Bilinç kaybında ilkyardım
Beyine giden kan miktarının azalması sonucu, beş duyu organından gelen uyarılara geçici olarak cevap verememe haline bilinç kaybı, ya da Bayılma denir. Bu durumdaki bir kişi, sözle ya da dokunarak kendisine ulaşm Aya çalışan ilkyardımcıya cevap veremez, ancak, ağrı yaratan bir uyarana refleks karşılık verir.
Basit bayılmalar genellikle uzun süren açlıklar, ağır yorgunluk, Uykusuzluk, ani korku ya da acılar sonucu olarak ort aya çıkar.
Bu durumdaki bir kazazedeye ağızdan yiyecek, içecek verilmez, giysileri rahatlatılır, ayakları yukarıya kaldırılır, kusma olabileceği için yan güvenli pozisyonda tutulur. Kendine gelmeye başlayan kazazede hemen ayağa kaldırılıp, yürümeye zorlanmamalıdır.
Çıkıklarda ilkyardım
Bir eklemi meydana getiren kemiklerden birinin, bir dış etki sonucu normalde bulunduğu yerden ayrılmasına çıkık denir. Eklem bağlarının normalde izin vermeyeceği bir harekete zorlanan kemik bağları, aralayarak ya da yırtarak yerinden uzaklaşır.
Eklemin ve Vücut uzantısının görünümünde bozukluk
Ağrı nedeniyle kısıtlanmış ya da tamamen ortadan kalkmış hareket
Hassasiyet ve şişlik görülmesi çıkık düşündürmelidir.
Çıkmış bir kemiği, eklem boşluğuna ancak yetkili ve deneyimli bir kişi yeniden yerleştirebilir. Yetkisiz kişilerce yapılan denemeler ise damar-sinir sıkışmalarına, eklem bağlarının düzelemeyecek ölçüde tahrip olmasına, sık sık çıkığın tekrar etmesine (alışkanlık çıkığı) neden olabilir. ilkyardımcın görevi, yetkili ve deneyimli bir sağlıkçıya ulaşana kadar çıkık eklem bölgesini hareketsiz hale getirmektir. Bu amaçla askı, atel ve sargı uygulamaları yapılır.
Showtv yeni frekans
--------------------------------------------------------------------------------
Güncel Frekanslar (27 Eylül 2008)
SHOW TV (BATI) : 12656 H 4444 5/6
SHOW TV DOĞU : 11964 H 5925 3/4
Show tv 30 eylül itibari ile avrupa yayınına başladı.
Yeni yayın yeni bir frekans üzerinden verilmektedir.
Showtv yeni frekansı: 12530 H SR: 4444 FEC: 5/6
Show TV Türkiye Frekansı : 11760 H SR: 5925 FEC: 3/4 (Avrupadan izlenmez)
Show tv eski frekans ı artık kullanılmamaktadır. Digital uydu kullananların bu frekansları girip kanal araması yapması gerekiyor
NTV VE CNBC-E'NİN UYDU FREKANS BİLGİLERİ DEĞİŞTİ...
Tarih: 7.01.2004 yorumları okumak için ve yorum eklemek için tıklayın
Avrupa’nın en güçlü uydusu TÜRKSAT 2A’dan yayınlarını dijital olarak sürdüren NTV ve CNBC-e ‘yi çanak anten ile izleyecekler için yeni uydu frekans bilgileri şöyle. NTV (NTV-CNBC-e) Türkiye Yayını, TURKSAT 2A (EURASIASAT 1) 42° DOĞU UYDUSU, Frekans : 11892 MHz, Polarizasyon : Yatay, Symbol Rate : 12800 Mysmb, DATA RATE : 19660130 Mbps, FEC : 5/6.....
Avrupa'dan NTV'yi izleyecekler için,
TURKSAT 2A (EURASIASAT 1) 42° DOĞU UYDUSU
Frekans : 12715 MHz
Polarizasyon : Dikey
Symbol Rate : 2966 Mysmb
Data RATE : 4100058
FEC : 3/4
NTV izlemenin diğer yolları ise kablolu yayından S10 bandı, Türkiye’nin dört bir yanında bulunan verici ve Digitürk 41. kanal…
CNBC-e’nin Türkiye’de izleyecekler icin uydu frekansları da şöyle:
TURKSAT 2A (EURASIASAT 1) 42° DOĞU UYDUSU
Frekans : 11892 MHz
Polarizasyon : Yatay
Symbol Rate : 12800 Mysmb
DATA RATE : 19660130 Mbps
FEC : 5/6
Ayrıca değişik illerde antende ve kablolu yayında S15 bandı, Digitürk 20. kanal da...
11.069 V 04557 BAYRAK TV
11.023 V 06510 CİNE DİGİTAL
11.069 V 04400 SHOW TV
11.096 V 27500 TRT PAKET
11.129 V 04269 FLASH TV
11.135 V 04444 KANAL 7İNT,TVT
11.159 V 03151 KANAL A
11.519 H 04444 KANAL 7
11.607 H 03750 AZTV
11.694 H 04444 TRT TURK
11.712 V 02963 SES TV
11.729 V 15555 DİGİTURK
11.734 H 03291 EAS PROMO
11.743 V 02222 ÇAY TV
11.752 V 04557 STV
11.760 H 05925 SHOW TV
11.765 V 02222 KARADENİZ TV
11.773 V 02420 DOST TV
11.779 V 06250 TGRT PAKET
11.800 H 02400 ANS TV
11.804 V 24444 DOĞAN YAYIN GURUBU
11.818 H 03000 AVRASYA TV
11.830 V 06666 TV 8
11.839 V 04444 TURKMENELİ TV
11.846 V 03333 TV 5
11.852 V 04444 SMART PAKET
11.858 V 02400 TATLISES TV
11.867 V 04444 KANAL B
11.874 V 03400 MELTEM TV
11.878 V 02600 MESAJ TV
11.882 V 02965 KANAL AVRUPA
11.887 V 03333 EXPO CHANNEL
11.892 H 12800 NTV PAKET
11.892 V 02959 ART AVRASYA
11.905 H 06666 KANAL D
11.912 H 03333 AYNA TV
11.945 V 05925 TD1 TV
11.952 V 02960 KKTC GENÇ TV
11.963 V 02300 DOĞU TV
11.973 V 02240 KON TV
12.002 H 04800 ATV TURKEY
12.006 H 02400 KANAL 1
12.009 H 02200 TURK Ç
12.017 H 08150 TGRT PAKET
12.028 H 04557 STV TURKEY
12.133 V 11719 EAS PROMO
12.524 H 04250 SKY TURK
12.535 H 02962 HALK TV
12.540 H 03125 EUROTURK
12.590 V 03003 AL HAYAT
12.596 V 02500 RUSTAVİ 2
12.605 V 02962 GEORGİAN 1
12.608 V 03700 IMEDİ TV
12.614 V 03003 BK SAT TV
12.621 V 06161 RR SAT COM PAKET
12.633 V 04800 ATV AVRUPA,YENİ TV
12.647 V 04444 TURKSHOW,TURK SHOP PAKET
12.652 H 22500 STAR DİGİTAL PAKET
12.663 V 02344 TECNOLOGY TV
12.688 H 02400 KANAL 6
12.692 H 02800 AZAD TV AZERBAYCAN
12.695 H 02285 NUR TV
12.699 H 02400 EGE TV
12.701 H 02285 ULUSAL KANAL
12.706 H 02400 E MEDYA INT
12.715 V 02965 NTV INT
12.718 V 02949 OLAY TV
Arthur Cecil Pigou hayatı
Arthur Cecil Pigou, İngiliz iktisatçısı. 1902'de Cambridge Üniversitesi'nde öğretim üyesi oldu. İktisatta "Cambridge Okulu" nun ileri gelenlerindendir. Bilimsel çalışmalarında Marshall teorisini geliştirmeye çalışmıştır. Genel bir değer teorisi üzerinde çalışmakla beraber marjinal fayda teorisini çeşitli ekonomik konulara başarı ile uygulamış, diğer taraftan Klasik Okul'un serbest ticaret ilkelerinin savunucusu olmuştur. Ekonomi tarihine "Pigou Etkisi" olarak geçen kavram, Pigou'nun istihdam hakkındaki açıklamasıdır. Pigou burada istihdam hacmi ile ücret değişimleri arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Buna göre gelir seviyesi ve ücret ödemelerine ayrılan kısmın gelire oranı aynı kalır, ücret seviyesi düşerse ülkede istihdam seviyesi artar. Pigou, 1912 yılında yayımladığı Servet ve Refah adlı eserini 1920'de genişleterek Refah Ekonomisi adıyla çıkarmıştır. 1933'te İstihdam Teorisi'ni, 1935'te Statik Ekonomi Tahlilleri'ni yayınlamıştır. 1940'ta ise İstihdam ve İstikrar Arasındaki İlişkiler adlı kitabını yazmış, bunun ardından da Tam İstihdamdan Sapmalar konulu araştırmalarını bir kitapta toplamıştır.
Birleşik Krallık
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland Resmi dil Yok, uygulamada İngilizce Başkent Londra En büyük kent Londra Kraliçe 2. Elizabeth Başbakan Tony Blair Siyasi sistem Anayasal monarşi Yüzölçümü - Toplam - Su %'si Ülkeler arasında 76'ıncı 244.820 km² %1,3 Nüfus - Toplam (?) - Nüfus yoğunluğu Ülkeler arasında 21'inci 60.094.648 249/km² Para birimi İngiliz Sterlini (£) Saat dilimi UTC, Yaz saati uygulamasında UTC +1 Kuruluşu 1801 Ulusal marş God Save the Queen 2 İnternet alan adı .uk 3 Uluslararası telefon kodu 44 (1) Resmi olarak tanınan bölgesel diller: Galler'de: Galce; Western Adaları'nda: İskoç 'Gaelic' dili.
(2) gayriresmi (3) ISO 3166-1 listesinde GB Konu başlıkları [göstergizle] 1 Coğrafya 2 Devlet Yapısı 3 Kraliyet ailesi 4 Yasama gücü 5 Siyasi ve yönetimsel bölgeler 6 Para 7 Denizaşırı bağımlı ülkeler 8 Siyaset Coğrafya Birleşik Krallık, Büyük Britanya (İngiltere, İskoçya ve Galler) ve Kuzey İrlanda'dan oluşur. Bu ülkeler, Kuzey Denizi'nde, Avrupa kıtasının batısında Britanya Adaları'nda yer alırlar. Krallık'a ait bir takım başka adalar da vardır: Wight Adası (İngiltere'nin güneyinde), Lundy (Devon ve Galler arasında), Scilly Adaları (İngiltere'nin güneyinde), Anglesey (Galler'in kuzeybatısında) ve İskoçya yakınlarındaki Hebrid Adaları, Orkney Adaları ve Shetland Adaları. Man Adası ve Manş Adaları (Jersey, Guernsey, Alderney ve Sark adaları) coğrafi olarak Krallık'a bağlı olsa da, resmi açıdan özel statüleri vardır ve yine resmi olarak Krallık'ın parçası sayılmazlar, ancak ona bağımlıdırlar (Dependencies of the Crown). Bu adalar Avrupa Birliği'ne de dahil değildirler. Devlet Yapısı Resmi devlet başkanı: Kral ya da kraliçe. Bölgeli serbest seçimler, parlementer demokrasi. Yürütme gücü: Başbakan önderliğindeki hükümet. Kraliyet ailesi Monark: Kraliçe 2'inci Elizabeth. Monark, resmi olarak aynı zamanda İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı (Kanada ve Avustralya'yı da içeren) bazı ülkelerin de devlet başkanıdır. Kraliçenin eşi: Prens Philip. Taht varisleri: Prens Charles, ondan sonra onun en büyük oğlu Prens William, ondan sonra Prens Harry. Elizabeth ve Philip'in diğer çocukları: Prenses Anne, Prens Andrew, Prens Edward. Kraliçenin annesi: Elizabeth Bowes-Lyon (ölümü: 30 Mart 2002). Yasama gücü Dünyanın en eskilerinden olan parlamento, iki bölümden oluşur: üyeleri (en çok) beşer yıllık dönemler için seçilen Avam Kamarası (House of Commons) ve çoğunluğunu soyluların oluşturduğu, üyeliğin genellikle babadan oğula geçtiği Lordlar Kamarası (House of Lords). 2001'de Lordlar Kamarası'na üyeliğin çağdaşlaştırılması için bir reform çalışması başlatılmıştır. Siyasi ve yönetimsel bölgeler Büyük Britanya ve İrlanda geleneksel olarak countylere bölünmüştür (tekil county, çoğul counties. Sözlük anlamıyla county kontluk demektir). Son 30 yılda yerel yönetim düzeninde büyük değişiklikler yapılmıştır. Bugün countyler tarihi sınırları içinde "coğrafi countyler" olarak bilinirler. İngiltere ve Galler'de hala countyler vardır, ancak genellikle eskisinden çok daha büyüktürler. Metropolitan countyler (Londra Büyükşehri [Greater London], Birmingham'ı içeren West Midlands, Greater Manchester, Liverpool'u içeren Merseyside, Sheffield'ı içeren South Yorkshire ve Leeds'i içeren West Yorkshire) ve metropolitan olmayan countyler arasında yönetimsel olarak fark vardır. Countyler çoğunlukla belediyelere bölünmüşlerdir. İskoçya 9 bölgeden ve üç adalar bölgesinden (Outer Islands, Orkney ve Shetland) oluşur. Kuzey İrlanda ise 20 beldeye ayrılmıştır. Para Para birimi: İngiliz Sterlini (GBP). Bir sterlin 100 penny'den oluşur (tekil penny, çoğul pence). Para biriminde onluk sistem 1971'de uygulamaya konulmuştur. Bu tarihten önce bir sterlin 20 şilinden, bir şilin ise 12 pennyden oluşuyordu, yani, bir sterlin 240 pennyden oluşuyordu. Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nin üyesi olsa da, kendi para birimini korumaktadır. Şimdiki başbakan Tony Blair Euro'nun kendi ülkesinde de para birimi olarak kabul edilmesine destek vermektedir. Denizaşırı bağımlı ülkeler Anguilla Bermuda İngiliz Antarktika Toprakları İngiliz Virgin Adaları İngiliz Hint Okyanusu Toprakları Cayman Adaları Falkland Adaları Cebelitarık Montserrat Pitcairn Adaları San Helena Turks ve Caicos Adaları Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları Siyaset Birleşik Krallık'taki siyasi partilerin listesi: Conservative Party Democratic Unionist Party (yalnız Kuzey İrlanda'da) Green Party Labour Party Liberal Democrats Plaid Cymru (yalnız Galler'de) Scottish National Party (yalnız İskoçya'da) Sinn Fein (yalnız Kuzey İrlanda'da) Social Democratic and Labour Party (yalnız Kuzey İrlanda'da) United Kingdom Independence Party Ulster Unionist Party (yalnız Kuzey İrlanda'da)
Türk alfabesinin (ve modern Latin alfabesinin) üçüncü harfi. Yumuşak bir sessiz (ünsüz) harftir. Ç sert sessizi bir sesli harf ile takip edilirse C sessizine yumuşar. C Harfinin AnlamlarıBilgisayar Mühendisliğinde, bir programlama dili (bknz. C programlama dili). Fizikte, Işık hızı küçük "c" harfiyle gösterilir. Tılsımlı kuark (charm quark) küçük "c" harfiyle gösterilir. Kimyada, karbon elementinin simgesidir.
C Vitamini Vikipedi, Özgür Ansiklopedi. C vitamini suda eritilebilir ve bir çok görevi olan bir vitamindir. Çoğu hayvanlar kendi C vitaminlerini glükoz'dan üretebilirler. İnsanlar, bazı meyve yarasaları, hint domuzu ve insan benzeri primatlar C vitamini üretemediklerinden bunu besinlerinden almak zorundadırlar. Bütün taze sebze, meyve ve etler bir miktar C vitamini içerir. Ancak C vitamini ısıya hassas olduğundan pişirme esnasında hızla bozulur.
Konu başlıkları 1 Kimyası 2 İşlevleri ve eksikliği 3 Günlük gereksinimi 4 C vitamini zararlı mı ? 5 Alım şekli ve dozajı 6 İlgili Bağlantılar Kimyası C vitamini kimyasal olarak askorbik asidin sola döndüren enantiyomeridir. Ticari C vitamini genelde askorbik asit kristallerinden veya askorbik asitin kalsyum veya sodyum tuzlarından oluşmaktadır. İşlevleri ve eksikliği C vitamini vücüdumuzun çoğu dokularına sağlamlığını veren kolajenin üretiminden alyuvarların işlemesine kadar çok sayıda görevi vardır. Ağır C vitamini eksikliğine skorbüt adı verilir. Skorbütün belirtileri : halsizlik, kolayca kanıyan dişetleri, ciltte morluklar, eklemlerde ağrı ve yuvarlanan saçlardır. Ağır skorbüt günde 50-100mg C vitamini ile engellenebilinir (1mg = 1 miligram = 1/1000g = 0.001 gram). Günde 50-1500mg alan insanlar klinik belirtisiz skorbüt halindedirler. İnsanlığın büyük coğunluğu, batı toplumları dahil, bu durumdadır. Bunun nedeni ağır skorbütü engelliyen miktarın ötesinde C vitamini alımının tıpta (ortomoleküler tıp dışında) daha kabul edilmemiş olmasındandır. Bu durumun temel belirtileri zayıf bağışıklık sistemi, alerji, kanser, mide ülseri ve kalp ve damar hastalıklarına elverişliliktir. [değiştir] Günlük gereksinimi İnsana en yakın göril türleri yedikleri ot ve meyvelerden günde 2000-5000mg veya daha fazla C vitamini almaktadırlar. C vitamini üretebilen memeli hayvanların ürettikleri miktar insan vücudunun ağırlığına orantılı olarak alındığında günde 2000-18000mg arasında değişmektedir. Bu ve klinik veriler göz önünde bulundurulunca, azami sağlık için her insanın günde kilogram başına 50-200mg askorbik asit alması tavsiye edilmektedir. Bu günde 3 gram (yani 3000mg) ile 20 gram arasında C vitamini demektir. Göril gibi yaşayıp bütün gün ot ve meyve yiyemiyeceğimizden bu miktar vitamini ancak yapay kaynaklardan alabiliriz. Maalesef geneleksel tîbbi çevrelerce kabul edilen günlük gereksinim 50-200mg civarındadır. Bu miktar yeterli sebze ve meyve yiyerek elde edilebilinir, ancak miktarın kendisi sağlıklı yaşam için yeterli değildir. Ayrıca hastalık, yaralanma veya zehirli maddelerle temas halinde (mesela sigara dumanı) vücudun C ve diğer vitamin ihtiyaçları artar. C vitamini zararlı mı ? Aşırı C vitamini alımının zararlı hiç bir etkisi yoktur. (Bu bütün vitaminler için geçerli değildir). Ağız yoluyla alınan fazla C vitamini hafif ve geçici ishale yol açar. Her insanin C vitamini gereksinimi farklı olabilir. Bu ishal gereksinimin tespit edilmesini kolayca sağlayabilir. İshale yol açan dozun biraz altı en iyi dozdur (bu doz yukarda belirtilen hastalık vb. durumlarda artar). C vitaminin olabilecek zararları hakkında yapılan bilimsel araştırmalarda : böbrek taşı yaratmadığı aksine önlediği, DNA zararına yol açmadığı ama önlediği, eklem hastalıklarını önlediği, vb. tespit edilmiştir. Damardan çok yüksek dozda (yüz gram civarı) ve hızla verilen sodyum askorbat bir kanser hastasında tümörün hızla yokolması sonucu kanamaya yol açarak hastanın ölümüne yolaçmıştır. Dolayısıyla bu gibi durumlarda vitamin damardan yavaş verilmelidir. Alım şekli ve dozajı Yapay C vitaminiyle bitkilerden elde edilen C vitamini arasında herhangi bir kimyasal veya etkisel fark yoktur. C vitamini çeşitli şekillerde alınabilir. Ağız yoluyla tablet olarak yutulabilir. Ancak eczanede satılan C vitaminlerinin dozu genelde düşük olmakla beraber, kilo başına fiyatı da yüksek olabilmektedir. En ucuz ve en uygun şekli toz halinde, %99.5 veya daha yüksek saflıkta, tıbbi askorbik asit kristalleridir. (Teknik saflık düzeyindeki askorbik asit tüketilmemelidir.) Günlük doz (3-20 gram) küçük dozlara bölünerek büyük bir bardak su veya meyve suyuna karıştırılarak yutulabilir. Asitlikten rahatsız olanlar bir bardak suya askorbik asit koyup yarı miktarda sodyum bikarbonat (kabartma tozu) ekleyerek asitliği yokedebilirler. Bu durumda sodyum askorbat içilmiş olunur. On yaşından küçük çocuklara yaşları kadar gram askorbik asit verilmesi tavsiye edilir. Ağır hastalıklarda, özellikle viral enfeksiyonlarda ve kanserde hastalara damardan, günde 20 ile 300 gram sodyum askorbat verilmesi her zaman ağrıların, ateşin ve diğer semptomların hızla azalmasına, kanser dışında çoğu zaman hastanın iyileşmesine ve kanser durumda hastanın ömrünün önemli ölçüde uzamasına yol açmaktadır. Yüksek dozlu C vitamini alımını ortomoleküler tıbbın babası, yüzyılın kimyageri, çift paylaşılmamış Nobel ödülü sahibi Linus Carl Pauling yaygınlaştırmıştır. İlgili Bağlantılar C vitamini derneği (http://www.vitamincfoundation.org/) Uluslararası ortomoleküler tıp derneği (http://www.orthomed.org/) Linus Pauling Enstitüsü, C vitamini sayfası (http://lpi.oregonstate.edu/infocenter/vitamins/vitaminC/). Pauling'in ölmeden önce kurduğu bu kurum bugün Pauling'in ve diğer ortomoleküler tıp uzmanlarının tavsiye ettiği 3000-18000mg/gün miktarının çok altında bir değer (200mg/gün) tavsiye etmekte olduğundan, ortmoleküler tıp yolundan ayrıldığı düşünülmektedir.
Google Sitemaps Nasıl Kullanılır?
Site Haritası Nedir? Günlük hayatta varacağımız yeri bulmak için haritalardan nasıl faydalanıyorsak sitemap veya Türkçe ifadesiyle site haritası da arama motorlarına sitemizin içeriğine nasıl ulaşacağını gösterme noktasında aynı faydayı sağlar. Site haritası aslında bir alan adı altında hizmete sunulan internet sayfalarının belli bir formattaki listesinden başka birşey değildir. Son zamanlarda yaygın bir standart olarak site haritaları için xml formatı uygun görülmüştür. Bu formatta tanımlı etiketlerle sayfanın tam adresi (URL), değişme sıklığı ve diğer sayfalara göre önemi listelenerek arama motorunun bu bilgilerden istifade etmesi öngörülür. Örnek bir site haritası aşağıdak şekilde görünecektir.
Site Haritası Nasıl Oluşturulur? XML formatının sıfırda noluşturulması güç olduğundan sayfalarınızı tarayarak otomatik olarak bir listesini oluşturan programlar geliştirilmiştir. Bu araçlardan bir tanesini tanıtacağım. Programın ismi Gsitecrawler. Google kullanıcılarına yardımcı olmak amacıyla ücretsiz olarak dağıtılan bu programı http://gsitecrawler.com/ adresinden kısıtlamasız olarak elde edebilirsiniz. Aşağıdaki görüntülerde programın nasıl kullanılacağını ve site haritasının nasıl oluşturulacağını anlatmaya çalıştım.
Google Sitemaps'e Nereden ulaşılır? Bir internet sitesi açtığınızda doğal olarak bütün sayfalarınızın öncelikle Google arama motoru tarafından indekslenmesini (kaydedilmesini) istersiniz. Ne var ki çoğu zaman Google çeşitli sebeplerden dolayı bütün sayfalarınızın yerini bilemez veya ulaşılması zor olan sayfalarınızın varlığını tespit etmesi çok uzun zaman alabilir. Google'ın bütün sayfalarınızı indekslediğinden emin olmak istiyorsanız hazırladığınız site haritasını Site Yöneticisi Araçları altında bulunan Site Haritası bölümünden Google'a bildirebilirsiniz.
Bu aracı kullanabilmeniz için öncelikle bir Google hesabınız olmalıdır. Haritasını eklemek istediğiniz site üzerinde tam kontrol sahibi olmalısınız ve sitenin size ait olduğunu doğrulayabilmeniz gerekir. Doğrulama işlemi için Google'ın sizden istediği bir meta etiketini ana sayfanıza yerleştirmelisiniz veya sizden istediği bir adı taşıyan html dosyasını sunucunuza yüklemeniz gerekir. Google, yaptığı tarama sonucu sizden istediği meta etiketinin veya html sayfasının var olduğunu gördüğünde sitenin sizin kontrolünüzde olduğundan emin olacaktır. Bu doğrulama işlemi sonrasında Google'a site haritanızın yerini göstererek onun sayfalarınızın bulunduğu konumu tam olarak öğrenmesini sağlayabilirsiniz. Site haritası oluşturmanın en önemli faydası arama motorunun sitenizin içeriğini daha hızlı ve kolay taramasını sağlamaktır. Fakat yukardaki ekran görüntüsünde görebileceğiniz Site Yöneticisi Araçları ile sitenizin Google tarafından nasıl algılandığı hakkında çok detaylı bilgiler elde etmeniz de mümkün. Örneğin sayfalarınızın en son ne zaman tarandığı, hangi sayfaların ne tür hata verdiği, hangi sayfa başlıklarının birbirine benzediği gibi bilgileri burada bulabilirsiniz.
Bu yazıda sitemap protokolünün detayına çok inmeden bir site haritasının en kolay şekilde nasıl oluşturalacağını ve Google ile site haritaları aracılığı ile nasıl etkileşimde bulunabileceğinizi anlatmaya çalıştım. Detaylara ise umarım başka bir yazıda yer verebilirim. Şimdilik bu kadar.
Gülşehri hakkında bilgi
Gülşehri on üçüncü yüzyıl sonlarıyla 14. yüzyıl başlarında Kırşehir’de yaşamış bir şeyh ve şair. Asıl adının Ahmed olduğu sanılmaktadır. Yunus Emre gibi, Anadolu tekke edebiyatının önde gelen isimlerindendir. İslam ilmini ve İran edebiyatını bilen bir sofidir. Özenilmiş bir üslupla yazan ve öğretici olmaktan çok lirik nitelikler gösteren bu şair, sanat değeri bakımından çağının önde gelenlerindendir. Tasavvufi konuları usta bir ifadeyle yazmıştır. Dili sade ve güzel, vezni kullanışı iy
Gülşehri on üçüncü yüzyıl sonlarıyla 14. yüzyıl başlarında Kırşehir’de yaşamış bir şeyh ve şair. Asıl adının Ahmed olduğu sanılmaktadır.
Yunus Emre gibi, Anadolu tekke edebiyatının önde gelen isimlerindendir. İslam ilmini ve İran edebiyatını bilen bir sofidir. Özenilmiş bir üslupla yazan ve öğretici olmaktan çok lirik nitelikler gösteren bu şair, sanat değeri bakımından çağının önde gelenlerindendir. Tasavvufi konuları usta bir ifadeyle yazmıştır. Dili sade ve güzel, vezni kullanışı iyidir.
Gülşehri, bir sofi şair olmakla beraber, eserlerinde sanatının yüksek heyecanını duymuş görünür. Bir meslek propagandası yapmaktan ziyade, bir sanat eseri yazmak ve geleceğe bir sanat eseri bırakmak ve Türkçeyi işleyip geliştirmek düşüncesiyle çalışmıştır.
Gülşehri’nin Şeyhi olan Ahi Evren’in menkibeleri hakkında yazdığı bir mesnevisi ve bazı şiirleri var ise de asıl değerli eseri büyük veli Feridüddin-i Attar’dan çevirdiği Mantıku’t-Tayr’ı, diğer adı ile Gülşenname adlı mesnevisidir.
Gülşehri, bu eserini en çok Mevlana’dan ve başka kaynaklardan aldığı kıssalarla, görüp işittiklerini de katarak, birçok sohbetlerle zenginleştirip yeniden yazmış gibidir.
Gülşehri, Feridüddin-i Attar’dan başka, başta Mevlana Celaleddin-i Rumi olmak üzere, Hakim Senai, Sadi-i Şirazi, Genceli Nizami ve Sultan Veled’in tesiri altında kalmıştır. Hayatı hakkında, devrine ait kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Mantıku’t-Tayr adlı eserinden başka Farsça Felekname ile Aruz risalesi vardır. Ayrıca kendisinin bahsettiği Kuduri Tercümesi henüz ele geçmemiştir.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi
Yemekteyiz programı show tv ekranlarında oynanan ve her hafta 5 kişinin evinde ağırladığı bir yemek programıdır.Yemekteyiz programı almanya ve paris gibi yurtdışı ülkelerin yanında yurtiçindede bir çok ildede yapıldı.
Yemekteyiz reyting sonuçları bakımındanda iyi gidiyor.
Google hepimizin çok iyi bildiği gibi çok geniş kapsamlı bir arama motorudur.Bu arama motoru sayesinde resim,müzik,video ve aklınıza gelebilecek herşeyi çok kısa bir sürede bulmanız mümkündür.
Google Projesinin Mimarları Stanfordda doktora eğitimini tamamlamış olan Larry Page ve Sergey Brin adlı iki üniversite öğrencisidir.Tarihsel olarak baktığımızda bu zaman aralığı 1998 yılına rastlamaktadır.
Temel olarak Google mantığını Sayfa Değerleri (pagerank) üzerine kurmuşlardır.Kendi düşüncelerine göre bir sayfanın içeriği özgün ve farklı sitelerden link almış ise değeride yüksek olmalıdır.Bu mantıktan yola çıkarak googlenin temellerini atmışlardır.İlk deneyimlerini
okumakta oldukları üniversitedeki birkaç bilgisayarın bulunduğu bir ağ üzerinde yapmışlardır.Bunun üzerine Google Üniversitede popüler bir arama motoru olduktan sonra onu geliştirmeye karar vermişlerdir.Ciddi anlamdaki ilk iş deneyimlerinden birisi okuldaki hocalarının yardımlarıyla Alman Bir İş Admıyla tanışmışlar ve Google Projesinden yaklaşık olarak 100000 dolar civarında bir ücret almalarıyla başlamıştır.
Daha sonrasında ise o dönemlerde en popüler olan Yahoo'nun patronuyla bir göüşme ypamışlardır fakat Yahoo Patronunun kendilerine projeyi daha fazla geliştirmelerini söyleyip geri çevirmesiyle Google Mimarları Ciddi anlamda kendilerini ve projelerini kanıtlamak için gerekli adımları atmaya karar vermişlerdir.
Googlenin kuruluşu yaklaşık olarak 1 milyon dolar civarında bir rakama tekabül ederken Googlenin yaratıcısı olan bu iki üniversite öğrencisinin o dönemlerde bu civarda yüksek bir meblağı karşılamak gibi bir durumları olmadığından dolayı
bu konudaki en büyük destekçileri olan aileleri vede okuldaki hocaları sayesinde bu meblağı biraraya getirebilmişlerdir.
Daha sonrasında ise Projelerini yani Googleyi hayata geçirmişler ve çok büyük bir başarı yakalayacakları bu yolda en büyük adımı atmışlardır.
HZ. MUHAMMED'İN HAYATI
Hz. Muhammed Hicret’ten 52 yıl önce (Milâdi 570), Rebiülevvel ayının 17. gününde Mekke şehrinde dünyaya gelmişlerdir. Babası, Hz. Abdullah daha Hz. Muhammed dünyaya gelmeden, 25 yaşlarında vefât etmiştir. Annesi, Hz. Âmine’yi ise 6 yaşında iken kaybetmiştir. Küçük yaşta babasını ve annesini kaybeden Hz. Muhammed’i, dedesi Abdülmuttâlib himayesine aldı ve o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını kendisine verdi. O da bir yıl sonra vefât edince, Hz. Muhammed’i amcalarından, Hz. Ali’nin babası Hz. Ebû Tâlib yanına alıp büyütmüştür. Hz. Muhammed Mekke’nin en büyük ailesi olan Hâşimiler’dendi.
Peygamberler, Peygamber olarak dünyaya gelirler ve o vazife için yaratılmışlardır. Peygamberlik gibi ağır bir emaneti yüklenmek için bir hazırlık devresi geçirirler, sonunda ilâhi vahye mazhar olurlar ve insanlara ilâhi emirleri tebliğe başlarlar.
Hz. Muhammed’in hayatı, Peygamberliğini açıklamaya emir alıncaya kadar; sade, temiz, çok dürüst ve yaşayışı da insanlığa örnek bir yaşayış idi.
Hz. Muhammed genç yaşlarında iken bütün Hicâz’da, daha Peygamberlik gelmeden önce, huylarının güzelliği ve her hususta emin oluşları dolayısıyla, Araplar tarafından “Muhammed’ül Emin” diye anılmaya başlanmıştı. Babasından mal, mülk, bir şey kalmadığı için bir hayli fakirdi; yalnız çok soylu bir aileden olduğu için çok itibar görürdü.
Hz. Hatice ile Evlenmesi
Kureyş hanımlarından olan Hz.Hatice ticaretle uğraşmakta idi. Çok zengin ve dul olduğundan, mallarını idare etmesi, ticaretini sürdürmesi için emin bir kişi olarak gördüğü Hz.Muhammed’i kendisine yardımcı seçti. Daha sonra Hz.Muhammed ile Hz.Hatice evlendiler. Evlendiklerinde Hz.Muhammed 25, Hz.Hatice ise 38 veya 40 yaşlarında idi. Hz.Muhammed’in, Hz.Hatice’den iki erkek, dört kız çocuğu olmuştur.Bütün evlâtları kendi zamanında âhiret dünyasına göç etti. Hayatta kalan tek evlâtları Hz.Fâtıma ise Hz.Muhammed’in, Peygamberlikleri zamanında Hicret’ten 11 yıl önce dünyaya gelmiştir.
Hz.Muhammed’in soyu çok sevdiği kızı “Ehl-i Beyt”ten olan Hz.Fâtıma’dan yürümüştür. Hz.Fâtıma’dan da, Hz.Peygamber’in çok sevdikleri “Ehl-i Beyt”ten olan torunları Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin dünyaya gelmişlerdir.
İlk Vahy’in Gelişi
Hz.Muhammed ilk vahy’in gelişini şöyle anlatıyorlardı:
“Hirâ dağında, adımın çağrıldığını duyardım; fakat çağıranı göremezdim. Derken bir gün melek göründü bana; kucakladı beni, göğsüne bastırdı, sıktı ve «Oku» dedi. Ben okumak bilmem dedim. Tekrar sıktı «Oku» dedi. Aynı sözü söyledim. Yine sıktı «Oku»” dedi. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini okudu:
“(1) Oku Rabbinin adıyla ki bütün mahlûkatı yarattı, (2) İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti; (3) Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sâhibidir, (4) Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir, (5) İnsana bilmediğini belletmiştir (öğretmiştir).” (Alâk 1-5. âyetler)
Bu âyetler Hz.Muhammed’e ilk inen sûrenin ilk beş âyetidir.Hz.Muhammed’e, Allah tarafından ilk vahiy Ramazan ayında nâzil olmuştur.
“Ramazan ayı ki onda Kur’ân inzal olunmuştur. Kur’ân nas için aynı hidâyettir; doğru yola götüren, hak ile bâtıl arasını ayıran açık delillerdir.” (Bakara 185. âyet)
Kur’ân-ı Kerîm, Hz.Peygamber ebedî âleme göçene kadar 23 yılda tamamlanmıştır. Nâzil olan bütün âyetler, Allah tarafından zaman zaman vahiy edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de; kulun, yani Peygamber’in Allah ile ancak vahiy yoluyla konuşabileceği anlatılmaktadır. Bu konudaki âyetler de şunlardır:
“Vahiyle veya perde ardından olması veya bir elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahiy etmesi suretlerinden başka hiçbir suretle Allah’ın konuşması hiçbir insana müyesser olmaz. Çünkü O yücedir, işinde hakimdir.” (Şûra 51. âyet)
“(192) Kur’ân şüphesiz Rabbelâleminin indirmesidir. (193-194-195) Sen Tanrı azâbıyla korkutanlardan olasın diye onu «ruh-i emin» açık olan Arap diliyle indirmiştir.” (Şuarâ 192-195. âyetler)
“ (16) (Ey Muhammed)! Vahiy bitmesin diye acele almak için dilini kımıldatma. (17) Çünkü onu kalbinde toplamak ve lisanında kıraatini sabit kılmak bize aittir. (18) Sana Kur’ân-ı Kerîm’i kıraat eylediğimizde sen onun kıraatine tâbi ol. (19) Onu izah ve beyân yine bize düşer.” (Kıyâmet 16-19. âyetler)
Peygamber Oluşu
Hz.Muhammed 40 yaşlarında iken (Milâdi 610), yine Hirâ dağındaki mağarada halvette bulunuyordu. Bu sefer Allah tarafından, kendisini doğrudan doğruya Peygamberlik görevine çağıran, Kur’ân-ı Kerîm’in Müddesir Sûresi’nin 1-7. âyetleri nâzil oldu.
“(1) Ey örtüsüne bürünmüş Peygamber! (2) Kalk azapla korkut. (3) Rabbini büyüklükle an, (4) Elbiseni temiz tut. (5) Azâba bais olan şeyleri bırak. (6) Çok istemek üzere bir şey verme. (7) Rabbin için her şeye katlan.”
Gelen bu “vahiy”den sonra artık “vahiy”lerin arkası kesilmedi. Sürekli ve zamana bağlı olarak “vahiy” gelmeye başladı. Hz.Muhammed’in, Peygamberlik hayatı iki devreye ayrılır. Birinci devre Peygamberliğinin başlangıcından Medine’ye Hicret’ine kadar geçen 13 yıllık dönemdir (Milâdi 610-622). İkinci devre ise Hz.Peygamber’in Hicret’ten, Hak’ka vuslat edinceye kadar geçen 10 yıllık dönemdir (Milâdi 622-632).
Hz.Muhammed halkı İslâmiyete davete başladığında, erkeklerden ilk olarak Hz.Ali, kadınlardan da Hz.Muhammed’in eşi Hz.Hatice Müslüman olmuş; ona inanmışlar, uymuşlar ve ezeli îmanlarını izhâr etmişlerdir. Belli bir süre sonra da Hz.Muhammed; önce akrabalarını, ardından Safa Tepesine çıkarak tüm Mekke halkını, Allah’tan gelen emir gereğince açıktan açığa, Müslüman olmaya çağırmaya başladı.
Kardeşi, Veziri, Vasîysi, Halîfesi
Kur'ân-ı Kerim'in Şuarâ Sûresi’nin 214-216. âyetleri:
“(214) Pek yakın kavim ve kabileni (akrabalarını) Allah azâbıyla korkut. (215) Sana tâbi olan mü’minlere kanadını alçak tut. (Onlara karşı yumuşak davran, lûtufla muamele et) (216) Kavim ve kabilen sana karşı gelirlerse «-Ben sizin işlediklerinizden vâresteyim» dersin.”
Bu âyetler nâzil olunca Hz.Muhammed, Hz.Hatice’ye yemek hazırlatmış ve Hz.Ali’ye de; “Hâşim oğulları soyundan olanları çağırmasını” emir buyurmuşlardı.
Yemekten sonra Hz.Muhammed:
“Ben bütün insanlara, Tanrı elçisi olarak gönderildim. Ulu ve yüce Allah, mensub olduğum boydan, bana en yakın olanları korkutmamı buyurdu. Allah’tan başka yoktur tapacak demezseniz, sizi azâbından kurtaramam” buyurdular. Amcası Ebû Leheb; “Bizi bunun için mi çağırdın” dedi ve yakışmayacak sözler söyledi. Gelenler de dağılıp gittiler.
Hz.Muhammed, Hâşim oğullarını bir kere daha çağırdı. Yedirdi, içirdi. Sonra; “Ey Hâşim oğulları” dedi. “Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder, bu işte beni kuvvetlendirirse kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem olur” buyurdu. İçlerinden hiçbiri cevap vermedi. Genç yaşta olan Hz.Ali ayağa kalkıp; “Ey Tanrı elçisi! Bu işte ben sana yardım edeceğim” dedi. Hz.Muhammed; “Otur” buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladı. Yine Hz.Ali’den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü defasında Hz.Peygamber, Hz.Ali’ye; “Otur” buyurdular ve Hz.Ali’ye hitaben; “Artık kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem sensin” demişler ve toplantıda bulunan Hâşim oğullarına “Ali’ye itâat edin” buyurmuşlardır.
Hz.Muhammed’in getirmiş olduğu yeni din, Mekke’de büyük muhalefetle karşılaştı. Bilhassa Kureyş’in ileri gelenleri, Hz.Peygamber’in halkı İslâm’a davetine, şiddetle karşı çıktılar. Çünkü İslâmiyet puta taparlığı kaldırıyor, insan hakları üzerine birçok yenilikler getiriyordu. Bu durumda, Hz.Muhammed davetlerini bir müddet gizli tutmak zorunda kalmıştır.
Bu dönemde İslâm dînini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu, üst düzeyden mal ve canlarını vermekten çekinmeyen kişiler oldukları halde, onlarda bir müddet dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır.
Az zamanda yeni dinin müminleri çoğaldı. Bunlara “Tanrı’ya teslim olan” anlamına gelen “İslâm” denildi. İlk Müslümanlar çok ağır hakaretler, işkenceler gördükleri halde, îmanlarından, inançlarından asla dönmediler, kendilerine ve yakınlarına yapılan işkencelere tahammül ettiler.
Hz.Muhammed’in halkı Müslüman olmaya çağırışı, bulundukları mevki ve ellerindeki güçleri yitirebilecekleri kaygısıyla, Mekkeli müşrikleri (inkârcıları-inanmayanları) tedirgin etti. Kâ’be’den putlarının kaldırılmasının, ticaretlerini engelleyeceği ve bir takım alışkanlıklarına son verileceği için büyük bir tepki gösterdiler.
Bu ortamda Arabistan diyarı görülmemiş bir ahlâksızlık ve cehâlet içindeydi. Onun için Hz.Muhammed’den önceki Arap tarihine “Cahiliye devri” denir. Hz.Muhammed’e kadar Hak dîni Hıristiyanlıktı. Ancak Hıristiyanlık dîni, Tanrı görüşüyle de, hukuk sistemiyle de, artık insanlığın ihtiyacını gerektiği gibi karşılayamıyordu.Müslümanlık, bütün Peygamberleri Allah tarafından gönderilmiş elçiler olarak kabul ediyordu.
Bu yıllarda İslâmiyet’i kabul eden, kimsesiz ve yoksul olan Müslümanlara; müşriklerin, inkârcıların yaptıkları cefâlar, eziyetler gittikçe artmaktaydı. Hz.Muhammed’in, İslâmiyet’e davete başladıklarının 10. yılında (Milâdi 620) o yılın Ramazan ayında, üç gün arayla amcası Hz.Ebû Tâlib ile vefâlı eşi Hz.Hatice vefât ettiler. Müslümanlar o yıla “Hüzün Yılı” adını verdiler.
Süper Lig hakkında bilgi
Süper Lig (Değişik adlar: Türkiye Futbol Süperligi, Birinci Lig) Türkiyenin en yüksekte olan futbol ligidir. Süper Lig Türkiye Futbol Federasyonuna bağlıdır.
Süper Lig (Resmi adı Turkcell Süper ligi, Değişik adlar: Türkiye Futbol Süperligi, Birinci Lig) Türkiyenin en yüksekte olan futbol ligidir. Süper Lig Türkiye Futbol Federasyonuna bağlıdır.
1959'da kurulan Türkiye Birinci Ligi ilk yıllarında şampiyonluk İstanbul kulüplerinin güçlü olması sebebiye 'üç büyükler' arasında paylaşılıyordu. İlk şampiyon olan Fenerbahçe ve sonradan kazanan Beşiktaş ve Galatasaray takımları şampiyonlukları uzun süre başka hiçbir takıma kaptırmadı. 1976 yılında şampiyonluğu İstanbul dışından bir takım olan Trabzonspor alarak bir ilke imza attı.
Daha sonra adı Süper Lig olarak değiştirildi.
2005 yılı itibarıyla, en başarılı kulüpler şöyledir:
16 şampiyonluk: Fenerbahçe
15 şampiyonluk: Galatasaray
10 şampiyonluk: Beşiktaş
6 şampiyonluk: Trabzonspor
Sahaja Yoga dini hakkında bilgi
S hri Mataji Nirmala Devi’nin Hayatı ve Sahaja Yoga’cılığın Doğuşu
Sahaja Yoga’cılığın kurucusu Shri Mataji Nirmala Devi, 21 Mart 1923’de Hindistan’ın Maharashtra Eyaleti’nde, Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası ve annesi, Prasad ve Cornelia Salve, Shalivahana Kraliyet Hanedanı’nın soyundandılar. “Tertemiz, Kusursuz” anlamına gelen Nirmala adını verdiler.
Daha sonraları, çoğunluk arasında Shri Mataji Nirmala Devi ismiyle bilinmeye başlandı; yani, doğuştan Aydınlanmış olan ve tüm insanlık için mümkün kılınması gereken benzersiz bir yeteneğe sahip olduğunun çok genç yaşta farkına varmış olan sayın Anne.
Ailesi, İngiliz egemenliği altında olan Hindistan’ın Bağımsızlık mücadelesinde önemli bir rol oynamıştır. Mahatma Gandhi’nin yakın arkadaşı olan babası, Hindistan’ın Seçmen Topluluğu’nun bir üyesiydi. Ünlü bir bilgindi. 14 ayrı dil biliyordu. Annesi, Hindistan’da Matematik’de Şeref Payesi kazanan ilk kadındı.
Çocukluğunda, Shri Mataji, ailesiyle birlikte Mahatma Gandhi’nin ashramında yaşadı. Gandhi çocuktaki bilgeliği farketti ve ondaki derinliğin ve sevecenliğin değerini arttırmak için Onu, Nepali olarak çağırmaya başladı. Daha küçük yaşlarda bile, Onun derin anlayışı, ruhani konularda Kendisinden sık sık tavsiye olan Gandhi için çok açıktı. 1942’de Gandhi’nin “Hindistan’ın Mücadelesini Durdurma” açıklamasından sonra, tutuklandı ve mücadelede aktif rol oynadığı için diğer özgürlük savaşçılarıyla birlikte cezaevine girdi.
Shri Mataji, Hindistan’ın özgürlüğe kavuşmasından kısa bir süre önce, İngiltere Kraliçesi tarafından Şövalye nişanı verilen ve Hindistanın en değerli devlet subaylarından biri olan Sir C.P. Srivastava ile evlendi ve iki çocuk dünyaya getirdi.
Kendisindeki ruhani bilincin farkında olmasına rağmen, bunu, modern çağın insanlarına nasıl tanıtacağını bilmiyordu. Aynı zamanda, bu dünyaya gelen İsa, Muhammed, Buda gibi ruhani kişiliklerin, insanlara gerçeği olduğu gibi kehanet ettiklerinde ne gibi sorunlarla karşılaştıklarının da farkındaydı. İnsanoğlunun göğüs gerdiği sorunları uzun uzun düşündüğü bir dönemde, 5 Mayıs 1970’de, Nargol’un ıssız bir kumsalında (Bombay’den 150 km uzaklıkta), tanrısal bir ruhani olay tüm benliğini doldurdu ve birden sorusunun cevabını buluverdi. Binlerce kişinin bir anda Aydınlanma alarak ruhlarıyla bağlantıya girebileceği ve böylece kendi içsel değişimlerinin gerçekleşeceği tarihi bir yöntem keşfetti. Sahaja (= Kendiliğinden) Yoga (= Ruh ile birleşme) doğdu.
Shri Mataji, her insanın ruhani gücünü (Sahaja Yoga’cılara göre bu güce Hindular Kundalini, Müslümanlar Ruh diyorlardı ve İncil’de de bu güç Kutsal Ruh olarak tanımlanıyordu) uyandırma deneyini gerçekleştirdi ve sonuçları çok şaşırtıcı oldu. Bunu öncelikle kendisine yakın olanlarda denedi ve onların fiziksel, zihinsel ve ruhani değişimlerini gözlemledi. Zamanla, sadece bu olayın, tüm insanlığın sorunlarını çözebileceğine inandı ve böylece onu kitlesel olarak yaymaya karar verdi. İnsanlarla konuşmak ve onlara kendi ruhani güçlerinin anahtarını vermek için çabaladı.
1970’den itibaren, Shri Mataji Nirmala Devi yoğun bir program içinde girdi ve Sahaja Yoga meditasyon tekniklerini öğretmek için dünyanın dört bir yanına seyahat etmeye başladı. Bunu inananları “O’nun, kitlesel olarak insanların içindeki ruhani gücü (Kundalini) uyandıran yeteneğin ispatı” olarak kabul ederler.
İnanç ve İbadetleri
Sahaja Yoga’cılar dini Gerçek'le, Özben'le, veya Tanrı'yla -diliniz ne olursa olsun-- bağlantı tanımı kapsamında kendilerini ayrı bir din olarak kabul ederler. Sahaja Yoga organize bir din değildir, ancak o sübtil olanın, tanrısal gerçeğin doğrudan algılanması ile bütün dinlerin özünü birleştirir. Sahaja Yoga spiritüelliği dogma boyutundan çıkartıp bireysel deney boyutuna getirmiştir. Bu bir uygulamadır, merkezi sinir sistemimiz üzerinde hissedilen direkt bir deneydir ve ispatlanması için inanmaya ihtiyaç yoktur.
Sahaja Yoga’cılara göre; Aydınlanmasını almış olan herkes - ki bu Sahaja Yoga ile çaba harcamadan elde edilebilir birşeydir -Kundalini'nin (Veda'lar geleneğine göre) veya Kutsal Ruh'un (Hristiyan geleneğine göre) serin esintisini başının üzerinde hisseder. Aydınlanma gündelik yaşantımızı daha iyi ele alabilmemiz için yeni bir algı kategorisini açan bir olgudur. Sahaja Yoga öğretisinin özünde bunun gerçekleşmesi yer alır. Beynin limbik alanının bilişsel potansiyeliyle birlikte bir bakıma bize yeni bir duyu verilmiş olur. Orada yukarda hepimizin güçlü birer radarı var, işlemeye başlamak ve seyir becerilerimizi geliştirmek üzere bekleyen.
Sahaja Yoga’cılara göre Aydınlanma olmadan önce veya sonra hiçbir şekilde inanca ihtiyaç yoktur. Hissedilen inançsal boyut kişiseldir.Deneyim ve meditasyon ile ulaşılacak sonuçlar kişinin kendisine aittir.Aydınlanmayla kişi Sahaja Yoga'nın kurucusu Shri Mataji'nin vurguladığı gibi: kendisinin efendisi olur.
Sahaja Yogacılara göre ; yeryüzündeki tüm büyük dinler daha yüksek ustaların öğretilerini aydınlatmak amacıyla başlatılmıştır. Zaman içinde, Aydınlanma henüz herkesin ulaşabileceği noktada olmadığı için, onlardaki gerçeklik "yetkili" kişiler tarafından kavramların ve ritüellerin içine gömülmüştür. Onlar zengin ve güçlü oldular. Dinlerdeki gerçeklik ve hakiki öz sönükleşti ve bir inanç haline dönüştüğünü iddia eden Sahaja Yogacılara göre ; İlk kez şimdi Sahaja Yoga, aydınlanma kanalıyla, bu zamanın ötesindeki gerçekleri merkezi sinir sistemimiz üzerinde ispat edebilir.Bir bakıma hepsi bilimsel, pratik ve tarih boyunca gelişmiş, bu modern çağda ise zirvesine ulaşmış olan daha büyük bir planın parçasıdır. Bilincimizin evrimindeki bir sonraki adımdır bu. Bütün bunların insanlığın Tanrısal sevgi diyebileceği gizemli bir güç tarafından yönetildiğini söylemektedirler.
Aydınlanma Ayini –Töreni-
Rahat bir şekilde ama sırtınız dik olarak oturulur. Toprak Anne tüm negativiteyi ayaklarınız aracılığı ile kendine çektiğine inanıldığı için, meditasyon sırasında ayakkabılar çıkarılır..
Her iki elin avuç içleri yukarıya bakacak şekilde dizlerin üzerine koyulur, Shri Mataji’nin resmine bakılıp; Kişi içinden , “Anne, lütfen bana Aydınlanmamı ver” üç kere tekrarlar. Böylece kişi kendi iç bedenine yolculuğa çıkacaktır. Sahaja Yogacılara göre bir insanın potansiyeli sınırsızdır. İhtiyacı olan tek şey ilk olarak kaynağı ile – Kendi veya Ruh) bağlantıya girmesidir ve saf enerji yayan Shri Mataji’nin fotoğrafı bu olayın gerçekleşmesi için bir katalizatör görevi görmektedir.
Günümüzde Sahaja Yoga’cılık
Shri Mataji, Eski Sovyetler Birliği’nin resmi misafiri olarak, 100.000 kişiden fazla insanın aydınlanma almasını sağlamıştır. Eski doğu bloğu ülkelerinde devamlı olarak, her seferinde 10.000 ile 20.000 arasında insana konuşmalar yaptı ve yıllar boyunca, Londra’da, Sahaja Yoga hakkında gerçekleştirdiği konferanslarla düşüncesini yaymaya devam etmiştir. Düşünce ve duygularını açıkça dilegetiren bir konuşmacı olan Shri Mataji, birçok dünya ülkesinde şubesi bulunan Sahaja Yoga veya “Vishwa Nirmala Dharma” nın tek kurucusu ve lideridir.
Sahaja Yogacılar başta Hindistan’ın Bombay kenti olmak üzere bir çok yerde Yoga metodlarının anlatıldığı Hastane,araştırma merkezi,okul,yurt gibi organizasyonlarla yayılan ve toplu aydınlanma ayinleriyle sık sık adından söz ettiren dini bir harekettir.
Ülkemizde de İstanbulda 4 tane olmak üzere, Ankara İzmir Antalya Denizli Adana Çanakkale Bodrum Diyarbakır kentlerinde Toplanma ve Yoga Merkezleri bulunmakta ve Sahaja Yoga hareketinin kurucusu –peygamberi- Shri Mataji’nin de katıldığı toplu Aydınlanma Törenleri yapılmaktadır.
Psikolojinin alt dalları hakkında bilgi
Psikolojinin Bazı Alt Alanları
Psikologların uzmanlaşabilecekleri alan sayısı oldukça fazladır ve bu nedenle kendilerini farklı etiketlerle tanımlarlar. Aşağıda size genel bir fikir verebilmek için bazı alanlar tanıtılmıştır.
Psikoloji insan ve hayvan davranışını anlamamızı sağlayan hem bir araştırma, hem de insana ait sorunların çözüldüğü bir uygulama alanıdır. Aşağıda tanıtılan alt alanlarda psikologlar, araştırmacı, uygulamacı ya da her iki rolde birden çalışırlar. Psikolojinin en önemli özelliklerinden biri de bilimin uygulama ile birlikte yer alması ve ikisinin birlikte ilerlemesidir.
Adli Psikoloji (Adli psikolog): Yasal konulara ve sorunlara psikolojinin ilkelerini uygulamak üzere hukuk ile psikoloji arasında kurulan ilişkiden doğan bir alandır. Adli psikologlardan bazıları hem psikoloji hem de hukuk eğitimi almışlardır. Mahkemelerde genellikle onların uzmanlıklarına gereksinim duyulur. Örneğin, hüküm giymiş ya da göz altında tutulan kişilerin davranışlarını ve duygusal strese maruz kalıp kalmadıklarını değerlendirir ve ebeveynlerden hangisi çocuğun velayetini almalıdır ya da bir sanığın zihinsel kapasitesi mahkemede savunma yapmak için yeterli midir gibi sorunlu durumlarda hakime yardımcı olurlar. Lisans ya da yüksek lisans derecesine sahip olanlar, ıslahevi, hapishane ve adli tıp enstitülerinde, hukuk uygulama birimlerinde çalışırlar. Doktora derecesini almış olanlar ise psikoloji bölümlerinde ve hukuk fakültelerinde, araştırma organizasyonlarında ve toplum sağlığıyla ilgili kuruluşlarda danışmanlık yapmakta ya da hukuk uygulama birimlerinde, mahkemelerde ve ıslahevlerinde çalışmaktadırlar.
Deneysel Psikoloji (Deneysel psikolog): Temel davranışsal süreçlerdeki değişiklikleri araştıran ve öğreten psikologlardır. Deneysel psikoloji içindeki önemli alt dallardan biri, bilginin işlenmesi, belleğimizde depolanması, depodan geri çağrılması ve problem çözme durumlarına uygulanması gibi bilgi işleme sürecini çalışan bilişsel psikolojidir. Öğrenme, duyum, algı, performans, motivasyon, bellek, dil, düşünme, iletişim ve problem çözme, yeme, okuma gibi davranışların altında yatan fizyolojik süreçlerin araştırılmasıyla ilgilenen alt alan ise fizyolojik psikolojidir. Deneysel psikologlar, hayvan davranışlarını da inceler ve insan davranışlarıyla ilişkilendirirler. Deneysel psikologlar, aynı sosyal psikologlar gibi genellikle akademik alanda ve araştırma enstitülerinde çalışırlar.
Eğitim Psikolojisi (Eğitim psikoloğu): Eğitim psikoloğu insanların nasıl öğrendiğini ve etkili öğrenmenin gerçekleştirilmesi üzerine yoğunlaşırlar. Her yaştaki insanın eğitimi için gerekli araç, gereç ve yöntemleri geliştirirler. Becerileri değerlendirir ve eğitim programlarının düzenlenmesine ve uygulanmasına yardımcı olurlar. Ayrıca yüksek teknik becerilerin öğretimi, değerlendirilmesi ve düzenlenmesi konularında da eğitim psikologlarından yararlanılmaktadır.Yetenek, güdü, sınıf ortamı gibi pek çok etmeni dikkate alırlar. Eğitim psikologlarının bazıları bilgisayar programlarında da kullanılabilecek yeni yönergeler geliştirirler, öğretmenlere eğitim verirler ve öğretmenlerde iş verimini, performansını ve doyumunu etkileyen etmenleri çalışırlar.Doktora eğitimli gelişim psikologlarının çalışma alanları genellikle öğretim üyeliği ve çeşitli eğitim ortamlarında danışmanlıktır.
Endüstri/Örgüt Psikolojisi (Endüstri psikoloğu): İş yaşamını iyileştirme ve üretimi arttırma amacıyla psikolojik ilkeleri iş yaşamına uygularlar. Bu psikologların çoğu insan kaynakları uzmanı olarak görev yaparlar. Plan yapma, kaliteli yönetim, örgütsel değişim gibi alanlarda eleman örgütlenmesi ve eğitimi konularında çeşitli örgütlere yardımcı olurlar. İlgileri arasında, örgütsel yapı, iş verimi, iş doyumu, tüketici davranışı, personel seçimi ve personelin geliştirilmesi gibi konular yer almaktadır. Endüstri psikologlarının sorumlulukları arasında araştırma yapmak, araştırma sonuçlarını kullanılır kılmak ve problem çözücü olarak işlev görmek de vardır. Endüstri/örgüt psikologları, ticarette, endüstride, kamu kurumlarında ve üniversitelerde çalışabilirler ve firmalara danışmanlık yapabilirler.
Gelişim Psikolojisi (Gelişim Psikoloğu): Gelişim psikologları doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar uzanan yaşam süresinde insan gelişiminin evreleri üzerinde çalışırlar. Gelişim psikologları yaşa bağlı davranış değişikliklerinin tanımlanması, açıklanması ve ölçülmesiyle ilgilenirler. Gelişimdeki evrensel nitelikler, kültürel ve bireysel farklılıklar üzerinde çalışırlar. Doktora düzeyindeki gelişim psikologları, arştırma yapma ve öğretim üyeliği gibi faaliyetlerde bulunabilirler. Lisans ve yüksek lisans mezunu olanlar kreş ve gündüz bakımevlerinde, okulöncesi eğitim veren diğer kurumlarda, hastahane ve kliniklerde gelişim psikoloğu olarak çalışabilirler.Huzurevleri ve diğer merkezlerdeki yaşlıların belirlenen hedeflere yönlendirilmeleri, yetiştirme yurdu ve bakımevlerinde ergen ve gençlere uygulanan programların değerlendirilmesi türünde faaliyetleri de yürütürler.
Klinik Psikoloji (Klinik psikolog): Zihinsel davranışsal ve duygusal bozukluğu olan bireyleri değerlendirip, tedavi ederler. Klinik psikologların ilgilendikleri sorunlar, gelişim dönemleriyle ilgili kısa süreli gelişimsel krizlerden (ergenlikteki başkaldırı ve orta yaşta kendilik değerindeki düşme gibi) fobi, depresyon ya da şizofreni gibi daha ağır sorunların tedavisine kadar değişebilmektedir. Pek çok klinik psikolog aynı zamanda araştırma da yapmaktadır. Araştırma konuları arasında başarılı bir klinik psikoloğun özelliklerini ve bir tedavinin etkililiğinde rolü olan faktörleri belirleme, başarılı yaşlanmayla veya çeşitli davranış bozukluklarıyla ilişkili olan etmenler, fobilerin nasıl geliştiği ya da şizofreninin nedenlerini belirleme gibi konular sayılabilir. Ayrıca bireyi değerlendirmek amacıyla test ya da ölçek uygulama ve yorumlama ile tedavi amaçlı bireysel ya da grup terapisi yapma da klinik psikoloğun önemli görevleri arasındadır. Lisans ya da yüksek lisans eğitimi olan klinik psikologlar kendi muayenehanelerini açamasalar bile, doktora eğitimli bir başka klinik psikoloğun gözetiminde çalışabilirler.
Nöropsikoloji ve Psikobiyoloji (Nöropsikolog): Biyolojik sistemler ile zihnin işlevi ve davranış arasındaki ilişkiyi incelerler. Beynin biyokimyasal mekanizmaları, beyin yapılarının fonksiyonları, kimyasal ve fiziksel değişikliklerin davranışlara ve duygulara etkisini araştırırlar. Nöropsikolog, merkezi sinir sistemi bozukluklarının teşhis ve tedavisi ile ilgilenir ve davranış bozukluğunun teşhisi ve rehabilitasyonu için hastayla çalışır. Klinik nöropsikologlar, nöroloji, pediatri, beyin cerrahisi, psikiyatri kliniklerinde görev alırlar. Bu alanda yetişmiş akademik personel, nöropsikolog yetiştirir ve klinik psikolog ile tıp doktorlarının eğitimini üstlenir. Lisans ya da yüksek lisans derecesi olanlar nöropsikolojik değerlendirmede ya da araştırma laboratuvarlarında araştırma yardımcısı olarak çalışabilirler.
Okul Psikolojisi (Okul psikoloğu): Okul psikologları özel ya da devlet okullarında çalışır, öğrencilere danışmanlık ve değerlendirme yaparlar. Ruh sağlığı ve öğrenme için gerekli çevresel koşulları düzenleme ile de ilgilenirler. Sınıf ortamını bozan ya da özel eğitime gereksinimi olan çocuklar ile ilgilenir, programlar geliştirir ve değerlendirir; sınıf yönetimi konusunda öğretmenlere eğitim verirler. Ailelere ve okul çalışanlarına da psikolojik ve eğitsel konularda danışmanlık yaparlar. Okul psikologları, anaokullarında, hastanelerde ve ruh sağlığı kliniklerinde çalışabilirler.
Psikometri (Psikometrist): Psikolojik bilginin elde edilmesi ve uygulanması sırasında kullanılacak teknik ve yöntemler üzerinde çalışırlar. Zeka, kişilik, yetenek ve diğer alanlardaki testleri geliştirirler. Bu testler, klinik, danışmanlık, iş yaşamı, endüstri ve okul gibi alanlarda kullanılmaktadır. Psikometristler, araştırma desenleri, veri analizi ve verinin yorumlanması konularında da faaliyet gösterirler. Bu alanda çalışan psikologlar, matematik, istatistik, teknoloji, ve bilgisayar programları bilgileriyle donanmışlardır. Yüksek lisans derecesi olanlar genellikle endüstride, araştırma merkezlerinde ve test geliştirme alanında çalışırlar.
Sağlık psikolojisi (Sağlık psikoloğu): Sağlık psikologları, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın sürdürülebilmesi için araştırmacı ve uygulamacı olarak çalışırlar. Sağlığı ve hastalığı etkileyen biyolojik, psikolojik ve sosyal etmenlerle ilgilenirler. İnsanların hastalıkla nasıl başedebildikleri, neden bazı insanların tıbbi önerileri izlemedikleri, acının en etkili bir biçimde nasıl denetlenebileceği ve kötü alışkanlıkların nasıl değiştirileceği ile ilgilenirler. Örneğin, sigara bırakma, kilo verme, stresi kontrol altına alma gibi konularda programlar ve sağlık kampanyaları düzenlerler. Duygusal ve fiziksel sağlığı iyileştirici sağlık stratejileri de geliştirirler.Ayrıca hasta-hekim ilişkisi ve sağlık personelinin sorunları da ilgi alanları içindedir. Sağlık örgütleri, kamu sektörü, hastane ve tıp merkezlerinde ya da polis güvenlik servislerinde çalışırlar. Henüz bu alanda oluşturulmuş bir yüksek lisans ya da doktora programı yoktur. Psikoloji bölümlerinin bazılarında verilen Sağlık Psikolojisi dersleri ve Türk Psikologlar Derneği bünyesinde verilen hizmet içi eğitim kurslarıyla eksiklik giderilmeye çalışılmaktadır. Genellikle psikologlar, psikolojinin klinik veya sosyal psikoloji alanlarında bir uzmanlaşmadan sonra bu alana yönlendirilmektedirler.
Sosyal Psikoloji (Sosyal psikolog): Sosyal psikologlar insanların birbirleri ile nasıl etkileşime girdikleri ve sosyal çevrelerinden nasıl etkilendikleriyle ilgilenirler. Bireyleri, grupları ve grup davranışını, tutumları, önyargıları ve bunların oluşumu ile değişimini incelerler. Arkadaşlık, ikili ilişkiler, çekicilik ve saldırganlık gibi konular üzerinde araştırma yaparlar. Dolayısıyla sosyal psikolojide genellikle doktora derecesi gereklidir ve sosyal psikologlar çoğunlukla akademik ortamlarda çalışırlar. Ancak son yıllarda reklam şirketlerinde, hastanelerde, eğitim kurumlarında, mimarlık ve mühendislik firmalarında ve çeşitli kamu alanlarında araştırmacı-danışman olarak çalışmaktadırlar.
Spor Psikolojisi (Spor psikoloğu): Spor psikolojisi, psikoloji ilkelerinin spor ortamına uygulanmasını içeren bir alt alandır. Spor psikologları hem akademisyen hem de uygulamacı olarak çalışırlar.Spor psikologları, uygulamacı olarak takımın performansını artırmaya ve takım içinde olumlu bir hava yaratmaya çalışırlar. Bir yarışma öncesindeki kaygı ve sonrasındaki başarısızlık duygusu ile nasıl başedilebileceği konularında sporculara yardımcı olurlar; ayrıca, sporcuların yarışma amaçlarına yoğunlaşmalarına ve güdülenmelerine yardım ederler. Araştırmacı spor psikologları ise sporda davranış ve performansı etkileyen faktörleri araştırırlar. Ülkemizde henüz gerçek anlamda spor psikolojisi eğitimi veren bir birim bulunmamakla birlikte bu alana duyulan ihtiyaç gün geçtikçe artmaktadır.
Trafik Psikolojisi (Trafik psikoloğu): Trafik psikolojisi, psikoloji ilkelerinin trafik ve yol güvenliği alanına uygulanmasıdır. Türkiye de yeni bir alan olan trafik psikolojisinin etkinlikte bulunduğu alanlar; sürücü yeteneklerinin psikoteknik değerlendirilmesi, sürücülük tarzları ve trafikte risk alma davranışı, sürücü eğitimi ve rehabilitasyonu, ergonomi, trafik güvenliği için bilinçlendirme, trafik yasalarını yapan ve uygulayanlara danışmanlık, trafikle ilgili davranış tutum yetenek ve becerileri ölçme araçları geliştirme, bu konularla ilgili araştırmalar ve üniversitelerde trafik psikolojisi dersleri verme olarak sıralanabilir. Trafik psikolojisi alanında henüz üniversitelerimizde yüksek lisans programları yoktur. Ancak, Türk Psikologlar Derneği’nce düzenlenen sürekli eğitim programlarıyla alanda duyulan gereksinime yanıt verilmeye çalışılmaktadır
kaynak:turkpsikologlardernegi.org
Sembolik Mantık hakkında bilgi
Çağdaş mantığın ve çağdaş felsefenin kurucusu Alman mantıkçısı Gottlob Frege, "Matematik mantığın uygulama alanıdır" görüşünden hareketle matematiğin, mantığın aksiyomatik sistemi üzerine kurulabileceğini düşünmüştür. Bu düşünceden hareket ederek aritmetiğin temelleri konusundaki felsefi çalışmaları için bir mantık sistemi geliştirmişti.
Ç ağdaş mantığın ve çağdaş felsefenin kurucusu Alman mantıkçısı Gottlob Frege, "Matematik mantığın uygulama alanıdır" görüşünden hareketle matematiğin, mantığın aksiyomatik sistemi üzerine kurulabileceğini düşünmüştür. Bu düşünceden hareket ederek aritmetiğin temelleri konusundaki felsefi çalışmaları için bir mantık sistemi geliştirmişti.
Daha sonra, Frege'nin çalışmalarına dayanarak, Russell ve Whitehead 1910- 1913 yılları arasında Principia Mathematica adını verdikleri eserde matematiği mantığa indirgeyerek formel bir sistem haline getirmeye çalıştılar. Fakat matematiğin formel hale getirilemeyeceğini Gödel 1933'te yayınladığı bir kitabındaki (Über die unentsheidbare Saetze der Principia Mathematica und verwander Systeme) meşhur teoremiyle gösterdi.
Alan Robinson, 1967'de çözülüm teorem ispatlama yöntemini geliştirdi. Bu yöntem 1972'de A. Colmaurer tarafından ilk mantık programlama dilinin (Prolog) geliştirilmesine yol açtı. Bu dil 1975'te D. Warren tarafından “Warren Abstract Machine” (WAM) olarak ugulandı. Kişisel bilgisayarlar üzerinde ilk uygulamalar 1980'lerde ortaya çıktı.
Önermeler Mantığı
Formel sistemler şu elemanlardan meydana gelir: 1 Tanımlanmamış terimler 2 Tanımlar 3 Türetme kuralları 4 Aksiyomlar 5 Teoremler Formel mantığın tanımlanmamış terimleri olarak, basit önerme (P) ve mantıksal bağlar (değil, ve, veya, eğer-ise, eğer ve ancak-ise) gösterilebilir. Tanımlanan terimlere örnek olarak bileşik önerme kavramını gösterilebilir. Aslında yukarıda verilen mantıksal bağlar bir tek mantıksal bağ yardımıyla tanımlanabilir.
Önerme
Aşağıdaki cümleler önermelere örnektir:
Bugün hava güneşlidir. 3 asal sayıdır. Duygu 21 yaşındadır. Mantıksal bağlar kullanarak basit önermelerden başka önermeler kurulabilir, ki bunlara “bileşik önermeler” denir.
Değilleme
Bir önerme “değil” eki ile karşıt ifadeye çevrilebilir; buna değilleme denir.
''Örnek'': “Duygu 21 yaşında değildir.”
Birleşim
İki veya daha fazla önermeden “ve” mantıksal bağını kullanarak bileşik önermeler kurulabilir. Örnek olarak: “Bu gün hava açık ve sıcak” cümlesini verilebilir. Doğal dilde bazen “fakat” bağlacını da kullanıyoruz. ''Örnek'': “Dün hava açık, fakat rüzgarlı idi.”
Ayrılım
İki veya daha fazla basit önermeden “veya” (ya da) mantıksal bağını kullanarak bilesik önermeler kurulabilir.
''Örnek'': “Bugün Aselsan veya Teletaş'tan ziyaretçiler gelecek.”
Şartlı cümle
Aynı şekilde, iki veya daha fazla sayıda önermeden (eğer-ise) bağını kullanarak şartlı önermeler kurulabilir.
''Örnek'': “Eğer yağmur yağıyor ise, hava bulutludur.”
Bazen “eğer-ise” bağı yerine doğal dilde “gerektirir” bağını da kullanabiliyoruz.
''Örnek'': “Yağmur yağıyor olması havanın bulutlu olmasını gerektirir.”
Çift şartlı önermeler
Yine, “eğer ve ancak-ise” bağını kullanarak birden fazla önermeden çift şartlı önermeler kurulabilir. Bu tür önermeler doğal dilde daha az kullanılmasına rağmen, fizik ve matematikte sık sık kullanılmaktadır.
''Örnek'': “Eğer ve ancak çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederlerse enflasyon düşmez.”
Aynı cümle şu şekilde de ifade edilebilir: “Eğer, çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederlerse enflasyon düşmez, ve eğer enflasyon düşmezse çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederler.”
Cebirde olduğu gibi, sembolik veya matematiksel mantıkta da, önermeler yerine önermesel değişkenler kullanılır (P, Q, R, S, T harfleri gibi).
Mantıksal bağlar
Mantıksal bağlar şu sembollerle gösterilir:
\neg: değil \land: ve \lor: veya \to: eğer-ise \leftrightarrow: eğer ancak-ise
Böylece şu ifadeler, önermesel formüller olacaktır:
\neg P, P \land Q, P \lor Q, P \to Q, P \leftrightarrow Q
''Örnek'': "Eğer sendika veya fabrika yöneticileri inada devam ederlerse, grev ancak hükümet bir kararname çıkarır ve fabrikaya polis göndermezse önlenir."
P: Sendika inada devam eder Q: Fabrika yöneticileri inada devam eder R: Grev önlenir S: Hükümet kararname çıkartır T: Hükümet fabrikaya polis göndermez
(P \lor Q) \to (R \leftrightarrow S \land T)
Doğruluk cetvelleri
Mantıkta önermeler doğru ya da yanlış olabilir, fakat hem doğru hem yanlış olamaz. Bir önermeye yüklenen bu “doğru” ve “yanlış” yüklemlerine onun “doğruluk değeri” denir. Buna göre, şimdi şu önermesel formüllerin doğruluk değerlerini irdeleyelim: \neg P, P \land Q, P \lor Q, P \to Q, P \leftrightarrow Q “Değil” sözcüğünün anlamından hareketle, eğer bir P önermesi doğru ise onun değillemesi, yani \neg P yanlıştır, ve bunun tersi. Mesela, P önermesi “Ay dünyanın uydusudur” cümlesi yerine geçiyorsa, bunun değillemesi olan \neg P yanlıştır. Gene, kural olarak iki veya daha fazla önermenin birleşimi, ancak birleşen bütün önermelerin doğru olması halinde doğrudur. Mesela, “3 asal sayıdır ve 2+2=5'tir” yanlış bir bileşik önermedir. Yine kural olarak, ayrık önermelerin doğru olabilmesi için bileşenlerden birinin doğru olması yeterlidir. Ayrık önermeler ancak bunları meydana getiren bileşenlerin hepsinin birden yanlış oldugu halde yanlış sayılır. Bileşik önermeler için doğruluk tabloları şu şekilde verilebilir:
P Q \neg P P \land Q P \lor Q P \to Q P \leftrightarrow Q
D D Y D D D D
D Y Y Y D Y Y
Y D D Y D D Y
Y Y D Y Y D D
''D: doğru, Y: yanlış''
;Eşdeğerlikler:
\neg \neg P = P \neg P \lor Q = P \to Q \neg (P \lor Q) = \neg P \land \neg Q \neg (P \land Q) = \neg P \lor \neg Q
;Karşıtlıklar:
\neg P \times P (P \to Q) \times (P \land \neg Q) (P \lor Q) \times (\neg P \land \neg Q) (P \land Q) \times (\neg P \lor \neg Q)
Mantıksal kavramlar
;Tavtoloji: Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “doğru” çıkıyorsa, bu önermesel formüle “tavtoloji” denir.
;Çelişki: Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “çelişki” denir.
;Bazen doğruluk: Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki değerlerden bazıları “doğru” bazıları “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “bazen doğru” denir.
;Tutarlılık: Bir bileşik önermeye “ve” ekiyle başka bir önerme eklendiği zaman bir çelişki ortaya çıkmıyorsa, eklenen önerme öncekiyle tutarlıdır denir.
;Geçerlilik: Bir A1, A2, ..., An önerme dizisindeki bütün A’lar doğru olduğu zaman bir B hükmü de doğru oluyorsa B’ye A1, A2, ..., An önermelerinin geçerli sonucudur denir. Geçerlilik şu şekilde gösterilir:
A1, A2, ..., An |= B.
;Mantıksal İçerik: Bir bileşik önermeyi yanlış yapan şartların sayısının bütün şartların sayısına oranı ne kadar büyükse, o önermenin mantıksal içeriği o kadar fazladır. Çelişkinin mantıksal içeriğinden bahsedilemez (çünkü yoktur).
Yüklemler Mantığı
Önermeler mantığının türetim kuralları matematik için yeterli olmadığı gibi gündelik dil için de yeterli değildir. Mesela, klasik mantıkta "Her asal sayı bir doğal sayıdır" ve "3 asal sayıdır" öncüllerinden, "3 doğal sayıdır" sonucunu çıkarabiliyoruz. Fakat bu akıl yürütmenin doğruluğu, önermeler mantığının kuralları çerçevesi içinde kanıtlanamaz. Bunun nedeni de şudur: Önermeler mantığı bileşik önermeler içindeki basit önermeler arasındaki mantıksal bağlara ve basit önermelerin doğruluk değerlerine göre bileşik önermelerin doğruluklarını inceler. Diğer bir deyişle, önermeler mantığı bir önermeyi birçok maksat için yeterli ayrıntıda analiz etmez. İşte, terimler, yüklemler ve niceleyiciler diye isimlendireceğimiz mantıksal kavramlar yardımıyla gündelik dili ve matematiğin dilini büyük ölçüde sembolize edebiliriz. Yüklemler mantığında da aynı matematikte olduğu gibi, sabitler ve değişkenler kullanılır. Biraz önce bahsedilen "terimleri" iki sınıfa ayırabiliriz: Bireysel değişkenler, bireysel sabitler. Bireysel sabitlere örnek olarak birey olduğunu bildiğimiz varlıkları sayabiliriz: “Gökhan”, “Tekir”, “gül” gibi. Bunlar yerine de “insan”, “hayvan”, “bitki” kavramlarının çerçeveleri içinde olmak üzere x, y, z, değişken sembollerini kullanabiliyoruz. Matematikte değişkenler genellikle sayılar veya fonksiyonlar olabilir. Yüklemler mantığında ise bireysel terimler değişken olabildiği gibi, yüklemler de sabit veya değişken olabilir. Yüklemsel sabitlere örnek olarak önermeler içinde yer alan yüklemleri gösterebiliriz: “sayı”, “meyve”, “uydu”, “sert” gibi. Buna göre,
''7 bir asal sayıdır.'' ''Elma bir tür meyvedir.'' ''Miranda, Neptün'ün uydusudur.'' ''Demir sert bir metaldir.''
...cümleleri içinde "7", "elma", "Miranda", "Neptün" ve "demir" bireysel sabitler, “asal sayı, “meyve”, “uydu” ve “sert metal” de yüklemsel sabitlerdir.
Yüklemsel ifadelerde yüklemler yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bir veya iki terimli (veya argümanlı) olabildiği gibi, daha fazla sayıda argüman da içerebilirler. Mesela: “Beril, Akın ve Şebnem'nin önünde oturuyor” dediğimiz zaman, burada “önünde oturuyor” ifadesini yüklem olarak; Beril, Akın ve Şebnem isimlerini de bireysel sabitler olarak almış oluyoruz. Yüklemsel ifadeler yüklemin aldığı terim sayısına göre şu genel biçimlerde gösterilebilirler: P(a), Q(b,c), R(d,e,f), ... Bu ifadelerde, hemen görülebileceği gibi, bireysel sabitler yerine x, y, z gibi değişkenler koyarsak, P(x), Q(b,y), R(z,e,f) ...gibi değişken terimli yüklemsel ifadeler elde ederiz.
Eşdeğerlik ve karşıtlık
A(x) yüklemsel bir formül olsun. Şu ifadeleri gözönüne alalım:
a) \forall x A(x) b) \exists x A(x) c) \forall x (\neg A(x)) d) \exists x (\neg A(x))
Bunları doğal dile çevirirsek: a) Herşey A yüklemine (özelliğine) sahiptir. b) Bazı şeyler A yüklemine (özelliğine) sahiptir. c) Hiçbir şey A yüklemine (özelliğine) sahip değildir. d) Bazı şeyler A yüklemine (özelliğine) sahip değildir. Burada görüldüğü gibi, d, a'nın karşıtı (değillemesi), c de b'nin karşıtıdır. Şu halde, \exists x A(x) yerine \neg \forall x \neg A(x) kullanabiliriz, çünkü bunlar mantıksal olarak özdeştir, aynı şekilde \forall x A(x) yerine \neg \exists x \neg A(x) ifadesini kullanabiliriz. Yüklemsel ifadelerde değilleme ve niceleyicilerin yeri, anlam bakımından önemlidir. Örneğin: \neg \forall x asal(x), “her sayı asal değildir” anlamına gelirken, \forall x \neg asal(x) ise “hiçbir sayı asal değildir” anlamına gelir.
;Eşdeğerlikler: \forall x P(x) = \neg \exists x \neg P(x) \exists x P(x) = \neg \forall x \neg P(x) \neg \exists x P(x) = \forall x \neg P(x) \neg \forall x P(x) = \exists x \neg P(x) ;Karşıtlıklar: \forall x P(x) \times \exists x \neg P(x) \exists x P(x) \times \forall x \neg P(x) \neg \exists x P(x) \times \exists x P(x) \neg \forall x P(x) \times \forall x P(x)
Çözülüm Teorem İspatlama
Çözülüm teorem ispatlama, mantık teoremlerinin ispatlanması için A. Robinson tarafından geliştirilmiş bir tekniktir. Bu tekniğin esası şudur: Eğer “ve” bağı ile bağlı P1, ..., Pn önermelerinden bir Q önermesi dedüktif olarak çıkarılabiliyorsa, o zaman Q'nun değillemesini bu önermelere “ve” bağı ile kattığımız zaman bir çelişki elde ederiz. Sembollerle gösterecek olursak: P_1 \land, ..., \land P_n \to Q
...çıkarımı geçerli ise, P_1 \land, ..., \land P_n \land \neg Q
...bir çelişkidir. Bu yöntemin kullanılabilmesi için, P1, ..., Pn önermelerinin, eşdeğerlik dönüşümleri kullanılarak “birleşimli normal biçim” denilen bir biçime getirilmesi gerekir. Bu biçim sadece “değil”, “ve” ve “veya” mantıksal bağlarını içerir. ''Örnek 1'':
P -> Q ~P V Q ~P V Q
P P P
------ ------ ~Q
Q Q ------
Bu örnekte P \to Q şartlı önermesi yerine, eşdeğeri \neg P \lor Q konulmuştur ki bu, P \to Q önermesinin normal biçimidir.
''Örnek 2'':
A -> B ~A V B ~A V B
B -> C ~B V C ~B V C
A A A
-------- --------- ~C
C C ---------
Çözülüm teorem ispatlama yöntemi, yüklemler mantığının teorem ispatlama problemlerinde de uygulanmaktadır. Yüklemler mantığında teorem ispatı sırasında bireysel sabitlerin değişkenlerin yerine konulmasına “birleştirme” denilir.
''Örnek 3'':
P(x,y) -> Q(x) ~P(x,y) V Q(x) ~P(a,y) V Q(a)
P(a,y) P(a,y) P(a,y)
-------------- --------------- ~Q(a)
Q(a) Q(a) ---------------
Bulanık Mantık
Bulanık mantık 1960’ların ortalarında Lotfi Zadeh tarafından iki değerli mantık ve olasılık teorisine alternatif olarak geliştirilmiştir. Bulanık mantıkçılara göre iki değerli mantık ve kümeler teorisi daha genel çok değerli bir teorinin özel halidir. Zadeh (1965) bulanık kümeleri ve bulanık mantığı şu şekilde tanımlamaktadır: "Bulanık sistemlerde temel düşünce bulanık mantıkta doğruluk değerleri (veya bulanık kümelerde üyelik değerleri) 0 ile 1 arasında değişen değerlerdir ki burada 0 mutlak yanlış, 1 de mutlak doğru olmaktadır."
Doğal dilde kullandığımız birçok cümlede “az”, “çok”, “orta” gibi kalitatif niceleyiciler kullanıyoruz. Bu tür cümleleri bulanık mantığın gösterimi ile ifadelendirmek daha kolay olmaktadır. Bulanık mantıkta “Ahmet yaşlıdır” ve “Bugün hava sıcaktır” cümlelerindeki “yaşlı” ve “sıcak” ifadelerine iki değerli mantıktaki gibi “doğru” veya” yanlış” yerine 0 ile 1 arasında değer verilebilmektedir.
Bulanık mantığın formel tanımları
X, elemanları x’ler olan bir nesneler kümesi olsun, yani X = ( x ). X’in içinde bir A bulanık kümesi bir üyelik fonksiyonu mA(x) ile karakterize edilir. Bu fonksiyon X içindeki her nesneyi, 0 ile 1 arasındaki bir reel sayıya 0,1 tekabül ettirir. Yukarıdaki örnekte A, yaşlı insanlar kümesi olabilir. Ahmet de X insanlar genel kümesinin bir üyesi olarak yaşlı insanlardan biri olabilir, ki A’daki üyelik derecesine göre üyelik değeri 0,1 reel sayılar aralığında yer alır.
mA(x) değeri 1’e yaklaştığında x’in A içindeki “üyelik derecesi” artar. Bütün x’ler için mA(x) = 0 ise, A boş bir küme olur ve bütün x’ler için mA(x) = mB(x) olduğunda da A=B olur. Bulanık kümelerle ilgili tarifler de şöyledir:
m(karşıt A) = 1 – mA.
Eğer X’in bütün x’leri için mC(x) = MAXmA(x), mB(x) ise, C, A ve B’nin birleşimidir.
Eğer X’in bütün x’leri için mC(x) = MINmA(x), mB(x) ise, C, A ve B’nin arakesitidir.
AK Parti hakkında bilgi
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan siyasi parti. 22 Haziran 2001'de Fazilet Partisi'nin resmen kapatılmasının ardından yeni bir siyasi oluşum başlatan 'Yenilikçiler' grubu, 14 Ağustos 2001'de, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu.
Batlamyus evren modeli hakkında bilgi
Batlamyus'un çalışmalarının temelleri Hipparchus'a dayanır, Batlamyus'un 1400 yıl hükümdarlık süren dünya merkezli evren modeli oluşturmasında çok büyük etkisi olmuştur. Batlamyus, Hipparchus'un 850 yıldız içeren yıldız kataloğunu 1022 yıldıza çıkarmıştır. Bu arada gezegenlerle de ilgilenen Batlamyus, Aristoteles'in dönen kürelerinin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için gezegenlerin Dünya etraf
B atlamyus'un çalışmalarının temelleri Hipparchus'a dayanır, Batlamyus'un 1400 yıl hükümdarlık süren dünya merkezli evren modeli oluşturmasında çok büyük etkisi olmuştur. Batlamyus, Hipparchus'un 850 yıldız içeren yıldız kataloğunu 1022 yıldıza çıkarmıştır.
Bu arada gezegenlerle de ilgilenen Batlamyus, Aristoteles'in dönen kürelerinin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için gezegenlerin Dünya etrafında dolanırken aynı zamanda da Dünya merkezli çember üzerinde dairesel bir hareket (epicycle) yapmaları gerektiğini düşünmüştür.
Böylece gezegenler Dünya'dan farklı uzaklıklarda bulunabilecekti ve buna bağlı olarak parlaklık değişimlerinin nedeni de anlaşılmış olacaktı, çünkü gezegen uzaklaştıkça parlaklık azalacak yaklaştıkça ise artacaktı. Aynı zamanda gezegenlerin farklı hızlarda hareket etmesi de açıklanmış oluyordu.
İyi bir matematikçi olan Batlamyus, ortaya koyduğu modelin gözlemlerle karşılaştırıldığında tam bir doğruluktan uzak olduğunu fark edip bu durumu düzeltmek için Dünya'yı merkezden biraz dışarı yerleştirmiştir. Günümüzde gezegenlerin yörünge düzlemlerinin elips olduğu bilinmektedir.
Batlamyus. Dünya'yı merkezinin dışına taşıyarak bir bakıma elipse yakın bir yörünge önermiş oluyordu. Batlamyus, yörüngelerin elips olduğunu kabul etseydi, modelinin daha basit ve gözlemlere daha uyumlu olacağını biliyordu ama inançları doğrultusunda hareket ettiğinden dolayı dairesel yörüngelerde ısrarcı davrandı.
Aristoteles, dairesel hareketin en kusursuz hareket olduğunu savunmuştur ve Batlamyus da bu geleneğin izinden gitmiştir. Rönesans'a kadar geçerliliğini korumuş kilisenin desteğini almış olan bu model Kopernik Devrimi ile son bulmuştur.
Batlamyus evren modeli hakkında bilgi
Batlamyus'un çalışmalarının temelleri Hipparchus'a dayanır, Batlamyus'un 1400 yıl hükümdarlık süren dünya merkezli evren modeli oluşturmasında çok büyük etkisi olmuştur. Batlamyus, Hipparchus'un 850 yıldız içeren yıldız kataloğunu 1022 yıldıza çıkarmıştır. Bu arada gezegenlerle de ilgilenen Batlamyus, Aristoteles'in dönen kürelerinin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için gezegenlerin Dünya etraf
B atlamyus'un çalışmalarının temelleri Hipparchus'a dayanır, Batlamyus'un 1400 yıl hükümdarlık süren dünya merkezli evren modeli oluşturmasında çok büyük etkisi olmuştur. Batlamyus, Hipparchus'un 850 yıldız içeren yıldız kataloğunu 1022 yıldıza çıkarmıştır.
Bu arada gezegenlerle de ilgilenen Batlamyus, Aristoteles'in dönen kürelerinin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için gezegenlerin Dünya etrafında dolanırken aynı zamanda da Dünya merkezli çember üzerinde dairesel bir hareket (epicycle) yapmaları gerektiğini düşünmüştür.
Böylece gezegenler Dünya'dan farklı uzaklıklarda bulunabilecekti ve buna bağlı olarak parlaklık değişimlerinin nedeni de anlaşılmış olacaktı, çünkü gezegen uzaklaştıkça parlaklık azalacak yaklaştıkça ise artacaktı. Aynı zamanda gezegenlerin farklı hızlarda hareket etmesi de açıklanmış oluyordu.
İyi bir matematikçi olan Batlamyus, ortaya koyduğu modelin gözlemlerle karşılaştırıldığında tam bir doğruluktan uzak olduğunu fark edip bu durumu düzeltmek için Dünya'yı merkezden biraz dışarı yerleştirmiştir. Günümüzde gezegenlerin yörünge düzlemlerinin elips olduğu bilinmektedir.
Batlamyus. Dünya'yı merkezinin dışına taşıyarak bir bakıma elipse yakın bir yörünge önermiş oluyordu. Batlamyus, yörüngelerin elips olduğunu kabul etseydi, modelinin daha basit ve gözlemlere daha uyumlu olacağını biliyordu ama inançları doğrultusunda hareket ettiğinden dolayı dairesel yörüngelerde ısrarcı davrandı.
Aristoteles, dairesel hareketin en kusursuz hareket olduğunu savunmuştur ve Batlamyus da bu geleneğin izinden gitmiştir. Rönesans'a kadar geçerliliğini korumuş kilisenin desteğini almış olan bu model Kopernik Devrimi ile son bulmuştur.
Daimicilik hakkında bilgi
Genel olarak, insanın toplumun ve yaşamın değişmez bazı temel yönleri, gerçekleri bulunduğunu bu öz ya da yönle kaldığını savunan öğreti.
G enel olarak, insanın toplumun ve yaşamın değişmez bazı temel yönleri, gerçekleri bulunduğunu bu öz ya da yönle kaldığını savunan öğreti.
Kudüm hakkında bilgi
Yarım küre biçiminde bir çift küçük davuldan oluşan ve din müziğinin önemli çalgılarından “kudüm”, dindışı ve mehter müziğinde “nakkare” adıyla anılıyordu. “Tambur”, “kemençe”, “kanun” gibi çalgılarla zenginleştirilmeden önce Mevlevî müziğinin dört temel çalgısından biri (diğerleri “ney”, “rebap” ve “halile”) olan “kudüm”ün, çapları yaklaşık 28-30 cm civarındaki davulları, dövme bakırdan y
Y arım küre biçiminde bir çift küçük davuldan oluşan ve din müziğinin önemli çalgılarından “kudüm”, dindışı ve mehter müziğinde “nakkare” adıyla anılıyordu. “Tambur”, “kemençe”, “kanun” gibi çalgılarla zenginleştirilmeden önce Mevlevî müziğinin dört temel çalgısından biri (diğerleri “ney”, “rebap” ve “halile”) olan “kudüm”ün, çapları yaklaşık 28-30 cm civarındaki davulları, dövme bakırdan yapılmış olup biri büyük diğeri küçük iki tasa benzer.
Yüksekliği ise yaklaşık 16 cm. olan taslar, dibe doğru daralırlar. Büyüğünün ağzına iki, küçüğünün ağzına bir milim kalınlığında deri gerilir. Tiz ses veren davul (tek) sola, öbürü (düm) sağa konur. Daha ince bir derinin gerildiği (tek), boyut olarak da (düm)den biraz küçüktür. Devrilip sallanmalarını önlemek için, simit denen, içi pamuk doldurulmuş bir çift meşin halka üstüne oturtulan davullar, “zahme” denilen bir çift ahşap çubukla çalınır. “Kudüm”ün bakır gövdesi, metalik tınıyı gidermek amacıyla çoğunlukla dıştan meşinle kaplanır.
Cumhuriyet dönemi ve sonrası Türk edebiyatı hakkında bilgi
1923'ten günümüze, Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ve Türk Devrimi'nin başlatılmasının ardından, devlet kültüre, Türk toplumunun yerli sanat etkinliklerine büyük önem verip, destekledi ve yönlendirdi, Batı ve Doğu klasikleri Türkçe'ye kazandırıldı, latin kökenli harflerin kabulü ve dil devrimi, özellikle yeni Türk edebiyatının daha geniş kitlelere ulaşmasında büyük rol oynadı. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde biçim ve içerik yönünden büyük değişiklikler oldu. Beş Hececiler'in y
1923'ten günümüze, Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ve Türk Devrimi'nin başlatılmasının ardından, devlet kültüre, Türk toplumunun yerli sanat etkinliklerine büyük önem verip, destekledi ve yönlendirdi, Batı ve Doğu klasikleri Türkçe'ye kazandırıldı, latin kökenli harflerin kabulü ve dil devrimi, özellikle yeni Türk edebiyatının daha geniş kitlelere ulaşmasında büyük rol oynadı. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde biçim ve içerik yönünden büyük değişiklikler oldu.
Beş Hececiler'in yolundan giden bazı şairler, halk kaynağına yöneldiler, Anadolu'yu ve Türk tarihini konu edinerek, ulusçuluk bilincini güçlendirmeye çalıştılar. Yahya Kemal'in "mektepten memlekete" diye özetlediği ilkeyi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas gibi şairler, hecenin değişik olanakları içinde şiire egemen kıldılar. 1928'de "Yedi Meşale" adlı ortak bir kitap çıkaran ve " Yedi Meşaleciler" adıyla anılan şairler ( Kenan Hulusi Koray, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret, Muammer Lütfi, Sabri Esat Siyavuşgil, Vasfi Mahir Kocatürk) sürekli ve etkili bir topluluk oluşturamadılar. Cumhuriyet dönemi şiirine yön veren şairlerden biri de, Nazım Hikmet oldu.
Toplumcu-gerçekçi şiirin öncüsü olan Nazım Hikmet, yeni şiire her şeyden önce biçim özgürlüğü kazandırdı. Türk şiirine l940- 1955 yılları arasında egemen olan Garip akımı ( Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat), geleneksel Türk şiiriyle bağını kopardı; Batılı çağdaş ozanlara, özellikle gerçeküstücülere ilgi gösterdi; ölçüsüz, uyaksız, söz ve anlam oyunlarından uzak bir şiir türü geliştirildi. Garip akımına tepki olarak doğan ikinci Yeni akımı (Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, vb.) üyeleri, özgür çağrışım yöntemini kullandılar, soyutlamaya yönelerek, "anlaşılmaz bir şiir" türü oluşturdular. Bu akımlardan herhangi birine katılmayan bazı şairlerse ( Fazıl Hüsnü Dağlarca, vb.), bireyin yaşam kavgasındaki iniş-çıkışıarını dramatik görünümüyle anlattılar, bazı evrensel konuları şiirlerinde gereç olarak kullandılar.
Cumhuriyet dönemi Türk romanı ve öyküsü, Anadolu insanının gerçeklerine, sorunlarına yöneldi, 1930 yıllarından sonra toplumcu-gerçekçi roman akımının doğması, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yasayan insanların yaşamını, sorunlarını gerçekçi gözlemlere dayalı olarak yansıtma olanağı sağladı. Türk toplumunun geçirdiği siyasal,toplumsal, kültürel değişiklikler, bu değişikliklerin insan üstündeki etkileri, yabancılaşma, aydınların edilginliği ve bunalımı, kentleşme olgusunun yarattığı bunalımlar, yurt dışına çalışmaya giden işçiler, cinsellik gibi geniş bir konu yelpazesi ortaya kondu. Cumhuriyet ve sonrasında eleştiri ve edebiyat tarihi çalışmaları daha sağlam bir bilimsel temele oturtuldu. Türk edebiyatının aşağı yukarı bütün dönemleri, bu dönemlerle ilgili akımlar, topluluklar ve genel olarak edebiyatçıların yaşam öyküleri, yapıtları üstüne çeşitli yayınlar yapıldı.
Arkeometri hakkında bilgi
Arkeometri Sir Christopher Hawkes tarafından, yayımına 1958’de başlanan History of Art at Oxford ve Arkeoloji Araştırma Laboratuarı bülteninin ismi olarak bulunmuş bir kelimedir.
Arkeometri Sir Christopher Hawkes tarafından, yayımına 1958’de başlanan History of Art at Oxford ve Arkeoloji Araştırma Laboratuarı bülteninin ismi olarak bulunmuş bir kelimedir.
Arkeometri kelimesi arkeoloji ve metric ( Grekçe meitron kelimesinden “ölçme işlemi” bir ölçüm) kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir ve arkeolojik buluntuların değerlendirilmesinde kullanılan ölçüm veya sistemler anlamına gelmektedir.
Bu kelimenin ikinci kısmının arkaik olarak gösterilen anlamı arkeologlarla fizik ve tabii bilimciler arasında ortak bir yüzey temin etme konusunda arkeometrinin rolü ile anlam kazanmıştır. Çok kısa olarak arkeometri, arkeolojik verilerin fiziksel ve kimyasal metodlarla, matematiksel modelleme, istatistiksel analiz ve bilgi edinme teknikleri ile değerlendirilmesi şeklinde açıklanabilir.
Arkeometri’yi çeşitli disiplinlerin Arkeoloji’de ortak çalışması diye özetleyebiliriz. Bu disiplinlere Antropoloji, Zooloji, Botanik, Biyoloji, Biyokimya, Keramoloji, Metalurji, Malzeme Bilimi, Yerbilimleri, Fizik, Kimya, Matematik, İstatistik, Bilgisayar Bilimleri ve çeşitli tarihleme metodları örnek olarak sayılabilir. Eskiden Arkeometri denince sadece arkeolojik seramik üzerine yapılan çalışmalar kasdedilirdi.
Arkeolojide oluşan somut bir soru üzerine, bu sayılan displinlerden biri veya birkaçı arkeolojiyle ortak çalışmalar yapabilmektedir.
Arkeolojik çalışmaların başlangıcı çok eski zamanlara dayanmaktadır. Bununla birlikte bu bahsedilen disiplinlerin kullanımı ve uygulanması ortalama olarak son 50 yıldır büyük bir gelişme göstermiştir.
Arkeoloji sosyal bir bilimdir. Ancak arkeolojik araştırmalarda kullanılan bazı verilerin elde edilmesi ve incelenmesi için çeşitli fenni bilimlere başvurulmaktadır. Örneğin metal buluntulardan alınan örneklerin elektron mikroskobuyla incelenerek yapım tekniklerinin araştırılması, seramiklerin kesitlerinin alınıp kullanılan kilin yatağının belirlenmesi, seramik kaplardaki mikroskobik miktardaki yemek artıklarının analiz edilip tanımlanması arkeometri bilminin işidir.
Organik veya inorganik materiyalleri Radyakarbon(C-14), Dendrokronoloji, Elektron Spin Rezonans(ESR), Termolüminesans(TL) ve OSL gibi arkeometrinin en önemli uygulamaları arasında sayılabilecek yöntemlerle tarihlendirmek mümkündür.
Arkeolojik bulguların tarihlendirilmesinde kullanılan bazı yöntemler:
Potasyum Argon Metodu (KA): Radyoaktif olan bir maddenin (potasyumun) radyoaktif olmayan Argon40 gazına dönüşmesi olayıdır. Özellikle jeolojik tabakalar içinde bulunan fosil kalıntılarına uygulanır. 100.000 yılı aşkın volkanik kayalara da uygulanmaktadır.
Radyokarbon Metodu (C-14): 1955’ te Amerika’da Chicago Üniversitesi’nde W. Libby ve arkadaşları bu metodu uygulamışlardır. Bu tarihten itibaren en geçerli, en yaygın trihlendirme metodudur. Özellikle tarih öncesi arkeolojide kullanılır.
Tüm organik maddelerde bulunan radyoaktif karbonun, bunların canlılıklarını kaybetmelerinden sonra belirli bir tempoda azaldığı gözlenmiştir. Bu oran bilindiğinden, bulunan organik maddenin yaşı, bu gözönünde tutularak bulunur. Ölçülere göre yaklaşık olarak organik maddelerin ömürlerinin yarısı boyunca yılda 5568 karbon kaybettikleri anlaşılmıştır.
Bu temel üzerine hesaplar yapılmaktadır. Fakat 5568’in sonradan 5730 (yarı ömür) olduğu saptanmış, yine de eskiden vazgeçilmemiştir. Sakıncalı yanı tam doğru netice vermemesidir. Nedeni de atmosferin her zaman aynı miktarda karbon ihtiva etmemesidir.
Dendrokronoloji: Amerikalı A.E. Douglass tarafından bulunan, ağaç gövdelerinin enine kesitinde görülen yıllık halka tabakalarının incelenmesine dayanan tarihlendirme yöntemidir.
Ağaçlar her yıl gövdesinde yeni bir halka oluşturur. Bu halka bol yağışlı yıllarda kalın, az yağışlı yıllarda ince olur. Douglass eski evlerde kullanılan ağaçlardan özel bir teknikle kesit alarak, üzerlerindeki halkaları sayıp yaoıların tarihini saptamayı başarmıştır.
Termolüminesans Metodu: Taş, keramik, cam gibi kristal yapıya sahip maddelerin içindeki enerji birikimleri ısıtıldıkları zaman, bu enerji birikimleri ışık olarak çıkar.
İncelenecek madde önce ışınlarla bombardıman edilir, 100 santigraddan itibaren ısıtılır. Bunu takiben radyasyaon verilir. Elde edilen keolojik doz yıllık doza bölünerek maddenin yaşı tesbit edilir.
Obsidien aletlere uygulanan hidrasyon hızına göre yaş tayini, pişmiş toprakların mıknatıslanma derecesinin ölçülmesi, fosilleşmiş kemiklerin flüor bakımından incelenmesi, flora gelişmesinin incelenmesiyle bazı arkeolojik çevrelerin tarihlerini tesbit etmeye yarayan palinoloji ya da polen analizi de (polenlerin bulunduğu tabakadan iklim anlaşılır) yine arkeolojik tarihlendirmelerde yararlanılacak yöntemlerdir. Ayrıca mimaride de bazı özellikler kronolojik bir gelişim göstererek tarihlendirmede ipucu verirler.
AYASOFYA MÜZESİ DÖŞEME TAŞLARI VE HARÇLARININ XRD İLE ANALİZLERİ
Özet Dünyanın en ünlü ve eski eserlerinden biri olan Ayasofya Müzesi’nin inşaasında döşeme taşlarını tutturmada kullanılan bazı harç ve döşeme taşları X-ışını kırınım yöntemiyle incelendi. Ayrıca ince kesitleri alınarak mikroskopla petrografik tanımlamaları yapıldı. Harçların Bizans ve Osmanlı dönemine ait olup kireç, kum ve kil karışımından hazırlandığı anlaşıldı. Döşeme taşı ve mihrap kaplamada kullanılan iki değişik taş ve medrese kısmının altında kazı sonucu bulunan bir taşın da kimyasal bileşimi aynı yöntemle aydınlatıldı.
Giriş Bizans İmparatorluğu’nun en ünlü eserlerinden olan Ayasofya, esas binası 70.9
74.8 boyutlarındadır ve tuğladan yapılmıştır. Dha sonra birçok ortodoks mimarlar benzerini yapmak istemişlerse de başaramamışlardır. Bina ağırlığı 107 sütun tarafından taşınmaktadır. Bunların bir kısmı koyu vişne renginde Mısır porfirindendir. Diğerleri ise yeşil somaki mermerindendir ve Efes antik kentinden getirilmiştir.
Döşeme, Marmara Adası mermerleriyle kaplanmıştır. Duvarlar, kemerlerin başlangıcına kadar yeşil Thesselia; pembe damarlı Phriygia, açık yeşil damarlı Karytos, fildişi renkli Kappadokia mermerleriyle kaplanmış ve bunlar arasına koyu vişne renkli Mısır porfiri yerleştirilmiştir.
Bu çalışmada değişik yerlerden alınan harçlar ve kaplama taşlarının XRD ile analizleri yapılarak mineral bileşimleri ve petrografik tanımları yapıldı.
Materyal ve Metod Harç örnekleri, bulundukları yerden koparılarak alınmış, döşeme taşı örnekleri ise bulundukları yerdeki kırılmış parçalardan toplanmıştır. Örneklerin özellikleri ve devirleri aşağıdaki çizelgede verilmektedir.
Ayasofya Harç ve Taş Örneklerinin Özellikleri
Bulgular ve Tartışma Analizi yapılan dört harç örneğinin sonuçları aşağıda verilmektedir.
Harçların XRD Analiz Sonuçları
Günümüzde duvar harcı olarak kireç, kum ve çimento karışımı ve mermer kaplama harcı olarak çimento ve kum kullanılmaktadır. Ayasofya’da harç olarak kullanılan malzemenin ana bileşenleri de kireçtaşı (kalsit)’dir.
A2, A3 ve A4’ün Bizans dönemine ait olduğu bilinmektedir. A2 ile aynı bileşime sahip A1 harcının da muhtemelen Bizans dönemine ait olması veya Osmanlı döneminde de aynı ocağın kullanılmış olması sonucunu göstermektedir. A2 ve A3 harçları kireç taşına kum ilave edilerek hazırlanmış olabilir. Döşeme ve duvar kaplamasında kullanılan üç tür taşın XRD analizleri aşağıda verilmektedir. Genellikle bu amaçla mermer en yaygın kullanılan taştır.
Kaplama Amaçlı Kullanılan Taşların XRD Analiz Sonuçları
Mermerin ana bileşimi kalsiyum karbonattır. Her üç taş da mermer değildir. Döşemede kullanılan (A3) Korkuteli’ndebulunan bir tür sert parlak taştır. A6 no’lu örnek ise ahmeri atik veya porfido rosso antico isimli Mısır’ın Duham Dağı’nda ocakları bulunan kırmızı porfirdir ve volkanik bir kayadır. Kırmızı renk içeriği demir oksitten kaynaklanmaktadır. A7 no’lu örnek, kalsedon bileşimindedir. İnce kesit çalışması, paralel sönmeli lifler halinde izlenen mikrokristalen kuvars kristallerinden oluştuğunu göstermektedir.
Bu sonuçlar da göstermektedir ki, Ayasofya’nın inşaasında masraflardan kaçınılmamış ve Bizans topraklarının her tarafından süsleme amaçlı değişik taşlar kullanılmıştır. Sonuç olarak, XRD analizleri bize Ayasofya’nın inşasında kullanılan harç ve döşeme taşlarının yapısını aydınlatmada oldukça yararlı sonuçlar vermektedir. Bu analiz sonuçları, ince kesit incelemeleri ile oldukça uyum göstermiştir. Harç imalinde iki ayrı ocağın kirecinin kullanıldığını, kaplamada da mermerle birlikte ender bulunan değişik taşların da kullanıldığı anlaşılmaktadır. KURŞUN İZOTOP ANALİZLERİYLE BAZI BULUNTULARIN KAYNAKLARININ BELİRLENMESİ
Giriş Arkeolojik örneklerin üretiminde kullanılan hammaddelerin kaynak belirleme çalışmaları arkeolojik açıdan önemlidir ve elde edilen bilgiler eski kültürlerarası ilişkiler ve ticaret yollarını belirleme amacıyla kullanılmaktadır.
Arkeolojik açıdan Yukarı Fırat havzası Türkiya’nin önemli bölgelerinden biridir. Bu bölgede yerli ve yabancı arkeologlar kazı yapmışlardır ve değerli buluntular bölgedeki müzelerde sergilenmektedir. Yukarı Fırat havzasında Neolitik Çağ’dan beri değişik kültürler yaşamıştır. Ancak bu bölgede kullanılan hammeddelerin kaynağı hakkında bu güne kadar kayda değer bir yayın bulunmamaktadır.
Bronz buluntularının yapımunda kullanılan metal ve filizlerin kaynaklarının belirlenmesi için uygun bir bilimsel yöntem bulunmamaktadır. Eser elementlerden yararlanma değişik araştırıcılar tarafından denenmektedir. Diğer bir yöntem ise kurşun izotop oranlarından yararlanmadır. Bronz buluntular ve bunların üretiminde kullanılan bakır filizlerindeki kurşunun izotopik bileşimi fiziksel ve metalurjik işlemlerde değişmeden kaldığı varsayımlanmaktadır.
Öte yandan maden yatağının içerdiği elementlerin izotopik yapısı gözönüne alındığında yatağın her yanında aşağı yukarı aynı olmalı fakat yataktan yatağa değişmelidir. Ayrıca üretim sürecinde değişmeden kalabilmelidir.
Arkeolojik eserlerin kurşun izotop analizleri hangi bölgeye düşerse eserin kaynağı o bölge maden yatağına ait olduğu kesinlik kazanır.
Materyal ve Yöntem Bu çalışmada kullanılan arkeolojik buluntular ile filiz örnekleri Yukarı Fırat havzasında çeşitli yerlerden, bir kısmı doğrudan kazı sorumlusundan, bir kısmı da bakanlık izniyle müze müdürlüklerinden temin edildi. Arkeolojik buluntuların uygun kimyasal analiz yöntemleri ile ana ve eser elementleri belirlendi. Yaklaşık 50 mg.lık örneklerdeki kurşun önce iyon değiştirici reçineli kolonlarda ayrıldıktan ve anodik alaktroliz yöntemi ile yeterince saflaştırıldıktan sonra çeşitli kurşun izotop oranları termal iyonlaşmalı kütle spektrometresi ile analizlenerek hesaplandı.
Sonuçlar Eserler, Geç Kalkolitik-Urartu dönemlerini kapsamaktadır. Bu araştırmanın sonucunda buluntuların çoğunun Maden, Yapraklı, Amasya-Tokat, Siirt bakır maden yataklarına ait olduğu tesbit edilmiştir.
Türkiye Bakır Madeni Yatakları
BAZI FOSİL KEMİKLERİNİN KİMYASAL ANALİZİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
Arkeolojik kemikler toprak altında uzun süre kaldıkları için kimyasal değişmelere uğrarlar ve fosil kemik adını alırlar. Değişmeler çeşitli şekillerde olmaktadır. Kemiğin organik kısımları bozunur, aminoasitlerine ayrınarak çözünür, dolayısıyla azot içeriği zaman geçtikçe azalır. Kemik yapısındaki OH grupları yerine kısmen flor geçerek zamanla flor miktarı artar. Genelde yüksek flor içeriği kemiğin yaşlılığı hakkında bir işarettir.
Fosil kemikteki azot ve flor miktarının bulunması kemiğin yaşı hakkında bilgi verebilir. Ancak kimyasal değişme çevre koşullarına bağlı olduğundan ancak göreli bir yaş belirlenmesi mümkündür.
Fosilleşme süresindeki diğer bir değişme demir oksit ve kalsiyum karbonat gibi bazı maddelerin kemik yapısındaki toplanmasıdır.
Ayrıca kemik yapısındaki eser element miktarları da değişebilir. Ancak stronsiyum ve çinko gibi bazı eser elementler toprak altında önemli bir değişmeye uğramamaktadır.
Stronsiyumun yüksek oluşu gıda rejiminin bitkisel ,çinkonun yüksek oluşu ise hayvansal olduğunu gösterir. Böylece incelenen bireylerin etçil ve otçul olarak sınıflandırılmaları mümkün olmaktadır.
Arkometri
Arkeometri, arkeolojide çeşitli fen ve doğa bilim dallarının matematiksel ölçüm ve analiz yöntemlerinin uygulanması ve kullanılması olarak tanımlanabilir. Bu bilim alanında günümüzde yapılan arkeolojik araştırmaların kültür tarihi açısından, elden geldiğince eksiksiz olarak değerlendirilebilmeleri için, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli dallarından birlikte yararlanılır. Aslında arkeometrinin başlangıcının 19.yy’ın başlarına kadar geriye gittiği söylenebilir. 1800’de ilk kez M.H. KLAPROTH (1743-1817) Berlin Bilim Akademisinde sikkeler, camlar ve Ortaçağ heykelleri üzerinde gerçekleştirdiği bazı kimyasal analizlerin sonuçları hakkında bir bildiri verir. (J.Riederer 1982) 19.yy’ın sonlarına doğru ve yüzyılımız başlarında gerek Avrupa’da Üst Paleolitik Devir mağara duvar resimlerinin bulunuşu, Önasya’da, Anadolu’da başlayan ve yoğunluk kazanan arkeolojik kazılarda ele geçen çeşitli buluntular, metal, keramik, cam, duvar resimlerinin boyaları gibi organik malzemeden yapılan araç ve gerecin kimyasal analizleri büyük ölçüde artmaya başlar. Troya kazıları, Ur Kral Mezarları’nın keşfi, Mısır’da özellikle Flinders Petrie’nin Negade kültürüne ait buluntuları, bu analizlerin daha yoğun bir biçimde yapılmasını sağlar. Böylece Kalaproth’un analizlerini, F. Rathgen, C.H Besch, J.R Partington, H.H Coghlan ve daha birçoklarının araştırmaları izler ve bunlar gitgide daha büyük bir ilgi ile karşılanır. 1878’de Baron De Geer İsveç’de göl ve bataklık tortul kültelerindeki yıllık ömürlü bitki kalıntılarını inceleyerek, bunların içinde bulunduğu balçık katmanlarının sayımına dayanan, “Varv analizleri” olarak adlandırılan bir mutlak tarihlendirme yöntemi geliştirir. Böylece günümüzden yaklaşık 9 bin yıl öncesine kadar giden mutlak bir yaş tayini yapma imkanı doğar. 1920’lerde Yugoslav matematikçi ve astronomlarından Milutin Milankovitz ise, güneş sistemindeki lekelerin dünyada iklim değişmelerine neden olduğu varsayımından hareket eder; bu değişimlerin matematiksel olarak hesaplanması Buzul Çağlarının 600.000 yıl kadar geriye tarihlendirilebileceğini ortaya koyar.
1901’de bulunan, fakat arkeoloji alanında 1929’da ilk olarak uygulanan bir diğer yöntem ise “dendrokronoloji”dir. Uzun ömürlü ağaçların yatay kesitlerindeki halkların oluşumları ve bunların sayılmaları ile, ağacın kesildiği zamandaki yaşının mutlak olarak bulunabileceği anlaşılır. Buzul Devirlerinde yaşamış olan hayvanların türlerinin tesbiti, hem iklimsel, hem de paleocoğrafya açısından, yaş tayinleri için kullanılmaya başlar. Gene 1916’da İsveç’li botanikçi Lonnar von Post’un ilk olarak geliştirdiği “polinoloji” (çiçek tozlarının analizleri) yöntemi, gerek Buzul Çağlarının gerekse Postpleistosendeki bitki örtüsü, iklim değişmeleri ve tarihlendirme için kullanılır. 2.Dünya Savaşına kadar arkeolojik buluntuların değerlendirilmesi için, gerek çeşitli kimyasal ve fiziksel yöntemlerle yapılan malzeme analizleri, gerekse mutlak tarihlendirmeler için daha birçok yöntemlerin geliştirildikleri görülür. Ancak arkeolojiye dönük bu araştırmaların “ARKEOMETRİ” adı altında yeni bir boyut kazanması ve bugünkü konumuna kavuşması 1950-60 yılları arasına rastlar. Libby (1955) ve arkadaşlarının, yaşamları sona ermiş organik maddelerin içinde bulunan radyoaktif karbon 14’ün ölçülmesi ile (C-14) arkeolojiye yeni bir mutlak tarihlendirme yöntemini armağan etmeleri bir anlamda gerçek arkeometrinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bilindiği gibi, eskisinden farklı olarak bugün artık arkeolojik araştırmalar geçmiş uygarlıkları, tarihsel gelişimleri içinde, mümkün olduğunca eksiksiz bir şekilde değerlendirebilmeyi, amaçlamaktadır. Bu yüzden eski bir kültürün hakkıyla anlaşılabilmesi, tanımlanabilmesi için, o kültürü meydan getiren insanların, o günkü doğal çevrelerinin, içinde yaşadıkları biyolojik ortamı oluşturan hayvan ve bitki topluluklarının (yani ekolojilerinin), insan, hayvan, bitki ilişkilerinin, ellerindeki kaynaklardan yararlanma biçim ve derecelerine bağlı olarak ekonomilerinin, teknolojilerinin, sosyal, politik, sanatsal düzeylerinin aydınlatılması gerekmektedir. Gene aynı bağlam içinde, o kültürleri oluşturan insan topluluklarının içinde yaşadıkları devrin mutlak tarihlendirilmelerinin yapılmasına, gerek çağdaşları olan, diğer kültürleri, ya da uygarlıkları meydana getiren topluluklarla, gerekse doğal ve biyolojik çevreleri ile olan ilişki ve karşılıklı etkileşimlerinin tümüyle açıklığa kavuşturulmasına çalışılmaktadır.
ARKEOMETRİNİN UYGULAMA ALANLARI VE YÖNTEMLERİ
A. Arkeolojik toprak altı ve üstü kalıntıların, ören yerlerinin saptanmasında: 1. Optik yöntemler (Prospection-Önceden görme-yöntemleri) Hava fotoğrafı arkeolojisi Fotogrametri 2. Jeofiziksel / fiziksel yöntemler Rezistivite Elektrik sondası vb yöntemlerden yararlanılmaktadır. B. Arkeolojide çeşitli kalıntıların yaş tayinleri ile mutlak tarihlendirmelerde. 1. Radyoaktif yöntemler a. Radyoaktif parçalanmadan kaynaklananlar. C-14 (radyokarbon) K40 – Ar40 (potasyum-Argon) U-238 (Uranium 238) U-235 (Uranium 235) Th-232 (Thorium 232) Fizyon izleri sayımı v.b gibi b. radyasyon etkisiyle enerji birikiminden kaynaklananlar. TL (Termoluminesans) ESR (Elektron Spin Rezonans) 2. Radyoaktif olmayan yöntemler Jeofiziksel / manyetik alan değişimlerine dayananlar: paleo/arkeomanyetizma Rasemizasyon (kemiklerde amino-asid değişimi) Uranium / Florin (U ve F miktarının ölçümüne dayananlar) Obsidiyen Hidrasyonu (hidrasyon tabakasının ölçümü) Cam yüzeyi tabakaları (cam yüzeyin değişiminden oluşan tabakaların ölçümü) Varv analizi (balçık tabakaları sayımı / ritmik doğa olaylarından kaynaklananlar) Dendrokronoloji (ağaç halkaları sayımı / ritmik doğa olaylarına bağladı; C-14 için denetleyici ve düzeltici tarihlendirme yöntemi) Polinoloji (pollen analizi, pollen spektrumlarının belirleyici özelliği) Hayvan kemiği analizleri (hayvan kronolojisi) gibi yöntemler çoğunlukla uygulanmaktadır. C. Arkeolojik kalıntılarda ham maddelerin saptanması / Kaynak analizleri. Hammaddelerin tesbiti ile teknolojik düzey, ticaret, kültürel ilişkilerin aydınlatılmasında yararlanıldığı gibi, dolaylı olarak da doğal çevre ve iklim hakkında da bazen bilgiler edinilebilir. Bu amaçlar için genellikle taş, mermer, obsidiyen, kil çanak çömlek, toprak, metal, curuf vs örneklerin analizleri yapılır. Bugün çoğunlukta ıslak kimyasal yöntemler yerlerini daha çok aşağıdaki yöntemlere bırakmışlardır: 1. Radyoaktif yöntemler TL (termoluminesans) Neutron aktivasyonu Atomik soğurma spektrometresi 2. Diğer fiziksel yöntemler Optik mikroskobi Optik Emisyon spektrometresi (spektral analiz) X-ışını-floresansı Elektron prob mikroanalizi X-ışını saçınımı Kızılötesi soğurma vb gibi. Kaynak analizlerinde bu ve benzeri yöntemler, çoğu kez birarada da kullanılır. TL analizlerinde optik mikroskobiden yararlanıldığı gibi. D. Doğal çevre ve biyolojik ortamın, ekolojinin aydınlatılması, besin ekonomisi, eski toprak kullanım alanlarının belirlenmesinde, nüfus saptamalarında: Palco/arkeo-antropoloji Paleo/arkeo-botani Polinoloji Paleo/arkeo-zooloji Jeomorfolojik ve Jeokronolojik çeşitli yöntemler Toprak analizleri v.s den yararlanılmaktadır.
E. Müzeoloji ve arkeolojik kalıntıların restorasyon ve konservasyonlarının yapılmasında Çeşitli kimyasal analizler Çeşitli fiziksel analizler uygulanmaktadır. F. Arkeolojik kalıntıların tipolojik (tipsel) sınıflandırılmalarında, teknolojik düzeyin belirlenmesinde: Matematiksel kümeleme ve serileme teknikleri Bilgisayar arkeoloji ve İstatistik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak çeşitli gruplara giren yöntemlerin aynı alanların dışında, değişik amaçlar için de kullanıldıkları unutulmamalıdır. Örnek olarak polen analizi (polinoloji) pollenkronolojisi için olduğu kadar, doğal çevre, bitki örtüsü, iklim koşulları için de önemli bir gösterge sayılmaktadır. Görüldüğü gibi, kültür tarihinin her yönüyle araştırılmasında yardımcı olmak üzere uygulanan bu yeni arkeometrik yöntemlerin arkeolojiye kazandırdığı büyük katkıların yanında yeni bazı sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Buna bir anlamda yeni bazı yükümlülükler de denilebilir. 1950’yi başlangıç olarak kabul edersek, bugün daha 35 yıllık bir geçmişi olan bu, fen ve doğa bilimlerinin çeşitli yeni yöntemler topluluklarından oluşan bilim alanının, yani arkeometrinin tek tek her yönteminin kendine özgü bir dili ve değerlendirilme biçimi vardır. Bu arkeometrik yöntemlerle araştırma yapanlar, bugün, zaman zaman arkeometrist olarak adlandırılmaktadır. Arkeometristlerin araştırmalarını onlarla birlikte asıl yorumlayacak ve sonuçlara ulaştıracak olan kimse ise arkeolog dur. Bu bakımdan arkeologların bu yeni yöntemlerin dilinden anlayabilmeleri ve onlardan edinecekleri bilgileri doğru yorumlara kavuşturabilmeleri için arkeometrik yönden eğitilmeleri gerekir. Bu tarzda eğitim yapan kurumlara, bugün çeşitli ülkelerin üniversitelerinde rastlanmaktadır. Ülkemizde de böyle bir eğitim programına yer verilmesi artık zorunlu gibi gözükmektedir. Bu da herhalde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümleri olan ünivcersitelerimizde, Yüksek lisans düzeyinde eğitim yapabilecek, fen ve doğa bilimcilerle birlikte arkeologların da yer alacağı “ARKEOMETRİ Enstitüleri” nin kurulması ile gerçekleşebilecektir.
UZAKTAN ALGILAMA
Uzaktan algılama daha çok cisimler tarafından yansıtılan, dağıtılan ve yayılan elektromanyetik enerjinin ölçülmesiyle ilgilidir. Fotoğraf makineleri kısa dalga ölçü aletleri, spektradyometreler, çok bantlı tarayıcılar ve insan gözü, uzaktan algılayıcı sistemlere birer örnektir. Elektromanyetik enerji, ışık, ısı ve radyo dalgaları olarak düşünülebilir. Enerji kaynağı, genellikle güneştir. Uzaktan algılamada cisimlerden olan yansıma farklılıklarının saptanması yeryüzü şekillerinin havadan ve uzaydan alınan görüntülerle tanınmasını sağlar. Elektromanyetik tayf, dalga boylarına göre farklı şekillerde sınıflandırılmıştır, bu aralıklar bant olarak tanımlanır. İnsan gözü, elektromanyetik tayfın 0.4-0.7 m aralığına rastlayan bölümü algılayabilir. Elektromanyetik tayfın diğer kısımları sadece farklı aletlerin yardımıyla algılanabilmektedir. Çözünürlük, uydu görüntüsünün ayırım gücünü belirler. Landsat TM görüntüsünün çözünürlüğü 30 m/piksel, Landsat MSS görüntüsünün çözünürlüğü 80 m/pikseldir. Fransız SPOT uydusu XS görüntüsü ile 20 m/piksel ve Pankromatik görüntüsü ile 10 m/piksel çözünürlüğe sahiptir. Bu sayısal görüntüler, farklı yorumlama yöntemleri sunan bilgisayar sistemleri ile işlenirler. Araştırılan konu ile ilgili referans bilgilerin ne zaman ve nerede yardımcı olabileceği belirlenerek, verinin analizine başlanır. Referans veriler ve uzaktan algılama ile elde edilen sayısal görüntüler, bilgisayar sistemi içinde birleştirilerek, sonuç bilgileri üretilir.
ARKEOLOJİK YÜZEY ARAŞTIRMASI
Arazi çalışması sırasında höyük tümülüs yerleşme bölgeleri ve antik yol kalıntıları arkeologlarca arazi üzerinde tespit edilmiştir. Arkeolojik elemanların kesin coğrafi koordinatları küresel yer belirleme (GS) adı verilen uydularla iletişim kurarak en boylam ve yükseklik ölçümleri yapan taşınabilir bir aygıt kullanılarak saptanmıştır.
ARKEOLOJİDE TARİHLENDİRME YÖNTEMLERİ
Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini kabaca iki bölümde incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi; radyoaktif yöntemler, ikincisi ise, radyoaktif olmayan fakat başka periyodik veya sürekli değişimlere dayanan yöntemlerdir. Radyoaktif yöntemleri de yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan yöntemlerdir ki, bunlara örnek olarak Karbon 14, Potasyum Argon yöntemlerini gösterebiliriz. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin madde içinde biriktirilmesi olayına dayanır. Bu tür tarihlendirmeye örnek olarak da termoluminesans ve elektron spin rezonans yöntemlerini gösterebiliriz. Radyoaktif olmayan yöntemlere gelince; bunlar da bir şekilde sürekli veya ritmik değişimlere dayanır. Örneğin, yerin manyetik alanının yön ve şiddetinin değişimi, yahut sürekli kimyasal değişimler gibi. Radyoaktif tarihlendirme yöntemlerinin tümü radyoaktifliğin tabiatından dolayı mutlak tarihlendirme yöntemidir. Oysa radyoaktif olmayan sürekli ve periyodik değişimlerin çoğu doğal çevre şartlarına bağlı olmalarından dolayı, genellikle bağıl tarihlendirme yöntemi olarak kullanılırlar. Mutlak tarihlendirme yöntemi olarak kullanılabilmeleri için gereken şartlar için kalibrasyon eğrilerinin elde edilmiş olması gerekmektedir.
RADYOAKTİF YÖNTEMLER
Radyoaktif elementler kararsız olup, parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında alfa, beta veya gama gibi adlar verilen enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Örneğin, potasyumun radyoaktif olan izotopu (40K) parçalanarak Argon (40Ar) dönüşür. Bu dönüşüm sırasında beta parçacığı salınır, Belli bir elementin radyoaktif parçalanma hızı, hiç bir şekilde çevre koşullarına bağlı değildir. Dünyanın her yerinde her türlü aşırı çevre şartlarında hep aynı hızla parçalanır. Bu nedenle mutlak tarihlendirme için ideal bir olaydır. Radyoaktif parçalanma olayı belli bir element için yarılanma süresi ile tarif edilir. Yarılanma süresi, radyoaktif elementin başlangıçtaki miktarının yarıya düşmesi için geçen zamandır. Böylece yarılanma süresi ve radyoaktif parçalanma olayının başladığı andaki radyoaktif madde miktarı biliniyorsa, parçalanmanın başlamasından ölçüm zamanına kadar geçen süre saptanabilir. Doğada bilindiğinden pek çok daha fazla radyoaktif element vardır. Ancak günümüzün teknoloji ile arkeolojide kullanılabilecek elementler sınırlıdır ve bunlar Tablo II’de verilmiştir. Radyoaktif yöntemlerle tarihlendirebilme süresi, izotopun yarılanma süresine bağlıdır. Örneğin, radyo karbonla tarihlendirilebilecek en eski örnek, yarılanma süresinin 10 katı kadar olan 50.000 yıl kadardır. Son yıllarda yapılan tarihlendirmeler sonunda geçmiş zamanlarda yaşayan organizmanın ihtiva ettiği karbon miktarında değişimler gözlenmiş, bu nedenle de ölçülen yaşların gerçek yaşlardan farklı olduğu bulunmuştur. Yaşı kesin bilinen ağaç halkalarının ölçümü ile bu tür değişimler düzeltilebilmektedir. Radyo karbon ile tarihlendirme için en uygun örnek türü odun, odun kömürü ise de tahıl, kumaş, çeşitli hayvan kabukları ve kemik gibi tüm karbon ihtiva eden örnekler bu yöntemle tarihlendirilebilir.
RADYOKARBON YÖNTEMİ VE ORANTILI KARBONDİOKSİT GAZ SAYIMI İLE TARİHLENDİRME Radyokarbon yönteminin temelleri Libby tarafından yaklaşık otuz dokuz yıl önce atılmıştır. (Libby 1946) Yöntemin bulunmasından bu yana çok sayıda laboratuvar binlerce örneği tarihlemiş, teori ve uygulamadaki değişikliklere karşılık temel yöntem uzun yıllar aynı kalmıştır. Radyokarbon veya öteki adıyla karbon-14 14C, 5730 yıllık yarı ömrüyle doğada var olan uzun ömürlü en yaygın radyoizotoptur. Radyokarbon atmosferin üst tabakalarında azot 14N, atomlarının kozmik ışınlarının yarattığı nötronlarla etkileşmesi sonucu oluşmaktadır. Bu etkileşmeyi 14N (n,p)14C veya 14N + n 14C + p şeklinde yazabiliriz. Buradan n nötronu, p protonu belirtmektedir. Görüldüğü gibi atmosfere girmeye çalışan kozmik ışınlar yarattıkları nötronlar aracılığı ile radyokarbonun yerkürede var olmasına neden olmaktadır. Böylece oluşan radyokarbon kısa sürede oksijen ile birleşip karbondioksit, CO2, gazına dönüşür ve tüm atmosfere dağılır. Buradan da bitki ve hayvanlardan oluşan canlılar evrenine, okyanuslara geçerek öteki karbon izotopları 12C ve 13C ile birlikte tüm organik maddelerin yapısında varolmaya başlar. Her yıl yaklaşık 75 kg radyokarbon oluştuğu hesaplanmaktadır. Radyokarbon 5730 yıl yarı ömürlü bir radyoizotoptur demiştik. Yani şu anda elimizde 1 kg radyokarbon olsa 5730 yıl sonra elimizde 0.5 kg radyokarbon kalır. Çünkü radyokarbon atomları çekirdeklerinden beta parçacıkları fırlatarak bozunmakta ve tekrar azot, 14N, atomlarına dönüşmektedir. Bu radyoaktif bozunmayı 14C14N+ şeklinde yazabiliriz. İşte bu bozunma sonucu tüm organik maddeler belirli Bir radyokarbon aktivitesine sahip olur. Bu aktivite canlı çevresi ile karbon alışverişinde bulunduğu sürece, yani yaşadığı sürece sabittir ve 1 gram karbon için yaklaşık 14 bozunma/dakika kadardır. Bu özgül aktifliğin sabit olması her yıl yerkürede 7.5 kg radyokarbon oluşurken 7.5 kg radyokarbonun da bozunup azota dönüştüğünü, yani bir dengenin kurulmuş olduğunu belirtir. Bu denge durumu bütün canlılar için geçerlidir ve alınan radyokarbon kadarı bozunduğundan özgül aktiflik sabittir. Ne zaman ki canlı ölür ve çevresi ile karbon alışverişi kesilirse, sağlığında sahip olduğu özgül aktiflik 5730 yılda yarılanacak şekilde azalmaya başlar. Yani bir canlı 5730 yıl önce ölmüşse kalıntısının özgül aktifliği 7 bozunma/dakika, 11460 yıl (2x5730 yıl) önce ölmüşse kalıntısının özgül aktifliği 3.5 bozunma/dakika olacaktır. Görüldüğü gibi tarihleme demek aslında kalıntıdaki halen var olan radyokarbon özgül aktifliğinin bulunması demektir. Yalnız bunun için bazı varsayımlar yapmamız gerekir. Bunlardan birincisine göre yaşayan canlıların geçmişten günümüze özgül aktiflikleri daima yaklaşık 14 bozunma/dakikadır. İkinci varsayımımıza göre ise tüm canlılar yaşadıkları sürece aynı özgül aktifliğe sahiptir. Üçüncü varsayımımız canlı öldükten sonra çevresi ile karbon alışverişinin olmadığıdır. Bu temel varsayımlarla başlanılan radyokarbon yöntemi daha sonraları varsayımların doğru olmadığının anlaşılması üzerine değişikliklere uğramış, fakat elde edilen tarihlerin günümüzden yaklaşık 10000 yıl öncesine kadar düzeltilebilmesi sağlanmıştır. Çünkü geçmişte özgül aktifliğin önemli artmalar ve azalmalar gösterdiği bazı organik maddelerin izotop ayrışması denilen olay sonucu 14C bakımından 12C ve 13C atomlarına göre zenginleştiği veya fakirleştiği, toprak altında bazı örnek türlerinin çevreleriyle karbon alışverişini sürdürdükleri bulunmuştur. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi bütün bu sapmaları bilmek ve hesaplanan tarihte düzeltme yapmak ve örneğin öldüğü tarihi saptamak mümkündür ve yapılmaktadır. Tarihleme için özgül aktiflik ölçümleri kullanılabileceği gibi, bir örnekte halen var olan 14C/12C oranını da kullanmak mümkündür. Çünkü bu oran yaşayan canlılarda yaklaşık 1/1012 değerindedir. Yani bir örnekte her 1012 12C atomuna karşılık yalnız 1 tane 14C atomu vardır. Benzer 14C/13C oranı ise yaklaşık 1/1010 dur. Görüldüğü gibi doğada radyokarbon öteki karbon izotoplarına göre çok çok azdır. Buna karşılık uygulamada gerek radyoaktif sayım yöntemleri gerekse son yıllarda geliştirilen hızlandırıcılı kütle spektrometreleri (Gove ve ark.1980, Hall 1980, Hedges 1981, Gillespie ve ark.1984, Wölfli 1984, Özbakan 1985) bir örnekteki için özgül aktiflik ve 14C/12C oranlarının örneklerin öldükleri zamandan günümüze nasıl değiştiklerini kabaca görelim.
Orantılı Karbondioksit Gaz Sayımı Tarihlenmesi istenen bir örnekte halen var olan özgül radyokarbon aktivitesinin ölçülmesi için radyoaktivite sayımı yönteminin kullanıldığından söz etmiştik. Bu yöntemler uygulamada farklılıklar göstermekle birlikte, hepsinden kazı yerinden bulunup getirilen örnekler önce fiziksel ve kimyasal işlemlerle, örnek ile birlikte var olabilecek başka organik maddelerden temizlenir. Daha sonra örnek oksijen ile yakılarak karbondioksit, CO2 gazı elde edilir. İşte bu işlem basamağından sonra uygulamalar değişmeye başlar. Bazı sistemlerde elde edilen CO2 daha sonra asetilen, C2H2 gazına dönüştürülür ve sayım gazı olarak sayaçlara doldurulur, bazı sistemlerde elde edilen CO2 benzene, C6 H6, dönüştürülüp sıvı sintilasyon yöntemi ile aktivite sayımı yapılır. Bazı sistemlerde ise elde edilen CO2 gazı iyice saflaştırıldıktan sonra orantılı gaz sayacına doldurulup sayım gazı olarak kullanılır. ODTÜ Fizik Bölümü Radyokarbon Araştırma Laboratuvarı’nda kullanılan bu sonuncu yöntemdir. Kazı yerlerinden usulüne uygun toplanan örnekler laboratuvarda ön işlemden geçirildikten sonra oksijen ile quartz tüp içinde kontrollu olarak yakılır ve CO2 elde edilir. Saflaştırılan CO2 daha sonra yaklaşık üç haftalık beklemeye alınıp CO2 ile birlikte var olabilecek ve yarı ömrü yaklaşık 4 gün olan radyoaktif radonun yok olması sağlanır. Daha sonra örnek tekrar saflaştırılıp orantılı gaz sayacına belirli bir basınçta doldurulur ve sayacın plato eğrisi çizilip sayım voltajı hesaplandıktan sonra sayım işlemine geçilir. Sayım belirli aralıklarla tekrarlanarak yaklaşık 48 saat sürdürülür. Aynı işlemler günümüz özgül aktifliğinin, yani örneklerin yaşadıkları sürece sahip oldukları aktifliğin, bulunması amacıyla kullanılan NBS Oksalik Asit örneği ve sayım sisteminin tabansayımı için kullanılan antrasit örneği içinde uygulanır.
ELEKTRON SPIN REZONANS (ESR) TARİHLENDİRME YÖNTEMİ
Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini radyoaktif olan ve radyoaktif olmayan diye kabaca iki bölüme ayırmak mümkündür. Radyoaktif olan yöntemler yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelenir. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan, Karbon-14 ve Potasyum/Argon gibi yöntemlerdir. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin madde içinde biriktirilmesi olayına dayanır ki elektron spin rezonans bu tür tarihlendirme yöntemlerine bir örnektir. Uzun zamandır yaş tayininde kullanılagelen bu gruptaki termolüminesans (TL) yöntemiyle aynı prensibi paylaşmasına karşın ESR yönteminin TL yöntemine göre bazı üstünlükleri vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Ölçüm sırasında ESR merkezleri bozulmadığı için ölçü istenilen sayıda aynı örnekle tekrarlanabilir. 2. ESR yüzeysel olaylara karşı daha az duyarlı olduğu için kullanılan maddenin taneciklerinin belirli bir büyüklükte olma şartı yoktur. 3. Örnek hazırlama ve oda sıcaklığında ölçü alma işlemleri çok daha kolaydır. 4. Tekstil vs gibi organik maddelerin incelenmesinde de bu yöntem başarı ile kullanılmaktadır.
ESR Yöntemi : Radyoaktif elementler kararsız olup parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında farklı adlarda (alfa, beta, gama) enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Böyle radyoaktif elementler birçok kayaç ve minarellerin kristal yapısında eser miktarda bulunur ve saldıkları enerji taşıyan parçacıklar yapıdaki elektronları bağlı bulundukları yerlerden koparırlar. Normalde elektronlar bağlı oldukları çekirdek etrafında dolanırken kendi eksenleri etrafında da dönerler (spin hareketi) ve zıt yönde spio hareketi yapan elektron çiftleri şeklinde bulunurlar. Bunlardan birinin yerinden koparılması halinde geride tek elektron kalır. Buna çiftleşmemiş elektron da diyebiliriz. Böyle bir elektronun spin hareketi bu elektrona manyetik bir özellik kazandırır ve bu elektron bir mıknatıscık olarak düşünülebilir. Bu özelliğe sahip maddelere paramanyetik maddeler denir. Bir manyetik alana konmadığı takdirde madde içindeki bu mıknatıscıklar gelişi güzel yönlerde dağılmışlardır ve hepsi aynı enerjiye sahiptirler. Madde manyetik alana konduğunda bu mıknatıscıklar ya manyetik alan yönünde ya da buna zıt yönde yönlenirler. Manyetik alan H ise, H nın zıt yönünde yönlenenlerin enerjileri M kadar artacak, H nın aynı yönünde yönlenenlerin enerjileri ise aynı miktar (H) azalacaktır. Burada elektronun manyetik momenti olup = : spin kuvantum sayısı, : Bohr magneton ve g: elektronun çekirdek etrafında dolanmasının ve spin hareketinin mıknatıs özelliğine katkı derecesini gösteren faktör. Böylece elektronlar manyetik alanla aynı yönde yönlenenler veya zıt yönde yönlenenler olarak iki gruba ayrılırlar. İki grubun enerjileri farklı değerdedir ve aralarında gH kadar enerji farkı vardır. Enerjisi bu enerji farkına eşit olan bir elektromanyetik dalga maddeye gönderilirse düşük enerjiye sahip olan elektronlar bu enerjiyi alıp yüksek enerjili elektron grubuna dönüşürler. Diğer bir deyişle, H manyetik alanı yönünde yönlenmiş elektron mıknatısları elektromanyetik enerjiyi alınca H manyetik alanının zıt yönünde yönlenirler.
TERMOLÜMİNESANS YÖNTEMİ İLE ARKEOLOJİK YAŞ TAYİNİ
Keramik, pişmiş tuğla, yanmış çakmaktaşı ve obsidyen, volkanik, kül, meteor, curuf, sarkıt ve dikit gibi kalsit oluşumları ve benzeri inorganik obje ve malzemelerin içerisinde şifreli saat gibi çalışan fiziksel mekanizmalar vardır. Bu şifreli saat bir arkeolojik zaman-ölçer aygıtı gibi çalışır; hem sıfırlama özelliği vardır hem de otomatiktir. Temel problem, saatin şifresini çözerek gerçek zamanı, yani arkeolojik yaşı bulmaktır. Saati inceleyip şifresini çözen fiziksel yöntemlerden biri de termolüminesans (TL) yöntemidir. Burada amacımız TL yöntemini ve bu yöntemin arkeolojideki uygulamalarını kısaca anlatmak; bir başka deyişle saatin çalışma prensiplerini ve şifresinin çözüm tekniğini genel çizgileriyle sunmaktır. Yalnız yöntemi anlatmaya başlamadan önce TL olayının ne olduğunu, böyle bir amaç için nasıl kullanılabildiğini kısaca görelim.
Termolüminesans : Bazı maddeler ısıtıldıkları zaman ışıma yaparlar. Bu fiziksel olaya ısıtma ile ışıma anlamına gelen termolüminesans (TL) denir. Hemen belirtelim ki, TL olayı başka bir olayın sonucunda oluşmaktadır. Maddelerin içlerinde ve çevrelerinde eser miktarda uranyum (U) toryum (Th) ve potasyum (K) gibi radyoaktif elementler vardır. Bunlardan çıkan radyasyonlar alfa () ve beta () parçacıkları ile gama () ışınları maddenin atomları ile etkileşerek enerjilerini yitirirler. Bu enerjinin bir kıssmı madde içinde birikir ve maddenin 300 0C – 500 0C ye kadar ısıtılma durumunda ışık olarak çıkar. Çıkan ışık miktarı maddenin biriktirdiği radyasyon enerjisi miktarına bağlıdır. Ne kadar çok enerji birikirse o kadar çok ışık çıkar. Hiç enerji birikmemiş ise, veya biriken enerji herhangi bir nedenle, örneğin ısınma ile, boşalmış ise, doğal olarak hiç ışık görünmeyecek yani hiç TL olmayacaktır. Demek oluyor ki TL, maddenin etkileştiği toplam radyasyon miktarı (dozu) sonucunda biriken enerjinin ve bu enerjinin birikmesi için geçen sürenin dolaylı bir ölçüsüdür. Yöntemin temel problemi de bu sürenin bulunmasıdır. Maddede enerji birikimi şu şekilde olmaktadır: maddenin atomları ile etkileşen radyasyonlar atomları bağlı elektronların bazılarını koparır ve enerji kazandırırlar. Bu elektronların bir kısmı kazandığı enerjiyi anında geri vererek eski yerlerine veya benzer yerlere geri dönerler. Bir kısmı ise maddenin kristal yapısınd çeşitli nedenlerle oluşan ve tuzak denilen yerlere bağlanırlar ve böylece eski yerlerine dönen elektronların tersine radyasyondan aldıkları enerjiyi geri vermeyip bu tuzaklarda biriktirmiş olurlar. Biriken enerjinin saklanabilme süresi, yani elektronların tuzaklarda kalma süreleri çevre şartlarına ve tuzak özelliklerine bağlıdır. Birkaç dakikadan bir milyon yıla kadar elektronları tutabilen tuzaklar vardır. Doğal olarak bizi ilgilendiren uzun ömürlü tuzaklardır. Çünkü, ancak bu tuzaklar baştan itibaren yakaladıkları tüm elektronları korurlar ve böylece radyasyonla sağlanan enerji tam olarak birikmiş olur. İleriki satırlarda da belirttiğimiz gibi, bu tarihleme için sağlanması gereken koşullardan biridir
AMİNO ASİT RESAMİZASYONU
Amino asit resamizasyonu, C14 gibi fosil kemiklere doğrudan uygulanan bir tarihleme metodudur, ve paleoantropojide hominidlerin erken evrim aşamalarında kullanılabilmektedir. Bu tarihleme metodunun prensibi; optik etkinliği olan maddelerin, optik etkinliği olmayan maddelere dönüşmesidir ve teknik olarak resamizasyon süreci optik-akif maddenin, inaktif madde haline dönüşmesine bağımlıdır. Tüm yaşayan canlıların proteinlerinde (L) amino asitleri vardır ve ölümünden uzun bir süre sonra tüm (L) amino asitler (glycine hariç) resamizasyon denilen değişime uğrarlar ve proteinsiz (D) amino asit haline dönüşürler. (L) ile (D) arasında oran zamanla artar. İşte fosil kemiklerde bu artışın hesaplanması bize yıl olarak bir kronolojik ölçü verebilmektedir. Bu metodla yaklaşık 100.000 yıl eskiye yaşlandırma yapmak mümkün olmakla birlikte; fosil kemiklerdeki amino asitler, ısı, iklim değişmeleri, toprağın PH oranı gibi faktörlerden etkilendiği için araştırıcılar tarafından, ihtiyatla kullanılması gerektiği önerilmektedir.
FLUORIN, NİTROJEN VE URANYUM TARİHLEMESİ
Fluorin, nitrojen ve uranyum tarihlemesi, özellikle tarih edilmiş kazı yerlerinde ele geçen fosil kemiklerde uygulanmaktadır. Bir kemiğin relativ yaşı, aynı kazı alanından ya da aynı lokalitede bulunmuş başka bir kemiğin karşılaştırılabilir koşullarda saklanmış olmaları şartıyla kimyasal yapılarının kıyaslanması ile saptanabilir. Toprakta gömülü olan kemiklerin yapısındaki kimyasal değişim farklı hızlarda olmaktadır. Kemiğin organik maddesinde yağ hızla yok olurken protein çok yavaş bir tempoda ortadan kalkar. Bunun miktarını ölçmek, relativ bir yaş elde etmek demektir.
Fluorin tarihlemesinde yeraltı sularının fosil kemikleri etkilemesinin ölçümü yapılmaktadır. Yeraltı sularında bulunan fluorin, kemikteki kalsiyum ile birleşerek fluoropatite oluşturur. Bu maddenin, değişik kemiklerde ölçülmesi, hemzaman olup olmadıklarını göstermektedir; çünkü hem zaman olan kemiklerin kabaca aynı miktarda fluorapatite içermesi beklenir. Paleoantropoloji araştırmalarında, bilinen en iyi fluorin tarihlemesi, İngiltere’de Swanscombe teraslarında bulunmuş olan, Pildown ve Galley Hill fosillerine uygulanan metodtur; ve yaş post-pleistosen olarak verilmiştir. Nitrojen taihlemesi C14 tarihlemesi yapmak için fosil kemikte yeterli miktarda protein (collogen) eksilmesinin olup olmadığının saptanabilmesi açısından başvurulan bir yöntemdir. Galley Hill ve Piltdown fosilleri C14 tarihlemesinden önce, nitrojen ve fluorin testlerinden geçirilmiştir. Nitrojen tarihlemesi, sonuçlar açısından fluorin testleri ile birlikte yapılır; çünkü kemikte az fluorin birikmişse, çok nitrojen bulunacaktır ya da bunun tersi söz konusudur. Uranyum tarihlemesi ise, gömülü kemiklerde absorbe edilmiş olan uranyumun ölçülmesi esasına dayalıdır. Uranyum radyoaktif olduğu için ölçülebilir; şöyle ki, kemik deposite ne kadar uzun zaman gömülü kalmış ise, o kadar çok uranyum absorbe edecektir. Bilindiği gibi radyoaktivite bir yerden ötekine değişir ama, artan kronolojik yaş ile, uranyum miktarının da çoğaldığı saptanmıştır. Uranyum tarihlemesi, fosil kemiklerin, içinde bulunduğu depositten (depositin yaşından) daha yeni, ya da eski olduğunun bilinmesi açısından bizlere yardımcı olmaktadır. Bu test uygulanırken, kemik parçalanmadan kullanıldığı için, öteki testlerden daha avantajlıdır. Her üç tarihleme metodunun (fluorin, nitrojen, uranyum) en önemli eksiği, çapraz-tarihlemeye imkan vermemesidir. Öte yandan, birçok değişkenin ortamda mevcut olması nedeniyle, bir fosil örneğin jeolojik yaşının kabaca saptanmasından başka bir sonuç alınmamaktadır.
NÖTRON AKTİVASYON ANALİZİ YÖNTEMİ
Elementlerin büyük bir kısmı reaktöre konup nötronlarla ışınlandıklarında radyoaktif hale dönüşürler. Bu dönüşme elementin çekirdiğinin bir nötron yakalamasıyla olur. Her elementin meydana gelen radyoaktif izotopu belli bir enerjide (bazen bir kaç enerjide) gama ışını yayınlayarak parçalanmaya uğrar. Gama ışını spektrometresi dediğimiz bir ölçü sistemi ile her bir gama enerjisinin şiddeti ölçülür. Bu tür çalışmalarda bir de bileşimi tam olarak bilinen bir standartın örneğe gerek vardır. Keramik analiznde standart olarak bileşimi bilinen kil örnekler kullanılır. Analiz yapılacak örneklerden ve standarttan hassas olarak tartışılmış miktarlar (100-200 mg) kuvars tüplere konarak reaktörde aynı şartlarda ışınlaşır. Daha sonra bütün örneklerin gama ışınları ölçülür. Yapılacak basit bir karşılaştırma sonunda örnekteki element miktarları hesaplanır. Radyoaktif izotoplar yayınladıkları ışınların yanısıra yarı ömür dediğimiz bir özellikle de tanımlanırlar. Yarı ömür bir radyoaktif izotopun miktarının yarıya inmesi için geçen süredir. Bu süre değişik radyoaktif izotoplar için saniye, gün, ay veya yıl mertebesinde olabilmektedir. Reaktördeki ışınlamanın bitiminden gama enerjisinin ölçümüne kadar geçen zamana bağlı olarak çok kısa yarı ömürlü bazı izotopların tayin edilmesi mümkün olamamaktadır. Bizim çalışma şartlarımızda tayin edebildiğimiz elementler, rubidium (Rb) sezıum (Cs), baryum (Ba), uranium (U), toryum (Th), lantanyum (La), lutetium (Lu), skandium (Sc) hafnium (Hf), europium (Eu), serium (Ce), tantal (Ta), krom (Cr) ve demir (Fe)’dir. Bu elementlerden her zaman hepsi keramiklerin gruplandırılmasında kullanılamamaktadır. Rb, Ba ve Cr gibi bazılarının miktarı aynı bir kil yatağı içinde çok değişmekte, diğer bazı elementlerin miktarları da bazı örneklerde ölçülemeyecek kadar küçük olmaktadır. Demir dışında, tayin edilen elementler çok az miktarlarda olduğu için dışarıdan bir bulaşmanın olmamasına özen gösterilmesi gerekir. Bu nedenle keramik parçaların dış yüzeyleri özel bir matkapla temizlendikten sonra analiz için örnek alınmaktadır. Kimyasal analizden sonra yapılacak iş, örneklerin eser element birleşimi bakımından benzer olanlarını gruplar halinde ayırmaktır. Böyle bir işlemin elle yapılması imkansız olduğundan gruplandırma istatistik yöntemler kullanılarak bilgisayarda yapılmaktadır.