revizyon ile organize matbaacılık brnckvvtmllttrhaberi

Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bilim : Biyolojinin Tarihsel Gelişimi

Biyoloji tarihsel gelişimi hakkında bilgi
Biyoloji konusundaki bilgi birikiminin insanlık tarihi kadar eskiye dayandığı söylenebilir. İlk insan, çevresindeki bitküer ve hayvanlar konusunda bilgi biriktirmek zorundaydı, çünkü var oluşu, yiyebileceği zehirsiz bitkileri tanımasına ve yırtıcı hayvanlann davranışlannı kavramasına bağlıydı. Arkeolojik bulgular, uygarlığın gelişmesinden önce insanların birçok hayvanı evcilleştirdiğini ve tanmsal yöntemleri uygulamaya başladığını göstermiştir. Bununla birlikte biyoloji tarihinin büyük bölümü ya

Biyoloji konusundaki bilgi birikiminin insanlık tarihi kadar eskiye dayandığı söylenebilir. İlk insan, çevresindeki bitküer ve hayvanlar konusunda bilgi biriktirmek zorundaydı, çünkü var oluşu, yiyebileceği zehirsiz bitkileri tanımasına ve yırtıcı hayvanlann davranışlannı kavramasına bağlıydı. Arkeolojik bulgular, uygarlığın gelişmesinden önce insanların birçok hayvanı evcilleştirdiğini ve tanmsal yöntemleri uygulamaya başladığını göstermiştir. Bununla birlikte biyoloji tarihinin büyük bölümü yazılı tarihin içinde kalır.

En eski kayıtlann çoğu Asur ve Babil kaynaklıdır. Bu belgelere göre Babilliler hurma ağacının eşeyli üremesini biliyorlardı. Eski Mısırlıların mezar ve piramitlerinde bulunan papirüsler hekimlikteki başanlannı belgelerken, mumyalama teknikleri de bitkilerin koruyucu özellikleri konusundaki bilgilerini ortaya koyar. Çinliler, ipekböceği konusundaki engin bilgilerinin yanı sıra, bazı zararlı böcekleri yiyen kanncalan kullanarak biyolojik mücadele yönteminin öncüleri olmuşlardı. İÖ 2500'lerde Kuzeybatı Hindistan halkları ileri bir tarım bilgisine sahipti.

Babil, Asur, Mısır, Çin ye Hint uygarlıkları biyoloji alanındaki bilgi birikimini büyük ölçüde zenginleştirmekle birlikte, Eski Yunan uygarlığının parlak dönemlerine değin sürüp gidecek olan, doğaüstü güçlerin egemen olduğu mistik bir yeryüzü anlayışının tohumlarını da atmıştı. IÖ 7. yüzyılda Eski Yunan'da doğan ve her olayın belli biı nedeni olduğunu, aynı nedenlerin hep aynı etkiyi yarattığını savunan Nedensellik akım; bilimsel araştırmaları derinden etkiledi. Eski Yunanlı düşünür ye doğabilimcilerin ilk el attığı konulardan biri, insanın ve yaşamır başlangıcı oldu. Miletoslu Thales (IÖ y. 7 yy), yeryüzünün ve bütün canlı varlıklani sudan türediğini öne sürerken, öğrencis Anaksimandros gaza benzer, algılanama: ve sınırsız bir töz olan apeiron (sınırsız) ile toprak gibi yeni öğeleri de suya ekler Yaşamın bir çamur kütlesinde, kendiliğinden başladığını savunan ve ilk evrim kuramının yaratıcısı olan Anaksimandros'a göre, ilk hayvanlar dikenli bir deriyle örtülü balıklardı. Onların soyundan gelenler sudan karaya çıkarak, öbür hayvanlan oluşturacak biçimde dönüşüme uğradılar. Anaksimenes ise, canlı ve cansız maddenin başlangıcını, Güneş'in ısısıyla yoğunluğu değişerek biçim değiştirebilen havaya (aer) bağladı. Güney İtalya'daki Kroton Akademisi'nde, Pythagoras'm öğrencilerinden Alkmaion (IÖ 6. yy) hayvan vücudunu inceleyerek atar ve toplardamarlar arasındaki farkı tanımladı, göz sinirlerini buldu, embriyonun gelişmesini inceledi ye zekânın merkezi olarak beyni gösterdi. İÖ y. 400'lerde Kos Adasında bir tıp okulu açan Hippokrates, insan vücudu üstüne ayrıntılı araştırmalar yaptı ve tüm canlıların, dört temel sıvıdan oluştuğunu öne sürdü: Sırasıyla kalp, dalak, beyin ve karaciğerden kaynaklanan kan, kara safra, balgam ye sarı safra. Eski Yunan bilimi, İÖ 4. yüzyılın ortalarında bilgiyi her yönüyle inceleyen Aristoteles ile doruğuna ulaştı. Sistematik taksonomi^-nin de öncüsü olan Aristoteles, hayvanları önce kanlı (memeliler, kuşlar, amfibyumlar, sürüngenler, balıklar) ve kansız (kafa-danayaklilar, gelişmiş kabuklular, böcekler ve tüm ilkel hayvanlar) olarak iki büyük gruba ayırmıştı. Çalışmalarında önemli bir yer tutan üreme konusunda ise, yaşamın kendi kendine cansız maddeden oluştuğu kendiliğinden üreme, tomurcuklanma (eşeysiz üreme), çiftleşmesiz eşeyli üreme ve çiftleşerek eşeyli üreme gibi dört üreme biçimi tanımladı.

Aristoteles'in öğrencilerinden Theophrastos, botaniğin gelişmesinde ayrıcalıklı yeri alan doğabilimcılerden biridir. Bitkilerin dış bölümlerini organ, iç bölümlerini doku alarak adlandıran Theophrastos, uzun açıklamalarla anlatılabilecek özel bir yapıyı bilimsel bir terimle karşılamak için uygun bulduğu kelimelere yeni anlamlar yüklemekten kaçınmamış ve bilimsel terminolojinin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Aristoteles ve Theophrastos'tan sonra Eski Yunan dünyasının göz kamaştırıcı bilimsel araştırma dönemi sona ererken, bilimin yeni merkezi İskenderiye'ye kaydı. Heropilos insan vücudunun iç organlarını incele-dp öbür büyük memelilerle karşılaştırmış, zekânın ve sinir sisteminin merkezi olarak kabul ettiği beyni ayrıntılı biçimde tanımlanış, çağdaşı Erasistratos ise araştırmalarını kalp kapakçıkları ve kan dolaşımı üzerinde oğunlaştırmıştır.

Eski biyoloji bilginlerinin sonuncusu sayılan Bergamalı Galenos (2. yy), insan vücudu üzerinde anatomi ve kadavra çalışmalarının yasaklandığı bir çağda yaşamış olmasına karşın, özellikle hayvan anatomisi üzerindeki sağlıklı gözlemleri ve yapıtlarının çokluğuyla yüzyıllar boyunca tıp ve biyoloji ilimlerini etkiledi.

Galenos'tan sonra biyoloji araştırmaları zun bir suskunluk dönemine girer ve Lvrupa'da bilim yaklaşık bin yıl yerinde lyarken, 9. yüzyılda İspanya'ya kadar îyılan Araplar bilimin koruyuculuğunu stlendiler. Arap ye İslam dünyasının biyolojideki egemenliği 3. yüzyıldan 11. yüzyıla değin sürdü. Bu dönemde özellikle Aristoteles ve Galenos gibi eskiçağ bilginlerinin ıpıtları Arapçaya çevrilerek, Eski Yunan inyasmın bilgi birikimi Doğu'ya aktarıldı, yaklaşık 868'de ölen Cahiz Kitabü'l-Haya-ın (Hayvanlar Kitabı) adlı geniş kapsamlı ılışmasıyla, 11. yüzyılın en büyük bilginlerinden olan İbn Sina hekimlik ve şifalı otlar konusundaki yapıtlarıyla biyolojinin bu dönemine damgalarını vurdular.

14. yüzyılda İtalya'da başlayan Rönesans, bilimin de yeniden doğuşunu müjdeler. Bu dönemde, insan ve hayvan vücudu üstünde ayrıntılı anatomi araştırmalarına girişenlerin özellikle sanatçılar olması ilgi çekicidir. Leonardo da Vinci'nin gözlem ve bulguları çağının o kadar ötesindeydi ki, gerçek değeri ancak yüzyıllar sonra anlaşılabildi. 16. yüzyılda özellikle Almanya, Felemenk, İsviçre, İtalya ve Fransa'da, Otto Brunfels, Leonard Fuchs, Gaspard Bauhin ve Pierre Belon'un önemli katkılarıyla botanik hızlı bir gelişme gösterirken, zoolojide Conrad Gesner'in, anatomide de Andreas Vesalius'un çalışmaları özellikle anılmaya değer.

17. yüzyılda mikroskopun geliştirilmesi biyolojide bir dönüm noktası oldu. Sistematik biyolojiye, sınıflandırmaya ve canlıların karşılaştırmalı incelemesine ağırlık veren 17 ve 18. yüzyıllardan sonra, 19. yüzyıl evrim ve hücre kuramının doğuşuna, çağdaş embriyolojinin başlangıcına ve kalıtım yasalarının bulunmasına tanık oldu.

Hayvan bitki anatomisi üzerinde araştırmalar yapan Marcello Malpighi, mikroorganizmaları tanımlayan Antonie van Lee-uwhoek, böcekler üzerine araştırmalar yapan Jan Swammerdam, bitki anatomisine eğilen Nehemiah Grew, mantar dokusunda hücreyi keşfeden Robert Hook, mikroskopun olanaklarını genişleten büyük gözlemciler olarak sivrildiler. John Ray'in önemli katkılarından sonra taksonomiyi biyolojinin önemli bir dalı haline getiren Carolus Linnaeus'u Georges-Louis Leolerc de Buf-fon, Jean-Baptiste Lamarck ve Georges Cuvier izledi. Cuvier ayrıca fosiller üzerindeki araştırmalarıyla paleontolojinin de temellerini attı. Eski Yunan felsefesinde geniş bir yer tutan yaşamın başlangıcı sorunu, Pasteur'ün kendiliğinden üreme varsayımını çürütmesiyle yeni bir boyut kazandı. 1920'lerde Sovyet biyokimyacı A.I. Oparin ve öbür bilim adamları, Yer'in oluşma sürecindeki koşullarda cansız maddeden yaşamın doğabileceğini öne sürdüler. Jeokimya ve moleküler genetikteki bazı gelişmeler bu varsayımı bir ölçüde doğrularken, aminoasitler ve basit proteinler bireşim yoluyla elde edilebildi. Başlangıcı Eski Yunan bilimine kadar uzanan evrim görüşü, Charles Darvin tarafından tutarlı bir kurama dönüştürüldü ve doğal seçme ilkesiyle desteklendi.

19. yüzyılda, hücre bölünmesini ve kromozomların varlığını açıklayan August Weismann ve Edouard van Beneden'ın, kalıtım yasalarını ortaya koyan Gregor Mendel'in ve kalıtımın koromozomlara dayalı kuramını geliştiren Theodor Boveri'nin öncü çalışmaları, 20. yüzyıl başlarında, kalıtımdan sorumlu olan hücre bileşenlerinin koromo-zomlar değil genler olduğunu kanıtlayan Thomas Hunt Morgan ve William Bateson'in katkılarıyla genetik biliminin doğuşunu hazırladı. Kısacası, hücre biyolojisi 19. yüzyıla damgasını vururken, 20. yüzyıl moleküler biyoloji ve genetik çağı oldu. Biyoloji araştırmalarında X ışınları, elektron mikroskopu gibi gelişmiş tekniklerin kullanılması, öbür bilim dallarıyla yakın bir işbirliğine girilmesi ve araştırma kurumlan çerçevesinde büyük ekip çalışmalarının örgütlenmesi, 20. yüzyıl biyolojisinin temel özellikleridir.

26 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Bilim : Ortaçağda Bilim

Ortaçağda bilim hakkında bilgi
O RTAÇAĞDA AVRUPA BİLİMİ Ortaçağda Hıristiyan ve İslam dünyası arasında özellikle Haçlı Seferleri'yle kurulan ilişki, ilkçağ bilgilerinin Batı'ya aktarılmasını sağladı. İspanya'da Magriplilerin Toledo kentindeki ünlü kütüphaneleri, 1085'te Hıristiyanların eline geçince, rahipler özgün ya da çeviri Arapça kitapları hemen Latinceye çevirdiler.

18. yüzyıldaki Aydınlanma düşünürlerinin, ortaçağı boşinanlar ve karanlıklar dönemi olarak küçümsemesine karşın, bu dönemde çok canlı teknolojik gelişmeler oldu. At nalının ve koşum takımlarının bulunuşu, beygir gücünün denetlenmesini sağladı. Büyük gotik katedrallerin yapımı, el arabası, krank ve matkabın geliştirilmesiyle başarıldı. 14. yüzyılda mekanik saatin yapılmasıyla mekanik beceri en yüksek düzeyine çıktı. Bu buluş yalnızca zamanın daha doğru saptanması açısından değil, filozoflara doğanın kendisi için, yeni bir benzetim olanağı sağlamış olması bakımından da önemlidir.

Ortaçağ Avrupalılarının yararcı bilgiye karşı güçlü önyargıları yoktu, ama bilimsel bilginin yararlı olabildiği alanlar da pek azdı. Bilim, Tanrı'nın yaratısını anlayabilmek olarak görülüyordu. Kitabı Mukad-des'in Tekvin bölümü Tanrı'nın ilk yaratısı olarak ışıktan söz ettiğine göre, ışığın yayılma yasalarını anlamak, az da olsa doğanın yaratılışını kavramak demek oluyordu.

Örneğin, gökkuşağının ne olduğunu anlamak için yakınına gidip inceleme olanağı bulunmadığından, gerekli koşullan yapay yoldan oluşturarak benzer bir olaydan sonuçlar çıkarılmaya çalışıldı. Yağmur damlaları yerine içi boş cam küreleri suyla doldurarak gökkuşağını inceleme yoluna gidildi. Bu yaklaşımlar, doğanın basit olduğu, yani birkaç genel yasayla yürütüldüğü ve benzer etkilerin benzer nedenlerden doğduğu düşüncelerine dayanıyordu.

Ortaçağ filozoflarının eski metinlere eleştirel yaklaşımı doğrudan ilahiyat açısından taşıdığı öneme bağlıydı. Örneğin her tür hareketin doğası özenle gözden geçirildi. Tanrı'nın var olması gerektiğini göstermek amacıyla Aristoteles'in görüşlerine dayanan Aquinolu Aziz Tommaso, hareket eden her şeyin bir başka şey tarafından hareket ettirildiğini öne sürdü. Aksi takdirde, herhangi bir hareketin kaynağını sonsuza değin geriye uzatmak gerekirdi. Ortaçağda din ile bilim arasında bilinçli bir çatışma yoktu. Tanrı hem doğa kitabının, hem de kutsal kitabın yazarıydı. Dolayısıyla iki kitap birbiriyle çelişemezdi. Kısacası bilim ve vahiy el ele yürümekteydi. Ortaçağ biliminin önemi felsefe, ilahiyat ve bilimin görkemli bir evrensel düzen içinde birleştirilmesinde yatmaktadır.

18 Mart 2009 Çarşamba | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Bilim : Mezopotamya'da Bilim

Mezopotamya'da Bilim hakkında bilgi
Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavşak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlılar ve Babilliler ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgi

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavşak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlılar ve Babilliler ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye geçmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası'ndaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa'ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalıların 60 tabanlı ve konumsal bir rakam sistemleri vardı. Bu sistemin konumsal olması, yani bir rakamın sayı içindeki yerine göre değişik değerler alması nedeniyle, harf rakam sistemi kullanan Yunan ve Romalılardan daha ileri idiler. Bu rakamlarla dört işlemi, kare ve karekök almayı biliyorlardı.

Mezopotamyalılar cebirin kurucusudurlar. Gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi'ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi'ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

12 Mart 2009 Perşembe | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Bilim : Klonlama

1.Transgenik Teknolojisi
Gen veya gen parçalarının bir fertten alınıp bir başka ferdin DNA’sına tranferi şeklinde düşünülebilir. Bu teknolojide gen veya genler döllenmiş yumurtaya aktarılır. Mesela kanser oluşturan insan genleri fare embriyolarına aktarılarak ilaç sanayiinde tedavilerin testinde kullanılabilmektedir. Bu teknoloji ile insandan koyuna, domuza, sığıra ve keçiye gen aktarımı yapılmakta, sütlerinde insan proteini üretilmesi yanısıra organ, doku ve kan üretme imkanı da bulunmaktadır. Bu protein ile emphysema ve cystic fibrosis gibi hastalıklar tedavi edilebilmektedir.

2.Çekirdek Transfer Teknolojisi
Bu teknoloji bir hücredeki bütün genomu yani somatik kromozomların bir hücreden diğerine naklini ifade eder. Çekirdek, döllenmiş yumurta hücresinden alınmakta ve çekirdeği alınmış fakat döllenmemiş yumurta hücresine yerleştirilmektedir. Bu sistemle uygulanan böyle bir teknik klonlama olarak değerlendirilmemektedir. Zira bir duplikasyon işlemi bulunmamaktadır. Ancak burada sitoplazmada bulunan mitokondri DNA’ları farklıdır.
3.Çekirdek Teknolojisini Kullanarak Yapılan Klonlama
İki şekilde yapılmaktadır;

a)Embriyo Klonlama: Alınan örnek, döllenmiş bir embriyodan alınıp yine aynı annenin yumurtasında çekirdek transferi yapılırsa bu durumda mitokondri DNA’ları aynı olacaktır. Bu teknoloji benzer ikizlerin oluşturulmasında kullanılmakta ve embriyo klonlama olarak bilinmektedir. Sığır, kurbağa ve farede de başarılı şekilde denenmiştir. İnsanlarda da bu tip klonlama yapılmış ancak bu ikizler yaşatılamamıştır. Bununla beraber basında klonlama olarak isimlendirilmesine rağmen bu uygulamada farklı çekirdekler kullanıldığı için bunlar gerçek klonlar değillerdir.

b)Normal Canlı Klonlama (Somatik Nüklear Transfer): Dolly doğuncaya kadar, normal bir canlıyı klonlamak mümkün değildi. Organizma döllenmiş bir yumurtadan meydana gelmekte ve her bir hücre döllenme sonucunda oluşan tüm bir genomu içermektedir. Her bir hücre birbirinin tamamen aynısıdır. Ancak, büyüme ve gelişme olayları hücrelerde farklılaşma meydana getirmekte ve beyin dokusu, kalp dokusu, deri, kemik vs oluşmaktadır. Bazı genler somatik hücrelerde bu şekilde özel görevlere ayrıldığı zaman çalışmasını durdurmakta ve sadece ilgili deri, kemik gibi genleri çalışmaktadır. Embriyonik klonlamada farklılaşmaya başlamamış döllenmiş yumurta hücresinin çekirdeği (genom) kullanılmaktadır. Dolly’nin oluşumunda ise somatik bir dokudan alınan hücreyle bu işlem başarılmıştır. Bu transfer sonunda, somatik dokudaki çalışmayan genler tekrar çalışmaya başlamış ve genlerin çalışması organların oluşmasıyla durmuştur. Genlerin gerektiği zamanda çalışması veya çalışmasını durdurması klonlamanın esasını oluşturmaktadır. Bu uygulamada döllenmemiş yumurtanın çekirdeği çıkarılarak, somatik hücre çekirdeği bu yumurtanın içine yerleştirilmiştir. Oluşan zigot, herhangi bir koyuna nakledilerek gelişmeye bırakılmıştır. Bu uygulamanın embriyonik klonlamadan farkı, mitokondriyal DNA’nın farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Burada ilginç olan diğer nokta, Dolly bir babaya sahip değildir, fakat 3 anneye sahip olabilir. Mesela, annesi;

-Genomu kullanılan bir dişi olabilir

-Yumurta hücresini veren dişi olabilir

-Gameti taşıyan bir dişi olabilir
4.Genetik İkizlik
İkizlik kavramı iki veya daha fazla benzer kardeşlerin oluşması anlamındadır. İkizlik, seksüel bir üretim sonucudur. Hücredeki bütün DNA iki farklı ferdin DNA’larının yarısını taşımaktadır. Döllenmiş yumurta iki ya da daha fazla parçaya tekrar bölünecek ve aynı cinsiyette fertler meydana getirecektir. Bu olayın çekirdek transferi ile ilgisi yoktur. Klonlama ise aseksüel bir üretimle ilgilidir. Klonlamada mitokondri DNA’ları farklı olabilir ancak ikizlikte hepsi aynı olmak zorundadır.
5.Klonlamayla IVF (In Vitro Fertilizasyon) Arasındaki Farkı
IVF, yumurta hücresinin (şansı artırmak için birkaç tanesi) sperm tarafından tüpte döllendirilmesi ve daha sonra rahime implante edilmesi olayıdır. Klonlamada ise yumurta hücresinin çekirdeği tüpte çıkarılıyor ve klonlanacak canlının çekirdeği bu hücreye veriliyor. Dolayısıyla, yumurta hücresi artık büyüyeceğini sağlayan çekirdeğe sahip oluyor. Bundan sonra bu yeni hücre rahime implante ediliyor ve normal embriyolar gibi büyümeye devam ediyor. Klon embriyolar, normal ve IVF (in vitro fertilizasyon) embriyoları birbirlerine çok fazla benzemezler. Roslin Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, klon embriyolarının normal embriyolardan daha büyük olduğunu ve hamileliklerin başarısızlığının ve fetüs ölümüyle sonuçlanmasının daha çok rastlandığını veya sezeryan ameliyatlara ihtiyaç duyulduğunu saptamışlar.

DoçDr.Eyyüp Rencüzoğulları
Kaynaklar
Başaran, N. 1996, Tıbbi Genetik, 6.baskı, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul.

Klug, W., Cummings M.R. 2002. Genetik Kavramlar, 6.baskı, Çeviri Ed. Öner, C., Palme Yayıncılık, Ankara. Temizkan, G. 1999, Genetik II.Moleküler Genetik, İ.Ü.Fen Fakültesi Basımevi, İstanbul,

http://encarta.msn.com/text http://www.personal.psu.edu/users http://www.omu.edu.tr http://www.turkiye.net http://gslc.genetics.utah.edu/units/cloning/whatiscloning/ http://www.tubitak.gov.tr

7 Mart 2009 Cumartesi | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Bilimin Çözemediği 10 Sır

Bilimin çözemediği 10 sır
09 Ağustos 2007 Perşembe 11:30
Yüzyıllardır tartışılan 10 olgu var. Bunlara bilim dünyası yanıt bulamadı. İşte o sırlar;
Amerikan LiveScience dergisi, bilim dünyasının açıklayamadığı 10 olguyu sıraladı. 1 - BEDEN / ZİHİN BAĞLANTISI : Bir efsaneye dönüşen ‘plasebo etkisi’ zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı. Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de düzelme görülüyor.

Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez, zihin neye inanırsa bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir ‘mucize’den kat be kat büyüleyici olduğuna inanıyor. 2 - HAYALETLER : Hayaletlerin varlığı hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler, pek çok insan var. Ancak bilim henüz yanıtı bulamadı. 3-3 - DEJA VU : Fransızca bir kelime olan ‘déjà vu’, Türkçede ‘daha önce görülmüş’ anlamını taşıyor. Açıklamak istediği durum ise şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı, anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Araştırmacılar ‘déjà vu’ ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da, bu tuhaf hissin nedeni, bir gizem olmayı sürdürüyor. 4 - TAOS UĞULTUSU : ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar, yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı, ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın... Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya çıkaramadığı. 5 - DUYU ÖTESİ ALGI : Hem Doğu, hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor. Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor. 6 - ÖNSEZİ : Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece ‘görünüşte bilmediğimiz’ bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi, kanıtlanması ve üstünde çalışılması zor bir konu. 7 - ÖLÜMDEN SONRA HAYAT : Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp, sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikâyeler anlatır. Bunlar arasında sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber, maalesef kimse ‘öbür taraf’tan elinde bir kanıtla ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramadı. ‘Öbür dünya’ meselelerine kuşkuyla yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu vurguluyorlar. Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını... Ölüp de geri dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak. 8 - UFO’LAR... : UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO’nun açılımı ‘Tanımlanamayan Uçan Nesne’... Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son model uzay gemisi midirş Bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor. 9 - ASLA BULUNAMAYAN KAYIPLAR : İnsanlar bazen kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur. Ancak bazı insanlar vardır ki adeta buharlaşırlar. 1872’de Portekiz yakınlarında bulunan ‘hayalet gemi’ Marie Celeste’in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara karışanlardan sadece bazıları.10 - BÜYÜK AYAK : Bu gizem de Amerika’dan... Yeni Kıta’da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri, ‘Büyük Ayak’ adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak’ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar, video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki, Büyük Ayak da, İskoçya’nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki yerini koruyacak.


15 Şubat 2009 Pazar | etiket | 0 comments [ Devamını Oku ]

Pipes Output

Blog Archive

etiket bulutu

Widget edited by Davut Erarslan