkelerinin geçersizliğini göstererek, genel ahlak ilkelerini görelileştirir. Dinden sonra bilimin egemenliginin de yıkılmasıyla, "her şey uyar" noktasına varılmıştır. Bu önerme, öncelikle bilimin statüsünü ve doğruluk iddialarını görelilleştirmek üzere, bir bilim felsefecisi olan Paul Feyarebend'ten gelir.

Postmodernizmin, siyasal yönelimleri bakımından, ''hem'' radikal ''hem'' muhafazakâr olduğu söylenebilir.Hem her iki yönelimin postmodern temsilcileri sözkonusudur, hem de belirli bağlamlarda her iki yönelimin de aynı noktada birlikte olması sözkonusudur.Postmodernizmin tutarlilik kaygısı gütmeyişi ( Eklektizm) siyasal alandaki konumlarda da görülebilir.

Birey, kimlik, kültür alanında ''radikal,'' sistemi değiştirme alanında ''muhafazakârdır''. Ancak, radikallik ve muhafazakârlık kavramları da postmodern okumada anlam değişimlerine uğrar ya da başka bir deyişle bilinen anlam yapıları yapıbozuma uğratılır pek çok kavram ve kategoride olduğu gibi. Dolayısıyla postmodernizmin ''ne'' radikal ''ne de'' muhafazakâr olmadığı söylenebilir. Makro siyaset modeli Mikro siyaset anlayışıyla, Majör olan Minör olan ile yer değiştirir. Bunu geleneksel siyasal alanın kategorileriyle tanımlamak doğru sonuçlar vermeyecektir. Postmodernizm, en genel anlamda, "Büyük anlatılara", "Büyük projelere", "Büyük ilkelere" itirazdır ve bunların olanaksızlığı iddiasıdır. Buradan itibaren teorik ve politik alanda postmodern konumlanışların şeceresi çıkarılabilir.
Postmodernizmin tarihçesi ve modernite eleştirisi
Modernizm ve hedefleri
Modernizm, aydınlanma ilkelerini temel alan toplumsal projenin adıdır. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Modernizm, aydınlanma düşüncesini temel alır. İlerlemeye inanır. Akıl ve bilimi ilerlemenin aracı olarak görür. Nesnel, evrensel ve yegâne bilginin akıl ve deney yoluyla edinilebilir olduğuna yönelik epistemolojik konum, bütün modernist öğretilerde sabit noktadır. Modernizm bu halde, her tür öğretiye dayanak olacak olan bir epistemolojik ve tarihsel bilinç zeminidir.

Kilisenin ve feodalizmin bin yıllık egemenliğine son veren burjuvazi 'eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvazi gerçekten bu ilkeleri gerçekleştireceğini düşünmüştü. Bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle insanlığın devamlı ileri gideceği ve özgür olacağı düşünülüyordu. Kendinin farkındalığı olarak öznenin bu ilerleme ve özgürleşmede tarihsel bilginin ve tarih yasalarının bilgisinin sahibi olarak yer alacağı da sabit bir veriydi. Modernizme ilk eleştirileri getiren Romantiklerden, yine aynı teorik zeminde modernizmin hedeflerine ulaşmaktaki başarısızlığının teorik eleştirisini oldukça derinlikli yapan Marksizme kadar her öğreti ya da felsefe dahil olmak üzere, sonradan postmodern felsefenin yoğun saldırılarına hedef olacak olan bu ''konumlara'' ve ''hedeflere'' sahiptir.

2. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkım, batı dünyasının ahlaki ve etik değerlerini altüst etmiştir. Buradan itibaren düşünürler bu tarihe sebep olan düşünsel temellerle de hesaplaşma arayışlarına yönelmişlerdir. Modern düşüncenin kendisini temellendirdigi ilke ve argümanlara yönelim bu şekilde kuramsal bir yönelim haline gelmiştir. Modernizm icerden eleştirisi postmodernizmden cok daha önce, bizzat modernizmin kuruluş ve gelişme evrelerin de bile görülür. Bu sorgulamalar postmodern konumlardaki gibi olmasa da önemli ölcüde modernizmi icerden zorlayan ve sınırlarına vardıran yönelimlerdir.Modernleşme hedeflerine ulaşılamadığı görüşünün yaygınlaşmasından sonra aydınlanma ilk olarak Marks, Nietzsche ve Sigmund Freud gibi isimler tarafından eleştirilmeye ve sorunsallaştırılmaya başlanmıştır.
Marks, Freud, Nietzsche
arx, aydınlanmanın olumlu yanlarına (bilimin gelişmesi, inanç yerine bilgi, usa güven vb.) sahip çıkarken, aydınlanmanın sınırlarını ortaya koydu: 'Özel mülkiyet; eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri ile zıtlık içindedir. Hümanizmi ve özgürlüğü getirecek sistem sosyalizmdir. Tarihin öznesi, işçi sınıfıdır ve gercek anlamda Aydınlam projesini gerçekleştirecek olan da bu öznedir. Çünkü, aydınlanma düşüncesinin kurucusu burjuva sınıfı ve dolayısıyla burjuva toplumu belli bir anda aydınlanmacı ideallerle çelişkiye düşmektedir. Marx bu çelişkinin maddi olarak toplumsal ekonomik ve ve siyasal yapısını göstermeye çalışmıştır yapıtlarında. Ancak Marx tüm bu köktenci eleştirilerinde yine de aydınlanmacı ilkelere (akıl, nesnellik,ilerleme, özgürlük vb.) bağlı kalır.Ama eleştirel çalışmasının toplamı, bir anlamda onun kendi hedeflerinden ve niyetlerinden de bağımsız olarak aydınlanmanın sınırlarını göstermekten geri kalmaz.

Hem sol hem de sağda taraftar bulan Nietzsche ise, 'Der Fortschritt ist bloss eine moderne Idee, das heisst eine falsche Idee.' (İlerleme yalnızca modern bir düşüncedir, fakat yanlış bir düşünce.) diyerek modernleşmenin temel ilkelerine karşı çıkmıştır. Nietzsche ilerleme, özgürlük ve hakikat kavramlari gibi temel aydınlanmacı kavramları sorunsallaştırmış ve çogu yerde yadsımıştır. O zamana kadar entelektüel çevrelerde geniş kabul gören dünya görüşü ve anlayış (''modern düşünce'') geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. Daha iyi ve daha güzel bir dünyaya dair özlem ve hayaller artık sona ermişti. Bu özlem ve hayallerin kendilerinin sona ermesinden daha ziyade asıl olarak bunlara kaynaklık eden fikirlerin ve onların teorik dayanaklarının geçerliliklerinin sorgulanması ve yadsınması sözkonusu olmuştur.

Modern düşüncenin sınırlarına varılmasında bir başka kaynak da Sigmund Freud olarak belirtilebilir. Psikanaliz kuramı ve özellikle de bilinçdışının keşfi aydınlanmacı ilkelerin temelindeki kavramları başka bir yönde sorunlu hale getirmiştir. Özne, öznellik, gerçeklik, benlik, bilgi, biliş vb. türde kavramlar, aklın niteligine ilişkin tartışmalar Freud'la birlikte ve Freud'dan sonra yeni bir yön kazanmıştır ve pek çok değişikliğin öncüsü olmuştur. Uygarlığın Huzursuzlukları 'nda Freud, mevcut toplumsal sistemin ve onun dayandığı uygarlık modelinin, kültürün yapısına ilişkin açıklamalarda bulunur.
Modernizm eleştirisi
İşte, postmodernizm terimi maddi-toplumsal kaynaklarının ötesinde bu düşünsel gelişmelerin belli bir birikiminin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda bir önceki dönemden kopuş anlamında modernizm sonrasını, ötesini belirtmektedir. Modernizmin içinde oluşmakta ancak modernizmin dayandığı öncülleri ve bunlar üzerinde geliştirdigi temel ilkeleri yadsımaktadır.

2. Dünya Savaşı ertesinde sanat, edebiyat ve bilimsellik alanındaki inançların ve iyimserliğin kaybolmasını ifade eden bir düşünce biçimi olarak da tanımlanabilir. Postmodernizm , modernizmin kaybolmuş düşlerinin yerine yeni bir Ütopya koymak amacında değildi. Yeni bir lisan, yeni kavramlar getirerek modernist vizyonun gözden kaçırdığı açıları ve ufukları fark etmemizi amaçlamaktaydı. Bu yeni dil dinamik bir oyuna benzetilebilir, anlamlar sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Postmodernizmi anlamak demek aslında bu yeni dili okuyabilmek ve anlayabilmek demektir.

Postmodernizm öncelikle dünyaya olagelen değişimlere yanıt olarak ortaya çıkmıştır, kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş açısı veya yaşam tarzını ifade eder.

Postmodern düşünürlerin yazılarında daha çok iki önemli epistemolojik duruşu göz önünde bulundurduklarını görürüz. Bunlar çoğunlukla dilin felsefesinde ve anlam teorisinde takınılan pragmatik tavırlardır. Postmodernizm, bilime ve bilgiye yaklaşımın radikal bir eleştirisi ya da başka deyişle epistemolojinin sorgulanması olmuştur. Postmodern eleştiri ve sorgulamaların düğüm noktasını asıl bu olgu oluşturmaktadır.

Modernistler topluma ait bilgiyi ve dili insanların bir araya toplanması olarak düşünürken postmodern düşüncede dilin ve topluluğun rolü arasında vazgeçilmez bir ilişki öne sürülür. Toplumun yapısal elementlerle düzenlendiğine inananlar postmodernistlerin bir düzen ihtiyacı içerisinde olmamalarından yakınırlar. Her ne kadar postmodernistler düzeni tümüyle reddetmeseler de düzenin soyut ifadelendirilmeleri postmodernizmin içerisinde ciddi biçimde sorgulanır. Toplum onlara göre dil oyunlarının esnek ağlarıyla örülüdür. Sonuçta postmodernist düşüncede insanlar farklı idealleri taşıdıkça uzlaşma ( konsensus) temeline oturtulmaya çalışılmaz.

Postmodernistlere göre gerçeklik yorumdan ayrılan bir şey değildir. Varolan bilginin tümü ancak insanlığın varlığı aracılığıyla anlaşılır. Düşünce ve gerçek birbirine karışmıştır; düşünceyi kısıtlayan, onu tıkayan ayrıca otonom bir gerçeklik yoktur. Düşünce gerçekligi kendi düşünselliğinin ötesinde düşünemez/bilemez. Bu düşünce son olarak Derrida tarafından, "Metnin dışarısı yoktur" şeklinde dile getirilmiştir.
Postmodernizme yönelik itirazlar
Oysa birçok başka düşünür ( Habermas, Antony Giddens, Michel Touraine gibi) bir dönemin kapanması olarak modernizmin sona ermesini kabul etmezler. Böyle bir dönemleştirme onlara göre hem olanaksız hem de faydasızdır.Bununla birlikte bu düşünürler de postmodern düşüncenin öne sürdügü bir cok olgu ve yeni durumları kabul etmektedirler.Fakat bu yeni gerçeklikler modernizmin içerisindeki olgular olarak degerlendirilir.Modernlik ''tamamlanmamış bir proje'' (Habermas) olarak yada postmodernizm denilen yeni durum ''modernliğin radiklalleşmesinin'' (Giddens) bir sonucu olarak değerlendirilir bu eğilimlerde.

Bu karşıt konumları da göz önünde bulunduran Agnes Heller ve Ference Feher, postmodernizmi şu şekilde tanımlarlar; ::"postmodernite, ne bir tarihsel dönem, ne de iyi tanımlanmış karekteristik özellikleri olan politik ya da kültürel bir eğilimdir. Tersine postmodernite; dış çizgilerini, moderniteyle ve moderniteye havale edilmiş sorunlarla problemi olanların, moderniteyi suçlamak isteyenlerin ve gerek modernitenin başarılarının gerekse çözümsüz açmazlarının bir dökümünü çıkaranların çizdiği, modernitenin daha geniş kapsamlı zaman ve mekanı içerisindeki bir özel kollektif zaman ve mekan olarak anlaşılabilir".

Burada anlaşılacağı üzere, postmodernizmi kabul etmeyen düşünürler, genel bir yaklaşım olarak, postmodernizm olarak beliren ''yeni'' durumu modernitenin kendi içindeki özel bir evre ya da dönem olarak değerlendirmektedirler.Bunu formüle edişleri, çıkarsamaları ve postmodernizmi eleştirme yönelimlerindeki hedef ve gerekçeler değişmekle birlikte, genelde böyle bir yaklaşıma sahip oldukları söylenebilir.
Güzel sanatlarda postmodern isimler
Marcel Duchamp
Simon Dürr
Gilbert ve George
Wang Guangyi
Res Ingold
Donald Judd
Agnieska Olivia Juszczyk
Ilya Kabakov
Jeff Koons
Bruce Nauman
Sigmar Polke
Gerhard Richter
Cindy Sherman
Andy Warhol
Postmodern düşünürler
Postmodern düşüncenin çıkış noktaları olmuş isimler:
Soren Kierkegaard
Karl Marx
Martin Heidegger
Friedrich Nietzsche
Jacques Lacan
Edmund Husserl
Ludwig Wittgenstein
Postmodern düşünürler:
Jean-François Lyotard
Roland Barthes
Jean Baudrillard
Judith Butler
Helen Cixous
Gilles Deleuze
Luce Irigaray
Charles Jencks
Dietmar Kamper
Thomas S. Kuhn
Jean-François Lyotard
Gianni Vattimo
Wolfgang Welsch
Slavoj Zizek
Paul Feyerabend
Jacques Derrida
Michel Foucault
Julia Kristeva
Richard Rorty
Postmodern düşünceye eleştiri getiren isimler:
Giddens
Jürgen Habermas
Fredric Jameson
Terry Eagleton
Marshall Berman
Alain Touraine
Ernest Geller
Çalışmaları Postmodernizmin işaretleri olarak görülen yazarlar
Paul Auster
Julian Barnes
Robert Anton Wilson
John Barth
Jorge Luis Borges
Italo Calvino
Angela Carter
Robert Coover
Don DeLillo
Umberto Eco
Raymond Federman
William Gaddis
John Hawkes
Klaus Modick
Walter Moers
Heiner Müller
Michael Ondaatje
Thomas Pynchon
Christoph Ransmayr
W.G. Sebald
Philippe Sollers
Wladimir Sorokin
Patrick Süskind
Antonio Tabucchi
Urs Widmer
Jeanette Winterson
Thomas Bernhard
Alıntılar
Lyotard; ::...Postmodern kuşkusuz modernin bir parçasıdır.Postmodernizm modernizmin sonunda değil doğuşundadır ve bu durum süreklidir.(Postmodern Durum, 1984)

Friedrich Jameson; ::Birkaç yıldır, geleceğe yönelik felaket ya da kurtuluş kehanetlerinin yerini çeşitli şeylerin sonunun geldiğine dair görüşlerin aldığı tersyüz olmuş bir mileneryanizm göze çarpmakta (ideoloji, sanat, ya da toplumsal sınıfın sonu; Leninizm, sosyal demokrasi veya refah devletinin 'krizi', v.b., v.b.): Bir arada ele alındığında, belki de bunların tümü, giderek daha sık kullanılan terimle, postmodernizmi oluşturuyor. Bu olgunun varlığına ilişkin savlar, genel olarak 1950'lerin sonlarında ya da 1960'lı ilk yıllarda başladığı kabul edilen radikal bir kopma veya coupure'un gerçekleştiği hipotezine dayanıyor. Sözcüğün kendisinden de anlaşılacağı gibi, bu kopma büyük çoğunlukla yüz yıllık modern hareketin söndüğü veya ortadan kalktığı (ya da ideolojik veya estetik olarak reddedildiği) görülerine bağlanmakta. Böylece, resimde soyut ekspresyonizm, felsefede varoluşçuluk, romanda son temsil biçimleri, büyük auteurlerin filmleri, veya (Wallace Stevens'ın eserleriyle kurumsallaşmış ve kutsal metin mertebesine yükselmiş olan) modernist şiir ekolü; bütün bunlar, bugün, bunları ortaya çıkararak kendisini tüketmiş, olan bir ileri modernist dürtünün son ve olağandışı olgunluk ürünleri olarak görülüyor. Bunlardan sonra gelenlerin listesi ise ampirik, kaotik ve heterojen bir görünüm çiziyor; Andy Warhol ve popart, ama bir yandan da fotorealizm ve bunun ötesinde 'yeni ekspresyonizm'; müzikte John Cage ânı, ama aynı zamanda Phil Glass ve Terry Riley gibi bestecilerde görülen 'popüler' ve klasik üslupların sentezi ve bir yandan da punk ve newwave rock (ki Beatles'la Stones şimdi bu daha yeni ve hızlı evrilen geleneğin ileri-modernist ara konumundalar); filmde Godard, post-Godard ve deneysel sinemayla video, ayrıca da (aşağıda tekrar ele alacağım) yepyeni bir ticari film türü; bir tarafta Burroughs, Pynchon ve Ishmael Reed, öbür tarafta Fransız yeni romanı ve halefleri ve bunların yanısıra yeni bir ecriture ya da metinsellik estetiğine dayanan sarsıcı yeni edebi eleştiri türleri... Bu liste sınırsız şekilde uzatılabilir; ama acaba bütün bunlar eski ileri-modernist üslupçu yenilik şartının belirlediği periyodik üslup ve moda değişimlerinden daha temel bir değişim veya kopmaya işaret ediyor mu?

Zygmunt Bauman; ::Modernlik, kendi belirsizliğini, geçici bir sıkıntı olarak reddedebiliyordu. Her belirsizlik, bunun tedavisini içeren bir reçeteyle tamamlanıyordu. Bunlar sadece başka başka sorunlardı, her biri de çözümleriyle tanımlanıyordu. (Toplumlar, diyordu Marx, görevlerin icrası için gereken araçlar var olmadığı sürece görev üstlenmezler.) Belirsizlikten kesinliğe, müphemlikten saydamlığa geçiş, sadece bir vakit meselesi, kararlılık, kaynak ve bilgi meselesi olarak görülüyordu. Halbuki, belirsizliğin kökünün asla kazınamayacağı yönündeki postmodern bilinçle yaşamak ise tamamen farklı bir meseledir. Burada, olumsallıktan kaçış, kaçmak istenen durumun kendisi kadar olumsaldır. İşte bu bilincin getirdiği rahatsızlık, tipik postmodern hoşnutsuzlukların kaynağıdır: Müphemlikle dolu durum karşısında, asla gitmeyen olumsallık karşısında ve bu konuda ki haberleri duyuran elçiler 'yeni olanı ve asla eskiye dönmeyecek şeyleri dile getiren ve altını çizen', yine Agnes Heller'in terimleriyle söyleyecek olursak, 'alınyazısını kadere dönüştürme çağrısı yapan insanlar' karşısında duyulan hoşnutsuzluk. Bu haberleri alanların kabul etmekte zorlandıkları şey şudur: Yapmayı kafalarına koydukları hiçbir şeyde, hakikate ve tarihin yasalarına hakim olmanın ya da aklın mutlak yargısını yanında hissetmenin huzuru olmayacaktır. (Bauman, Zygmunt(1991) Modernlik ve Müphemlik,Çev: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003)

D.Keller; ::Postmodern, meta anlatılar karşısında kuşkuculuk ve metafizik felsefenin , tarih felsefelerinin ve herhangibir totalleştirici düşünce biçiminin (Hegelcilik, liberalizm, Marxizm ye da benzer) reddi olarak tanımlanır. (Douglas Kellner, Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm:Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar , 1988)

Berna Moran; ::Metinlerin de anlamı, metinde olmayanla, söylenmeyenle bağıntılıdır. Derrida bunu kanıtlamak için metni, yapı-sökme yöntemiyle didik didik eder, önemsiz sayılan ayrıntılara eğilerek bunların, metnin kendi mantığını sarstığını, yadsıdığını, yani metnin söyler göründüğünün tersini de söylediğini belirtir. Öyleyse Derrida'ya göre bir metnin anlamı, ayağını yere sağlam basan sabit bir anlam değildir, oynaktır, kaypaktır, çelişkilidir ve dolayısıyla belirsizlikler taşır. Kısacası, hiçbir metnin tek ve kesin anlamı olamaz. Olabileceğini sanmak bir yanılgıdır, sözmerkezciliğin tuzağına düşmektir. Aslında, dilin doğası sanıldığı gibi sistematik bilgiye olanak tanımaz. Ama Batı felsefesi, dilin bu önlenemez kaypaklığını görmezlikten gelerek, dilde tutarlı ve kesin bir anlamı mümkün kılacak temeller bulmaya çalışıp durmuştur. Görüldüğü gibi yapı-sökücülük dilin kesin ve tutarlı bir anlam üretmeye uygun olduğu inancına şüpheyle bakan bir kuramdır ve bu yönüyle tüm yapısalcılık-ötesi düşünce tarzının temel taşlarından birini oluşturur.(Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999)
Postmodern mimari
Heinz Bienefeld
Ricardo Bofill
Frank Gehry
Alexander Freiherr von Branca
Michael Graves
Hans Hollein
Charles Jencks
Philip Johnson
Leon Krier
Rob Krier
Charles Moore
Aldo Rossi
James Stirling
Oswald Mathias Ungers
Robert Venturi
Dış bağlantılar
http://www.halksahnesi.org/incelemeler/jameson_postmodern/jameson_postmodern.htm "Gec Kapitalizmin Kültürel Mantığı"
http://www.felsefeekibi.com/dergi2/s2_y6.html Postmodernizm icin genel tablo
http://education.ankara.edu.tr/~sozer/pmoder.htm Modernizm'den Postmodernizme uzanan tarih
http://www.felsefeekibi.com/dergi2/s2_y4.html Postmodernizm icinde kullanılan ana kavramlar
http://www.felsefeekibi.com/dergi2/s2_kitaplik.html Türkce postmodern kaynak bilgisi
http://www.holycross.edu/departments/religiousstudies/ikalin/Turkish/Postmodernizm.htm Kişisel bir değerlendirme ve tartışma
http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1176 Toplumsal Bir Teori Olarak Postmodernizm
İç bağlantılar
Postyapısalcı felsefe
Postmodern durum
Post-politik
Modernite
Modernizm
Post-fordizm
Yapısöküm
Yersizyurtsuzluk
Postmateryalizm
Aydınlanma Çağı
Postmodern roman
Post-Marksizm
Kaynaklar
Modernliğin Sonu,Granni Vattimo, İz Yayınları
Postmodern Durum, Jean-François Lyotard, Vadi Yayınları Çev:Ahmet Çiğdem
Modernite versus Postmodernite, Haz:Mehmet Küçük, Vadi Yayınları
Postmodernliğin Durumu, David Harvey, Metis Yayınları, çeviren: Sungur Savran, 3. basım: Ekim 2003
Felsefe sözlüğü, Serkan Uzun- Ü.Hüsrev Yolsal, Bilim ve Sanat Kitapları.
Postyapısalcılık ve Postmodernizm, Madan Sarup, Bilim ve Sanat Kitapları, çeviren: Abdülbaki Güçlü
Postmodernitenin Kökenleri, Perry Anderson, İletişim yayınları, çeviren: Elçin Gen.
Çağdaş Fransız Felsefesi, V. Descombes, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları
Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, Marshall Berman, İletişim Yay., çev: Ü.Altuğ - B.Peker
Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, Fredric Jameson, Derleyen ve çeviren: Necmi Zeka, ''Postmodernizm'' içinde, Kıyı Yayınları
Postmodernizm Ve Hoşnutsuzlukları, Zygmunt Bauman, Ayrıntı Yayınları
Postmodern Etik, Zygmunt Bauman, Ayrıntı Yayınları
Yasakoyucular ve Yorumcular, Zygmunt Bauman, çev: Kemal Atakay, Metis Yayınları
Postmodern Teori, Steven Best / Douglas Kellner, Ayrıntı Yayınları
Postmodern Politik Durum, Heller, Agnes-Feher, Ference, ceviri: Şükrü Argın, Osman Akınhay, Öteki Yayinevi.
I. Martin (1997). "Postmodern, Postmodernizm, Postmodernity."
Vikipedi

Felsefe : Anarşizm

Anarşizm hakkında bilgi
Devletin ya bizatihi doğuşu ve mahiyeti itibariyle kötü ve zararlı olduğu, ya da tarihi gelişme ve şartların onu kötü ve zararlı hâle getirdiği gerekçesiyle (inancıyla) hükümetin (devletin) ya bütünüyle ya da kısmen ilga edilmesi gerektiği ve bunun mümkün olduğu inancı. Anarşist kişi devletin bulunmadığı bir toplumun mümkün olduğuna inanır ve aynı zamanda bireylerin kendiliğinden doğan eylemlerine ve bireylerin gönüllü birliklerine müdahale eden her çeşit otoriteyi reddetmeye yönelir.

Tip
Devletin ya bizatihi doğuşu ve mahiyeti itibariyle kötü ve zararlı olduğu, ya da tarihi gelişme ve şartların onu kötü ve zararlı hâle getirdiği gerekçesiyle (inancıyla) hükümetin (devletin) ya bütünüyle ya da kısmen ilga edilmesi gerektiği ve bunun mümkün olduğu inancı.

Anarşist kişi devletin bulunmadığı bir toplumun mümkün olduğuna inanır ve aynı zamanda bireylerin kendiliğinden doğan eylemlerine ve bireylerin gönüllü birliklerine müdahale eden her çeşit otoriteyi reddetmeye yönelir. Tipik bir anarşistin başlıca inançları şunlardır:

1) İnsanlar tabiatları itibariyle iyi kalplidirler, ancak, yönetim tarafından yozlaştırılırlar.

2) Toplumun tabii ve hür olmasına karşılık devlet istismar edici (sömürücü) ve tahakkümcüdür.

3) insanlar gönüllü işbirliği yoluyla birbirlerini tamamlayan, fakat her çeşit zorlama tarafından hüsrana uğratılan sosyal hayvanlardır.

4) "Yukarıdan gelen" reformlar onları başlatan otoritenin damgasını taşır ve bu yüzden değersizdir.

5) Sosyal değişme devrimci eylemle, hatta belki de şiddetli eylemle gerçekleştirilmelidir.

Bu inançların hepsinin her anarşist tarafından benimsendiği söylenemez. Meselâ, Godwin gönüllü işbirliğiyle birleşmiş, küçük üreticilerden oluşmuş, devletsiz bir topluma inanmış ve bu hedefe aydınlanmış sosyal reform yoluyla ulaşmayı düşünmüştür. Rus asıllı anarşist filozof Bakunin spontane şiddete dayanan devrim gerektiren bir "anarşizm, kollektivizm, ateizm" sentezine inanmıştır.

Diğer bâzı düşünürlerin de, yukarıda sıralanan dört inançtan (1) ve (5) şıklarını reddetmelerine rağmen, anarşist olarak adlandırılmaları mümkündür. Meselâ, egoizmin ve bireysel iradenin gücünü metheden ve onu "sürü-benzeri" gerekliliklere olan bağımlılıklardan kurtarmayı gözeten Nietzsche'nin anarşist çizgide yer alan bir filozof olduğu söylenebilir. Ondokuzuncu yüzyıl anarşizmi büyük ölçüde özel mülkiyete, en azından bâzı özel mülkiyet çeşitlerine, onun bir tür örtülü kölelik olduğu gerekçesiyle karşıydı.

Anarşizmi bilinçli bir kitle hareketi yapmaya teşebbüs eden Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" düsturunu ortaya koydu, ancak, aynı zamanda, mülkiyetin özgürlüğün zaruri bir parçası olduğunu da düşündü ve bu yüzden mülkiyetin asıl zararlı biçimleri olarak monopole ve gasba hücum etti. Bakunin üretim araçlarının ortak mülkiyetini savundu, fakat "tüketim araçlarında" özel mülkiyete izin vermeye hazırdı. Godwin, küçük ölçekli olmak üzere çoğu özel mülkiyet türlerini kabul etti.

Anarşizmden etkilenmiş bâzı modern yazarlar (Nozick gibi) genellikle daha liberal bir çizgi izlemişler ve bundan dolayı, özgürlükle mülkiyet arasındaki ilişkiyi gözeterek, özel mülkiyete karşı daha olumlu bir tavır takınmışlar, hatta özel mülkiyeti toplumun ve toplumsal sistemin esas vazgeçilmez unsuru olarak görmüşlerdir.

Ondokuzuncu Yüzyıl anarşizminin bir başka önemli veçhesi örgütlenmiş dine yönelik husumetiydi. Meselâ, Tolstoy, "hakiki" dinin devletin ve bütün devlet müesseselerinin reddini (inkârını) içerdiğini söyler. Çoğu anarşist ya Tolstoy'un bu görüşünü kabul etti, ya da, daha ileri giderek, hiçbir dinin gerçek (hakiki) olamayacağını öne sürdü. Sorel gibi şiddeti benimseyen anarşistler 19. yüzyıl boyunca etkili oldu ve 19. asır anarşistleri Marx'a bâzı kavramları sağlamakta son derece önemliydi. Nitekim, Marx'ın "devletin yok oluşu" (ortadan kalkışı) fikri doğrudan doğruya anarşistlerin görüşlerinden kaynaklanmıştı.

Bütün çeşitlerinde anarşizm insan toplumunda (ve hatta insanların toplum hâlinde olmadığı bir durumda) maddi ihtiyaçların ve kollektif sorumlulukların (mükellefiyetlerin), zorlama olmaksızın, kendiliğinden karşılanabileceği, yerine getirilebileceği bir durumun mümkün olduğunu farzeder. Bu yüzden anarşistler Hobbes'un egemenin himayesi dışında insan hayatının "yalnız, fakir, pis, kaba ve kısa" olduğu yolundaki görüşünü reddetmeye yönelirler.

Anarşistlerin birçoğu devletin şiddet kullanmaksızın tahrip edilmesinin mümkün olmadığını söyler. Ancak, şiddetin böylesine istekli savunulmasının anarşizmin yeni ve daha iyi bir toplum görüşünü dayandırdığı insan tabiatı hakkındaki varsayımlara ters olduğu görülür. Bu çeşit güçlükler yüzünden bâzı anarşistler (Marx'ın yazı hayatının daha geç dönemlerinde yaptığı gibi) devletin ortadan çekilmesinden ve "gerçek insan tabiatının" kendisini yeniden göstermesinden önce insanların sosyal şartlarının endüstriyel üretimin kitlesel disiplini tarafından geliştirilmesi gerektiğini düşünür.

Anarşizme en radikal biçimde karşı çıkan görüş Hegel'e aittir. Hegel'e göre, "insanın gerçek tabiatı" devleti sadece kendi güvenliğinin bir aracı olarak değil, fakat aynı zamanda özgürlüğün en yüksek ifadesi olarak görmeyi gerektirir.

12 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Sosyal Bilimler : Hukuk - Hukuk Sosyolojisi

Hukuk Sosyolojisi hakkında bilgi
Sosyolojik boyutuyla hukuk eksenli araştırmalar yapan bir bilim dalı.
Hukuk Sosyolojisi: Sociology of right // Soziologie des Rechts: Sosyolojik boyutuyla hukuk eksenli araştırmalar yapan bir bilim dalıdır.

Hukuk çok boyutlu bir olgu, bir kurumdur. Hukukun bir norm düzeni olarak pozitif hukuk niteliğinde uygulama boyutu, etik değer içermesi bakımından felsefi boyutu, toplumsal bir olgu olması bakımından da sosyolojik boyutu vardır. Birincisi hukuk bilimini, ikincisi hukuk felsefesini, üçüncüsü hukuk sosyolojisini ilgilendirmektedir.

Bilim : Felsefe - Bilim Felsefesi

Bilim felsefesi hakkında bilgi
(Os. İlim felsefesi, Fr. Philosophie de la science) Bilimin yapısını, amacını, koşullarını araştıran felsefe dalı... "Bilim felsefesinin amacı, bilimi anlamaktır"
Bilim felsefesi (Os. İlim felsefesi, Fr. Philosophie de la science) bilimin yapısını, amacını, koşullarını araştıran felsefe dalı... "Bilim felsefesinin amacı, bilimi anlamaktır" (Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, İstanbul 1973, s. 7). Özel olarak Ernst Mach'ın felsefesi de bu adla anılır. Bilim felsefesi, bilgibilim ya da bilgi kuramıyla yakından ilişkilidir. Bk. Bilim, Felsefe, Bilgi Kuramı, Machisme.

Bilim felsefesi, bilimsel araştırma sürecinin, gözlem kuralları, usavurma örüntüleri, gösterim ve ölçme yöntemleri, metafizik önvarsayımlar gibi öğelerini aydınlatan ve bu öğelerin geçerlilik temellerini biçimsel mantığın, pratik metodolojinin ve metafiziğin bakış açısıyla değerlendiren felsefe dalı. Bilim felsefesini belirtmek için, kara Avrupa'sında zaman zaman "epistemoloji" ( Yunanca episteme: "bilgi, bilim") terimi de kullanılır (bak. bilgi felsefesi). Günümüzdeki biçimiyle bilim felsefesi, felsefenin öteki dallan gibi belirtik çözümleme ve tartışmaya dayalı bir disiplindir. Bilim felsefesi ile etik, mantık ve bilgi felsefesi arasındaki sınırlar, genellikle bu disiplinlerin tanımına göre değişir. Örneğin bilimsel hipotezlerin geçerliliğinin felsefi açıdan irdelenmesi ile tümevanmsal mantığın biçimsel analizini birbirinden bütünüyle ayırmak ya da kuram ve gözlem konusunda bilim felsefesi kapsamında yürütülen tartışmayı bilgi felsefesinden ayırmak çok güçtür. Bu nedenle bilim felsefesini ayrı bir disiplin saymayan ve bilgi felsefesinin bir kolu olarak gören düşünürler de vardır.

Bilim felsefesi alanındaki sorunları inceleyen düşünürler, tarih boyunca konuya hem varlık felsefesi ( ontoloji), hem de bilgi felsefesi açısından yaklaştılar. Çünkü bir yandan bilimsel kuramlarda hangi tür öğelerin ya da kuramsal terimlerin yer alması gerektiğini, öte yandan da bu öğelerin ne tür bir varlık ya da nesnel konum taşıdığını tartışmak zorundaydılar. Bu sorunları belirtik biçimde tartışan ilk düşünürler Platon ile Aristoteles'ti. Platon'a göre, ussal bir doğa biliminin sonul bileşenlerinde bulunması gereken kalıcı anlaşılabilirliği ancak matematik sağlayabilirdi. Gezegenlerin hareketleri, üç boyutlu geometriden elde edilen kuramsal yapılarla açıklanmalıydı; madde fiziğinin konusunu da gene temel geometrik biçimleri taşıyan atomlar oluşturuyordu. Platon'un bu yaklaşımı günümüze değin etkisini sürdürecekti. Buna karşılık Aristoteles'e göre, doğanın sonul öğeleri, genel ve soyut matematiksel biçimler değil, deneyimin olağan akışı içinde algılanabilen daha özgül varlıklar ya da birimlerdi. Ama kuramsal çıkarımlar gene tümdengelim yolunu izlemeliydi.

Helenistik ve İslam uygarlıkları ile ortaçağda bilimsel yöntem ve açıklamanın anlaşılmasında çok az adım atıldı. Ortaçağdaki egemen yaklaşıma göre, insanın anlama yetisi Tanrı'nm aydınlatmasına bağımlıydı. Bilimsel bilginin güvencesi, yönteminin üstünlüğünde değil, güvenilirliğini sağlayan Tanrı kayrasındaydı. 16 ve 17. yüzyıllarda da eğitimin giderek laikleşmesine karşın felsefe ve ilahiyat arasındaki bağlar hemen kopmadı. Ama bilimsel yöntemle ilgili tartışmalar giderek bağımsız, bilimdeki gelişmelere koşut bir nitelik kazanıyordu. Francis Bacon ile Rene Descartes'ın ortak amacı, insan zihninin gelişmesi için yeni bir yöntemi apaçık ortaya koymak, bilimin izleyeceği ussal işlem basamaklarını temelsiz varsayımların yükünden kurtarmaktı. Bacon, skolastik düşüncenin Aristoteles'in mantık sistemine beslediği tartışılmaz güvene karşı çıkarak, doğrudan deneyime dönme çağnsında bulunuyor, Descartes ise 16. yüzyıl hümanistlerinin şüpheciliğine yönelik bir tepkiyle, doğayla ilgili her türlü kesin bilginin uyması gereken kalıp olarak matematiği öneriyordu. Descartes'a göre fiziğin görevi, Eukleides geometrisinin alanını yeni aksiyomlar, tanımlar ve postulatlar ekleyerek genişletmekti. Hareket, magnetizma ve ısı kuramları ancak böylelikle matematiğin zorunluluk düzeyine ulaşabilirdi.

17. ve 18. yüzyıllarda bilim adamlarının hemen hiçbiri Bacon'ın ya da Descartes'ın önerdiği programlara tıpatıp uymadı. Ama klasik fiziğin kurucusu Sir Isaac Newton'ın gerçekleştirdiği bireşim, bilim felsefecilerinin kullandığı terimle varsayımsal tümdengelimli yöntemin(
) klasik döneme egemen olmasıyla sonuçlandı. Buna göre bilimsel kuram, deneysel olguların, az sayıda genel ilke ve tanımdan yola çıkarak tümdengelim yoluyla açıklandığı matematiksel bir sistem olmalıydı. Bu yöntem, başlangıçtaki genel ilke ve tanımların kesin olarak temellendirilebileceği savından vazgeçerek Descartes'ın konumundan da uzaklaşıyordu.

18. yüzyılda deneyci ve usçu filozoflar arasındaki tartışmanın odak noktası, Newton'ın bu bireşimi nasıl gerçekleştirdiği oldu. Deneyciler, Newton'ın kuramının tümdengelime dayalı kusursuzluğunu açıklayamıyor, usçular ise Newton'ın sisteminin matematiksel bakımdan biricik olduğunu kanıtlayamıyordu. Eukleides'in geometri sistemi dışında da almaşık sistemler geliştirilebileceği 1733 ve 1766'da iki kez kanıtlandı. Immanuel Kant'ın eleştirel felsefesi, usçuluk ile deneycilik arasındaki bu karşıtlığı aşmayı amaçlıyordu. Kant'ın transandantal yöntem olarak adlandırılan yaklaşımına göre, insan bilgisi zihnin kategorik yapısını yansıtıyordu. Eukleides geometrisinin ve Newton fiziğinin kullandığı kavramlar, insanın gerçek deneyimine uyan biricik kavramlardı. Bunun nedeni, söz konusu kavramların deneysel uygulanabilirliğinin apaçık olması ya da sağlam bir tümevarım temeline dayanması değildi; iki türlü güvence de yoktu. Ama bilim adamı, deneysel olarak uygulanabilir açıklamalardan oluşan bağdaşık, ussal bir sistemi ancak Eukleides'in ve Newton'ın kavramları çerçevesinde kurabilirdi: Eukleides'in aksiyomları yalnızca bilim için zorunlu değildi; bu aksiyomlar, daha bilim-öncesi düzeyde, duyusal deneyimin bağdaşık ve anlaşılabilir biçimde ussal olarak düzenlenmesini sağlayan temel bilişsel yapılardı.

Yaklaşık bir yüzyıl boyunca bilim felsefecileri Kant'ın ortaya attığı sorunları tartışmanın ötesine geçemediler. Ancak 19. yüzyılın sonlan ile 20. yüzyılın başlarında Newton sisteminin tartışılmazlığı sorgulanmaya başladı. Ernst Mach, Heinrich Hertz, kuvan-tum fiziğinin kurucusu Max Planck, Pierre Duhem ve başkaları bilim felsefesinde 20. yüzyıla damgasını vuracak yeni bir aşamanın öncüleri oldular. Gene Kant'ın yolunu izleyen bu düşünürler, insanın kuramsal savlanndaki fiziksel zorunluluk öğesi, kuramları oluşturan zihinsel etkinliği yansıttığına göre, atomların, kuvvetlerin, elektronların vb ne ölçüde gerçek olduğu, zihnin kuramsal ilkelerinin bilişsel konumunun ve mantıksal geçerliliğinin ne olduğu gibi sorulan ortaya attılar. Ampiriokritisizmin kurucusu Ernst Mach ve Richard Avenarius, her türlü bilginin ancak duyu izlenimlerine dayandığı sürece bilimsel değer taşıyacağını öne sürerken, Max Planck, dış dünyanın kalıcı gerçekliği yadsındığı sürece, bilimlerin kuramsal gelişmesi yönünde hiçbir dürtünün kalmayacağını savunuyordu.

20. yüzyıl başlarındaki bilimsel gelişmeler, bilim felsefesinin ayn bir felsefe dalı biçiminde aynşmasının ortamını hazırladı. Einstein'ın görelilik kuramının, eski geometri sistemlerini ve fizik yasalannı zaman ve uzay arasında yeni kavranan bağlantılar açısından irdelemesi, kuvantum fiziğinin de bu yasalara belirsizlik ilkesine dayalı istatistiksel bir yorum getirmesi, Eukleides ve Newton sistemlerinin varlık ve bilim felsefeleri düzeyindeki temellerine ağır bir darbe indirdi. Yeni geometri sistemlerinin, doğa olaylarının bilimsel açıklamasında bağdaşık bir deneysel uygulama alanı olabileceği bu gelişmelerle kanıtlandı. Artık Kant'ın temel varsayımlan sorgulanabilirdi. Gerek 1920'lerde Viyana Çevresi'nin(
) geliştirdiği mantıksal olguculuk (ya da mantıksal deneycilik) akımının, gerek hemen aynı dönemde İngiltere'de Bertrand Russell ve G.E. Moore gibi düşünürlerin duyu verileri ve mantıksal yapılar üzerinde geliştirdiği bilgi felsefesi kuramlannın kaynağında Mach'ın öğretileri yatıyordu.

Viyana'da düzenli olarak toplanan ve çoğu aynı zamanda bilim adamı olan Otto Neu-rath, Hans Hahn, Viktor Kraft, Rudolf Carnap, Philipp Frank, Hans Reichenbach gibi bir grup düşünürün Moritz Schlick'in önderliğinde geliştirdiği mantıksal olguculuğa göre bilimsel kuram, bazı yalın gözlem verilerine (protokol önermelerine) dayanmalıydı. Felsefenin görevi, bilimin kendine özgü yöntemlerle geliştirdiği kuramları, aralarındaki bağlantılar mantık aracılığıyla açığa çıkanlmış önerme sistemleri biçiminde yeniden kurmak, böylece de kuramın sınanması için ondan mantıksal olarak türetilecek bazı varsayımlar elde etmekti. Bu varsayımlar gözlem ve deneme yoluyla doğrulanırsa kuram temellendirilmiş olur, yan-lışlanırsa çürütülmüş sayılırdı. Bilimsel bilgiyi öteki bilgi türlerinden, özellikle de metafizikten ayıran da buydu: Bilim, gözlem ve deneme yoluyla "doğrulanabilir" önermeler sağlıyor, metafizik ise gözlem ve deney konusu edilemeyen, dolayısıyla ne doğrulanabilecek ne de yalanlanabilecek, yani anlamsız önermelerden oluşuyordu. Viyana Çevresi düşünürleri, bu görüşlerini, "bilimlerin birliği" düşüncesi çerçevesinde geliştirdiler.

Deneyci ya da olgucu çizgiye en güçlü tepki Yeni-Kantçı okuldan geldi. Bu okul, almaşık bilimsel kuramları kesin mantık yöntemleri aracılığıyla temellendirmek ya da elemek için gerekli tarafsız kuramsal ilkeleri belirleme olanağını sorguladı. Yeni-Kantçı çizginin öncüleri Heinrich Hertz ve Ludvvig Wittgenstein gibi bilim adamı ve düşünürler, olguların açıklanmasında tasarımların ve modellerin işleviyle ilgili sorunları tartıştılar. Hertz, örneğin Newton dinamiğinin biçimsel bir tasarımından mantık yöntemleriyle çıkarsanabilecek deneysel vargıların, ancak ilgili olguların, kuramdan türetilen terimlerle betimlenebilmesi durumunda geçerli olabileceğini gösterdi. Wittgenstein, Hertz'in çözümlemesini genişletti ve dili, olguları tasarımlamanın bir aracı olarak ele alan genel bir felsefi dil kuramı geliştirdi.

11 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Felsefe : Etnonfetodoloji

Etnonfetodoloji hakkında bilgi
Etnonfetodoloji ya da Max Weber"in terimiyle Verstehen (anlama) yöntemi, nesnel toplumsal olguları öne çıkaran işlevsel-yapısal çözümlemelerden farklı olarak öznelliği vurguladı ve nesnelliği özneler arası etkileşimde aradı.
Etnonfetodoloji ya da Max Weber"in terimiyle Verstehen (anlama) yöntemi, nesnel toplumsal olguları öne çıkaran işlevsel-yapısal çözümlemelerden farklı olarak öznelliği vurguladı ve nesnelliği özneler arası etkileşimde aradı. Bunların dışında Marx'm toplumsal sınıf çözümlemesinden esinlendiklerini söyleyen C. Wright Mills gibi bazı sosyologlar ekonomik nedenlere dayanan sınıf çatışmasını, bilgi sosyolojisinin gelişimine büyük katkıda bulunan Kari Mannheim ise ideolojik ayrımları temel aldı. Bu arada insan davranışlarını matematiksel yöntemlerle araştırma ve betimleme çalışmaları da yaygınlaştı.

Felsefe : Evren

Evren hakkında bilgi
Evren, sonsuz uzamda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır. Yani "evren" astronominin, astrofiziğin konu edindiği şeylerin tümüdür. İçinde "her şey" olan bu dev çorba, sonsuzluk veya hiçlik olarak tanımlanabilecek uzayın içinde yer alır. Daha doğrusu, uzaya FON olan siyah hiçliğin içindeki her şeydir evren... Dolayısıyla aslında sonsuz uzayın-hiçliğin içinde de değildir. Zira "hiçliğin" içi olmaz.

Fakat olmayan şeylere de (sıfır gibi) onlardan bahsedebilmek ve düşü
Evren varolmuş olan, varolan ve varolacak olan her şey. Bütün bir doğal dünya. Gözlemlenen ya da varolduğuna ina­nılan madde ve enerjinin tümünü birden içe­ren fiziki sistem. Yıldızları, gezegenleri, yeryüzünü, gaz ve bulutları, vb. kapsayan, maddeyle dolu mekanın bütünü. Tikellerden tümellerden meydana gelen bütün. Kendisine aşkın olar Tanrı dışında, varolan her şeyi kapsayan sistem. Evren, sonsuz uzamda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır. Yani "evren" astronominin, astrofiziğin konu edindiği şeylerin tümüdür. İçinde "her şey" olan bu dev çorba, sonsuzluk veya hiçlik olarak tanımlanabilecek uzayın içinde yer alır. Daha doğrusu, uzaya FON olan siyah hiçliğin içindeki her şeydir evren... Dolayısıyla aslında sonsuz uzayın-hiçliğin içinde de değildir. Zira "hiçliğin" içi olmaz. Fakat olmayan şeylere de (sıfır gibi) onlardan bahsedebilmek ve düşüncelerimizde kullanabilmek için bir isim vermek zorunda olduğumuzdan evreni çevreleyen bu "hiçliğe" uzay-uzam gibi isimler vermişizdir.

Bakış açısına göre evren, aslında "tek" şeydir de... Zira bilinen en büyük bütündür. Fakat sadece "evren" kavramını kullanarak düşünüp konuşamayacağımız için onu farklı ve daha küçük parçalara ayırır ve sınıflandırırız. Böylece "dil" ortaya çıkar. Dili kullanan insanlar bir süre sonra kavramların aslında gerçekliklerinin olmadığını sadece fonksiyonları olduğunu unutur ve kendi yarattıkları kavramların mutlaka bir gerçekliğe işaret ettiğine ("tanrı" kavramında olduğu gibi) inanmaya başlar. Buradan olarak, aslında tek şey vardır ve bunun adı da (bize göre tabi ki) "Evren" dir. Evren oluşmuş ve/veya oluşturulmuş sistemler bütünüdür.

10 Mart 2009 Salı | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Sosyal Bilimler ve Felsefe : Sosyolojinin Tarihçesi

S osyoloji terimi, ilk kez bir sosyolog olmaktan ziyâde bir bilim felsefecisi olan Fransız, August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış ve İngiliz, Herbert Spencer (1820-1903) tarafından da geniş kitlelere tanıtılmıştır.

Ancak, sosyolojinin ilk temel esaslarını, ilmî yöntemlerle ortaya seren ilk bilim adamı belki de İbni Haldun‘dur (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, sosyolojinin ilk büyük kurucusudur. Sosyal kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda, göçebe unsura yer verdiği, bunların medeni halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, sosyal psikoloji, sosyal ekonomi, tarih felsefesi, etnografya, sosyal coğrafya, sosyal felsefe, kentleşme, sosyal antropoloji gibi sosyal bilim dallarına ait sosyal teorileri, ciddî mânâda ancak 19. asırda kavranabilmiş ve bir çok Avrupalı bilim adamının çalışmalarına temel dayanak vazifesi görmüştür.

Tarihe bakıldığında ilk çağlardan beri toplumun yapısıyla ilgilenen düşünürler olduğu görülebilir:

Platon ideal toplum düzeninden söz etmiştir. Sosyolojinin müjdecisi sayılan İbn-i Haldun ilk defa devletle toplumun birbirinden farklı olduğunu belirterek toplumsal yaşamı da incelemiştir.

Machiavelli Thomas More Francis Bacon toplumsal sorunlara “çözüm” önerileri getirmişlerdir. Bu düşünürlerden farklı olarak Montesquieu “Olması gereken değil olan incelenmelidir.” diyerek sosyolojinin sınırlarını çizmiş ve bilim olarak doğuşuna temel hazırlamıştır. Sosyolojinin bu sözcüğü ilk kullanan Auguste Comte tarafından 19. yüzyıl başlarında kurulduğu kabul edilir. Comte’a göre sosyoloji fizik kimya biyoloji gibi doğa bilimlerinin yöntemleriyle toplumu incelemelidir.

Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim sosyolojinin konusunun toplumsal olgu olduğunu ve toplumsal yaşamın yine diğer basit toplumsal olgularla açıklanabileceğini vurgulamıştır. Max Weber’e göre toplumu ve toplumsal eylemleri açıklamak için genel kavramlardan değil bireylerden öznel olarak düşünülmüş anlamlardan hareket edilmelidir. Böylece Weber psikolojik yaklaşımla sosyolojik yaklaşımı birleştirmek istemiştir.

Ülkemizde Durkheim sosyolojinin bilim yapma anlayışı Ziya Gökalp ile Le Play çizgisi ise Prens Sebahattin’le temsil edilmiştir.

Platon (M.Ö. 427 – M.Ö. 347) : Yaşamındaki en önemli olaylardan biri de gençliğinde Sokrates’le karşılaşmasıdır. Sokrates’in mahkumiyeti ve idamından sonra eğitimde; özellikle de devlet adamı eğilimlilerin eğitimlerinde derin değişiklikler olmadıkça insanın kaderinin umutsuz olduğuna karar verdi. Bu nedenle de kırk yaşlarındayken Sicilya ve İtalya’ya ilk yolculuğundan sonra (bu yolculukta Pythagoras’çılarlarla tanıştı) aktif politikaya katılmaktansa sitenin gelecekteki liderlerini yetiştirmek üzere Atina’da bir okul kurar. Bu okula üzerinde kurulduğu parkın adı verilerek Akademia dendi. Aristoteles yirmi yıldan uzun bir süre Akademia’da öğrencilik ve öğretmenlik yapmıştır.

Machiavelli Niccolo (1469 – 1527) : Floransalı Machiavelli 1498’de dışişleri ve savunma ile görevli İkinci Şansölyelik Sekreterliğine atandı. Pek çok ülke dolaştı ve diplomatik deneyim kazandı. Floransa’nın bağımsızlığı için kurduğu milis birlikleri 1509’da Pisa’nın alınmasında önemli rol oynadı. 1513’de Medici ailesinin Floransa’ya dönmesinden sonra hapsedildi. Serbest kalınca Floransa yakınlarında yapıtlarını yazamaya başladı. Bunların içinde en önemlisi; Medicilere sunduğu 1513 tarihli “II Principe” (Prens) ‘dir. 1527’de Medicilerin devrilmesi üzerine gözden düştü ve aynı yıl öldü. Machiavelli’nin tarih ve siyaset felsefesi üzerine yazdıkları ve karşılaştırmalı tarih metodu günümüzde de önemini sürdürmektedir.

St. Thomas More (1477 / 78 – 1535) : Aziz (St.) şövalye İngiltere Lord Şansölyesi (başbakan) yazar Thomas More 1477 ya da 1478 yılında Londra’da doğdu 1492’de Oxford Üniversitesi’ne girdi 1499’da Erasmus’la tanıştı. 1504’de parlamentoya girdi. 1516’da Londra’da ünlü eseri “Ütopya” yı tamamladı. 1523’de Avam Kamarası’nın sözcülüğüne seçilen More 1534 yılında uymayı reddettiği yasa nedeniyle Londra Kulesi’ne hapsedildi ve 1535 yılında da idam edildi. Karl Kautsky şöyle yazar : “Amaçladığı boş zaman rüyasını algılayabilmek için üç yüz yıldan daha uzun bir süre geçmesi gerekmiştir. Ütopya dört yüz yıldan daha eski olmasına rağmen More’un idealleri yenilmemiştir ve hala mücadele eden insanlığın ardında durmaktadır.”

Francis Bacon (1564 – 1616) : Verulam Baronu. 1564 Londra doğumludur. Hukuk öğrenimini tamamladıktan sonra baroya girmeye çalıştı. 1593’de Avam Kamarası’na girdi. Kraliçenin gözdesi Esaaa Kontu onu himayesine aldı. 1613’de Saray’ın baş avukatı 1617’de baş mühürdar 1618’de baş yargıç ve baron 1620’de ise vikont oldu. Ama 1621’de rüşvet almakla suçlanan Bacon devlet hizmetinden uzaklaştırıldı. Ömrünün son yıllarını bilim ve felsefeye adadı. Bacon’un felsefesi’nin temelinde tümdengelimci mantığın yerine tümevarımcı metodu uygulaması yatar. Ona göre gerçek bilim nedenlerin bilimidir ve bu yolla insanoğlu doğaya egemen olacaktır.

Montesqiueu (1689 – 1755) : Fransız yazarı Montesqiueu 1689 yılında doğmuştur. Aynı zamanda bir hukukçu olan Montesqiueu uzun süre hukuk alanında çalışmıştır. Yazar olarak tanınması onun 1721 yılında yazdığı “İran Mektupları” adlı eseriyle başlar. Montesqiueu’nu ikinci büyük eseri 1734 yılında yazdığı “Roma’nın Büyüklüğününün ve Çöküşünün Sebepleri Hakkındaki Düşünceler” adlı eseridir. Montesqiueu’nun en büyük eseri 1748 yılında yazdığı “Kanunların Ruhu” adlı kitabıdır.

Auguste Comte (1798 – 1857) : Fransız Auguste Comte sosyoloji biliminin kurucusu olarak tanınmıştır. İnsan topluluklarının doğasını ve nasıl geliştiğini anlamaya çalıştı. Comte’a göre insanlar mulu ve başarılı olmak için birlikte çalışma ihtiyacındadırlar. Comte’a göre bilimler hiyerarşisinin en tepesinde etik (moral) vardır ve sonra aşağıya doğru sosyoloji biyoloji kimya fizik astronomi ve matematik sıralanır. Aşağıdan yukarıya izlendiğinde kuramsal ve tarihsel olarak basitten karmaşığa bilimler birbirlerini izleyerek teolojik aaaafizik aşamalardan pozitif aşamaya diğer bir deyişle etik ve sosyoloji alanına ulaşmışlardır.

Emile Durkheim (1858 – 1917) : Fransız toplumbilimci Durkheim 1858 doğumludur. 1902’de Sarbonne üniversitesi’nde kürsü sahibi oldu. Toplumu bir organizma gibi değerlendirmesi ve bir organizma içerisindeki organların dayanışması olgusu gibi bir toplumu da birbiri ile dayanışma içerisinde bulunan organlardan oluşan bir bütün olarak değerlendirmiştir. Toplumsal örgütlenme üzerine yaptığı çalışmalar toplumbilim çalışmalarına yeni bir hamle getirmiştir. Bunların dışında sosyal-psikoloji ile de ilgilenmiş ve “intihar” eylemi üzerine ampirik çalışmalar da yapmıştır. 1917 yılında Paris’de ölmüştür.

Max Weber (1864 – 1920) : Max Weber kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan Hristiyan ahlakı üzerine vurgu yaparak geliştirdiği Protestanlık kuramıyla ünlü olmuştur. Weber sosyolojisi gelenekselden rasyonel eyleme dönüşümü keşfetme ve anlamaya yöneliktir. Gelenek modern öncesi toplumların üzerinde aşılmaz bir güç olarak durmaktadır. Weber’e göre Protestan etiği geleneğin tutuculuğunu kırmıştır. Çünkü Protestan etiği insanların zenginlik elde etmek için çabalamalarını dinsel onaylar sunarak rasyonelleştirir ve cesaretlendirir.

Ziya Gökalp (1876 – 1924) : İdadi’de okurken Arapça Farsça ve Fransızca öğrendi. İslam tanrıbilimi ve tasavvuf üzerine çalıştı. İkinci Meşrutiyet ilan edilince İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu. 1909’da “Peyman” gazetesini çıkardı. Aynı yıl İttihat ve Terakki’nin genel merkez üyeliğine seçildi. 1912’de milletvekili seçildi.

Dört ay sonra Osmanlı Mebuslar Meclisi kapanınca Darülfünun’da 1919’a kadar toplumbilim profesörlüğü görevini yürüttü. Birinci Dünya Savaşı’nda “Yeni Mecmua” yı çıkarttı. Türkçülük kavramının yayılmasında öncülük eden Ziya Gökalp eserlerinde misak-ı milli sınırları içerisinde doğu toplumundan batı toplumuna çevrilmiş bir Türk devleti üzerinde durmuştur

Pipes Output

Blog Archive

etiket bulutu

Widget edited by Davut Erarslan